ABD BAŞKANLARININ VAATLERİ ve UNUTMA HUYLARI – YALANCININ KÜRESEL GÜCÜ

İBRAHİM OKUR
21.01.21, Bursa

Bu makaleyi iki nedenle yazmayı düşündüm. Birincisi, duydum ki
WhatsApp sizler gibi beni de takip ediyormuş, yazdıklarımızı
arşivliyormuş. Tarihe not düşmek için bu fırsat kaçmaz dedim ve “ben de
yazdım”. İkincisi, Trump kaybedip de Biden kazanınca, bizim medyada
ve sosyal medyada Biden ve Trump yönetimleri hakkında yazılanlardır.
Biden ve Trump konusunun Türkiye’de iç politika gündeminde bu kadar
uzun yer işgal etmesine, iç politikaya malzeme yapılmasına hayret
ettiğimi belirtmeden esas konuya geçmemiş olayım.
ABD başkanları, seçim propagandaları sırasındaki vaatlerini koltuğa
oturduklarında unutmalarıyla ünlüdür. Kendilerine seçimi kazandıran
güçlerin gizli gündemleri ne gerektiriyorsa ona göre hareket ederler. Tek
cümleyle, ABD başkanlık seçimlerinde yalanın bini bir paradır.
Sözü uzatmadan, bir ülkede seçimle gelen yönetimin alabileceği en
yüksek derecede sorumluluğun, en ince hesap kitap gerektiren
politikanın, savaşlarla ilgili kararlar olduğu düşüncesiyle ABD
başkanlarının giriştikleri savaşlar konusundaki tutumlarını tipik örnek
olarak vermekle yetineceğim.
ABD halkının üçte ikisi savaş karşıtıdır. Bu kitleden oy alabilmek için
savaş karşıtı söylemler dillendirmek, seçim vaatlerinin hep birinci
sırasını işgal etmiştir.
“14 Madde” yalanının sahibi Wilson’dan başlayalım:
Woodrow Wilson, başkanlık seçimi süresince hep savaş karşıtı
söylemleri ön plana çıkardı. Ama 1916’da ülkesini Birinci Dünya
Savaşı’na sokan da kendisidir. O zamana kadar ABD savaşa girmemişti;
çünkü savaşan bütün taraflar ABD sanayisinin ve bankalarının müşterisi
idi. Avrupa’da para bitince parsayı toplamak için savaşa karışmak
Wilson’dan istendi ve o da dini argümanlarla bezeli vaatlerini unutup
kendisinden isteneni yaptı. Seçmenine verdiği sözleri hatırlamadı bile.
Gerekçesi düşmanlarının ikmal yollarını tutan ve ticaret gemilerine
saldıran Alman U-Botları idi. Oysa savaşa karışmadan savaşan
tarafların ikmalini durdurduklarını ilan etse idi savaş hemen sona ermek
mecburiyeti vardı.
Benzer şekilde; 1940’daki seçim kampanyasında Roosevelt, savaş
karşıtı söylemleri sayesinde rakibine üstünlük sağlamıştı. Oysa ABD’yi

İkinci Dünya Savaşı’nda cepheye süren Başkan Roosevelt oldu. Bunda
Pearl Harbour baskınının rolü büyüktür ama ABD yönetimi Japonya’ya
karşı “savaşmadan savaşmak” stratejisi izliyordu. Japonya’nın savaşı
sürdürebilmesi için gerekli maddelerin bütün ikmal yollarını tarafsız
olduklarını ilan etmiş olmalarına rağmen kesmişlerdi. Kurşun atmadan
ilan etmedikleri örtük bir savaşı kurnazlıkla yürütüyorlardı.
1964 seçimlerinde savaş yanlısı tutum sergileyen Barry Goldwater
seçimi kaybetti. Barışçıl sözlerle kampanya yürüten Lyndon Johnson
seçimi büyük bir farkla kazandı. Ama Vietnam Savaşı’nı başlatan
Johnson’du. Üstelik Vietnamlılar ABD’ye hiçbir fenalık yapmış değildi.
Vietnamlılara resmen mağlup olan kendini uygarlığı kuran ulus
söylemleriyle dünyanın her tarafında silahsız insanları katleden kibirli
Fransa’nın yerini almak için çok istekliydiler. Bu savaşı da bedavadan
kazanmak için Fransa’ya nükleer silah kullanmasını bile teklif etmişlerdi.
Fransa, ABD’nin Pasifik egemenliğini sağlaması için “kestaneleri
mangaldan almaya” yanaşmayınca bizzat savaşa taraf olmak zorunda
kaldı. Fakat Vietnamlılar kibrinden yanına varılmayan ABD’yi de yendi.
1968’de barışçılık edebiyatı manzumesinden nutuklar atarak Vietnam
Savaşı’nı bitirme sözü veren Richard Nixon seçimi kazandı ama halkına
verdiği sözünü tutmadı. Savaşı bir an önce sonlandırmak umuduyla
cepheye kat kat fazla asker sürdü. Savaş boyunca sivil hedeflere yaptığı
ahlak dışı saldırılarla, -napalm bombasıyla, havadan ve ırmaktan
kimyasal madde püskürterek- 5 milyon sivili öldürdü. Hava hakimiyetine
güvenerek sivillere kitle katliamı yapınca Vietnamlıların teslim olacağını
sanıyorlardı. Barışçı görünmeye çalışıyordu ama barışa ulaşmak için
bütün Vietnamlıları katletmeye koyulmuşlardı. Amerikan ordusunun
Vietnam’daki bütün eylemleri Nürnberg’de Almanlara yapıldığı gibi
soykırım suçuyla yargılama gerektiren cinstendi. Vietnamlılar teslim
olsalardı, savaş sonra erecek, barışsever Nixon kameralar karşısında
barış havarisi nutukları atacaktı. Bu savaşta 120 bin Amerikan askeri
öldü. Sonunda ABD ordusu Vietnam’dan çatılara indirilen helikopterlere
doluşarak kaçtı. İşbirlikçilerini olduğu gibi sattı.
ABD yönetimi hep vahşi savaşların içinde olmasına rağmen Amerikan
halkı hiçbir zaman savaş yanlısı bir tutum sergilemedi. Ama ABD
egemen güçleri ABD’yi astığı astık kestiği kestik küresel egemen
konumuna getirebilmek için her zaman savaş yanlısıydı. Amerikan halkı
savaşın kimin işine geldiğini çok iyi biliyordu. Fakat barışçıl nutuklar atan
adaylar tarafından hep aldatıldılar.
Çok ilginçtir:

Vietnam Savaşı’nda cepheye sürülen askerler o kadar kızgındı ki,
aralarında anlaşıp, kendilerini orman içlerinde ateşe süren kendi
subaylarını punduna getirip getirip sırtından vuruyorlardı. Anketler
Amerikan halkının üçte ikisinin savaş karşıtı olduğunu ortaya
koymaktadır. Onların bu düşüncesini iyi bilen adaylar hep barış nutukları
ata ata seçilmişler ama seçilince seçim döneminde kampanyalarını
finanse eden güçlerin sözünden dışarı çıkmamışlardır. Daha sonraki
dönemde, izledikleri ikinci yöntem kendileri için savaşacak taşeronlar
bulmaktır.
Yalan ABD yönetimlerinin hem ülke içinde hem dışarıda en büyük
sermayesidir. Irak-İran Savaşı’nın ilk iki yılında Irak’ta idim. Saddam
Hüseyin kendini Arap aleminin lideri sanıyordu. Her gün sabahtan
akşama kadar televizyonu işgal ediyor, Arap aleminin lideri rolünü
oynayarak yeri göğü inletiyordu. ABD onu böyle cesaretlendirmiş,
Arapların ‘Big Brother’ı dolduruşuyla İran’a saldırtmıştı. Zamanla
ABD’nin, savaş uzayabildiği kadar uzasın diye İran’a da savaş
malzemesi gönderdiği ortaya çıktı. Hiç utanmadılar. Sekiz yılda borca
batırılan Irak’ın lideri kısık bir sesle “bizi aldattılar”, diyebildi.
Saddam Hüseyin sonunda gerçeği kavradı ama canını ipte aldılar.
Sadece 20. yüzyılda yaşanmış olaylar şu dersi herkesin öğrenmesine
yetmiş olmadı gerekir:
Her kim ki ABD işbirlikçiliğine soyunur, eninde sonunda varacağı yer
tarihin kuburudur. Gelecekte nasıl anılacağı önceden açıkça belli olmuş
demektir. ABD’nin işbirlikçiliğine soyunan herkesin sonu hüsrandır.
Kendi halkına iktidar olabilmek için kendi halkının geleneksel
düşmanlarıyla önceden anlaşan bütün liderleri aynı son bekler. Örnekle
mi? Hüsnü Mübarek, Rıza Pehlevi, Endonezya’da Suharto, Filipinler’de
Marcos. ABD’ye güvenen ve onun dümen suyunda iş gören bölücü
Kürtçüler de aynı duruma düşeceklerdir.
Günümüz dünyasında ABD’ye meydan okuyan kimse yoktur. Önü açık
görünüyor ama ABD’nin çok önemli üç zaafı bir arada tırmanış
halindedir. Birincisi, muazzam boyutlara varan gelir ve sermaye
eşitsizliğidir. ABD kamuoyu bugünlerde bu konuyu yoğun ölçüde
tartışıyor. İkincisi, sağlık harcamalarının kısıtlanmış olması yüzünden
pandemi döneminde Amerikan halkının çok mağdur duruma düşmüş
olması ve sahipsiz hale getirildiğini idrak etmiş olmasıdır. Üçüncüsü ise
ABD’de Beyazların sayısının Afrikalı, Çinli, İspanyol ve melezler toplamı

karşısında hızla azalmakta olmasıdır. Derin ırkçı kültüre sahip Beyazları
bu yüzden büyük bir korku kaplamış durumdadır.
Bilhassa bu üçüncü zaaf, küresel egemenlerin en önemli karın ağrısıdır.
Pandemi yüzünden daralan küresel ekonomi de çok önemli bir etken.
Ama bu sorun bütün diğer ülkeler için de geçerlidir. Sürekli cari açıkla
ayakta durmayı alışkanlık haline getirmiş, ayağını yorganına göre
uzatmayan ülkeler için küresel finans karşısında diz çökmek adeta bir
zorunluluk görünümündedir. ABD yönetimi bu manzaradan cesaret
alarak dayatmalarda bulunmak isteyecektir. Bu şartlar altındaki belli
bölgelerde ABD’nin dünyaya hükmetmesi, dayatmalarda bulunması
kolaylaşmış da denilebilir. Bu durum Biden yönetiminin elindeki önemli
bir kozdur, yeni imkandır, bulunmaz fırsattır. Ne var ki, ABD’nin bundan
ağız tadıyla yararlanması ve ağır bedeller ödemeden sonuç alabilmesi
ancak iyice su yüzüne çıkmış olan iç gerilimlerini ortadan
kaldırabilmesiyle ya da hiç değilse dondurabilmesiyle mümkün olabilir.
Temel sorunlar ve stratejiler söz konusu olduğunda, Biden’in ya da
Trump’ın seçimden önce tali konular haricinde, ne söylediğinin ve ne
vaat ettiğinin pek de bir önemi yoktur. Biden, kendisini koltuğa taşıyan
esas politika belirleyicisi olan küresel egemenlerin istediklerini
yapacaktır. Çünkü, ABD küresel egemen güç konumunun sarsılmasını
önlemenin yolunu bulmak zorundadır. Aksi takdirde doların küresel
egemenliği de sona erecektir. ABD’nin borcu 23 trilyon dolar ve bunun
16,5 trilyon doları Hazine’nin borcu. Sürekli cari açık veriyor ve yıllar
böyle geçiyor. Bu yüzden dış borçlanma sıralamasında dünya birincisi.
Kısacası ABD’nin işleri kolay değil. Küresel egemenliğini sürdürmesi de
çok pahalı. Çünkü kendisinden sonra gelen dokuz ülkenin askeri
harcamalarının toplamından daha fazla harcama yaparak konumunu zar
zor muhafazaya çalışıyor.
Bana sorarsanız, ABD’nin en önemli ve en ucuz silahı yerelde avucunun
içine aldığı işbirlikçiler. Bundan sonra da onları ayakta tutmaya çalışarak
savunma harcamalarını olabildiğince aşağı çekmeye çalışacaktır. Trump
ya da Biden ya da sırasını bekleyen bir başkası, hepsinin izleyeceği yol
aynıdır. Yakın gelecekte ABD dış politikasında bu zaaflar ve stratejiler
birinci dereceden belirleyici olacaktır. ABD’nin hatalarını tolere edebilme
şansı da sınırlanmıştır ve manevra sahası hızla daha da daralmaktadır.
Dikkat edilirse, bütün dünya Çin’in alternatif liderliğini hesaba katmaya
başladı.
Çin’in geleceği ayrı bir konu.
Burada duralım.

Şimdilik!

Dünya Tarihine Farklı Bir Pencere

Son günlerde, Amerikan dolarının yerini dolduracak sanal para tartışmaları giderek yoğunluk kazanıyor. Sadece kağıt paranın değil, altının da koltuğunu sanal paraya bırakabileceğinden söz edenler var. Yazar bu kitabında altın ve gümüşün son 5000 yılda dünya ticaretinde oynadığı belirleyici ve katalizör rolü anlatıyor. Diğer yandan, kitap, aynı zamanda metalurji tarihi açısından da önemli bir kaynak. İlk yazılı belgeler olan Sumer tabletlerinden itibaren tarih boyunca günümüze kadar çıkabilmiş ve müzelerde yerini alabilmiş bütün belgeleri değerlendirmeye çalışmıştır. Eski Çağların Türk mezarları olan kurganlardan çıkan bütün metal esaslı eserler de değerlendirmeye dahil edilmiştir. 

KİTAP, bütün internet satış mağazalarından temin edilebilir. 

KİTAP hakkında ayrıntılı bilgiler http://www.ibrahimokur.com/PDF/Altin/Altin_icindekiler.pdf  ve http://www.ibrahimokur.com/PDF/Altin/Altin.pdf adreslerinden incelebilir.

OKUMAK, TARİH BİLMEK ve ATATÜRK

Atatürk’ün on iki yıl boyunca her zaman en yakınında bulunan hizmetlisi Cemal Granda’nın hatıralarında bir bölüm, Atatürk’ün tarih bilimine olan yakın ilgisini ve okumaya verdiği değeri veciz birkaç cümleyle ortaya koyar. 

Atatürk, Türk Tarih Kurumu’nun çalışmalarını yakından takip eder, Türk tarihinin mümkün olduğu kadar geniş araştırılması için çevresine her fırsatta uyarılarda bulunurdu.

Bir gün elinde kalın bir tarih kitabını okumaktayken, sofrasının müdavimlerinden yakın arkadaşı, Milli Eğitim Bakanlığı da yapmış olan Vasıf Çınar, “Paşam, tarihle ilgilenip kafanı yorma. 19 Mayıs’ta kitap okuyarak mı Samsun’a çıktın?”, der. 

Bu sözler üzerine Atatürk, gülümseyerek şöyle cevap verir:

“Ben çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydı, bu yaptıklarının hiçbirini yapamazdım.”

Atatürk’ün bu sözlerinin ispatı, bugün Anıtkabir’de sergilenen o günlerin zorlu geçim şartlarına rağmen kurduğu muazzam kütüphanedir. 

9 Temmuz 2020

İBRAHİM OKUR

www.ibrahimokur.wordpress.com

www.ibrahimokur.com.tr

www.ibrahimokur.com

ATATÜRK’ÜN BALIKESİR HUTBESİ ÜZERİNE

Birkaç ay önce bir arkadaşımın gönderisinde, Atatürk’ün 1923’de Balıkesir Zağanos Paşa Camisi’nde 7 Şubat 1923’de okunan bir mevlitten sonra irat ettiği hutbesini okudum ve derin bir ilahiyat bilgisi ile karşılaştım. Atatürk’ün dini konularda derinlemesine ve ezberlere dayanmayan köklü bilgi sahibi olduğunu anladım.
Cuma hutbelerinin Türkçe irat edilmesi konusunda bildiklerimin hepsini kütüphanemde yeni baştan gözden geçirdim. Başkaları da haberdar olsun diye söz konusu hutbeyi ben de paylaştım. Paylaşımımı okuyan emekli diplomatlarımızdan Vahit Özdemir beyefendi, babası Gazi Derviş Özdemir’in Atatürk’ün muhafız süvarilerinden biri olduğunu ifadeyle konuyla ilgili bildiklerini aktaran özel bir not gönderdi.
Atatürk’ün, cumhuriyetin ilanından 9 ay önce 29 Ocak 1923’de, İzmir’de Latife Hanım ile evlendiğini ve o sırada Balıkesir valisi olan, cephelerde omuz omuza birlikte mücadele verdiği silah arkadaşı Ali Hikmet Paşa tarafından balayı için Balıkesir’e davet edildiğini, söz konusu davet üzerine İzmir’den trenle 6 Şubat 1923’de Balıkesir’e teşrif ettiğini ve o sırada Kazım Karabekir Paşa’nın da onlarla birlikte olduğunu ve bu vesile ile söz konusu camiden bir hutbe irat ettiğini bildirdi.
Camilerde Cuma hutbelerinin Türkçe okunmasının önü, 1927 yılında Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi’nin imzasıyla yürürlüğe giren talimatla açılmıştır. Osmanlı döneminde Meşihat Dairesi izin vermemesine rağmen bazı imamlar hutbelerini Türkçe verirlerdi. Önce hutbeyi okuyalım:

“Ey Millet, Allah birdir.
Şanı büyüktür.
Allah’ın esenliği, sevgisi ve iyiliği üzerinize olsun.
Peygamberimiz efendimiz hazretleri, Cenabı Hak tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir.
Temel kanunu, hepimizce bilinmektedir ki, yüce Kur’an’daki manası açık olan ayetlerdir.
İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir.
En mükemmel dindir.
Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor.
Eğer akla, mantığa ve gerçeğe uymamış olsaydı, bununla diğer ilahi tabiat kanunları arasında çelişki olması gerekirdi.
Çünkü tüm evren kanunlarını yapan Cenabı Hak’tır.

Arkadaşlar;
Cenabı Peygamber çalışmasında iki yere, iki eve sahip bulunuyordu.
Biri kendi evi, diğeri Allah’ın evi idi.
Millet işlerini Allah’ın evinde yapardı.
Hazreti Peygamber’in mübarek yolunda bulunduğumuz bu dakikada milletimize; milletimizin bugününe ve geleceğine ait hususları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde Allah’ın huzurunda bulunuyoruz.
Beni buna eriştiren Balıkesir’in dindar ve kahraman insanlarıdır.
Bundan dolayı çok memnunum.
Bu fırsat ile büyük bir sevab kazanacağımı ümit ediyorum.
Efendiler,
Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır.
Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmasının gerekli olduğunu düşünmek, yani konuşup tartışmak, danışmak için yapılmıştır.
Millet işlerinde her kişinin zihninin ayrı ayrı faaliyette bulunması zorunludur.
İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz ve bağımsızlığımız için, özellikle egemenliğimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım.
Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum.
Hepinizin düşündüklerinizi anlamak istiyorum.
Milli amaçlar, milli irade yalnız bir kişinin düşünmesinden değil, milletin bütün kişilerinin arzularının, emellerinin sonuçlarından ibarettir. Bundan dolayı benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.

Hutbeler hakkında sorulan sorudan anlıyorum ki, bugünkü hutbelerin şekli, milletimizin duygusal fikirleri ve lisanı ile medeni ihtiyaçlarıyla uygun görülmektedir.
Efendiler, hutbe demek topluma hitap etmek, yani söz söylemek demektir. Hutbenin manası budur.

Hutbe denildiği zaman bundan birtakım kavram ve manalar çıkarılmamalıdır.
Hutbeyi söyleyen hatiptir. Yani söz söyleyen demektir.
Biliyoruz ki, Hazreti Peygamber’in hayatta olduğu mutlu dönemlerde hutbeyi kendisi söylerdi.
Gerek Peygamber Efendimiz ve gerek, dört halifenin hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki, gerek Peygamberin, gerek dört halifenin söylediği şeyler o günün sorunlarıdır, o günün askeri, idari, mali ve siyasi, sosyal konularıdır.
İslam toplumunun çoğalması ve İslam ülkeleri genişlemeye başlayınca, Cenabı Peygamber’in ve dört halifenin hutbeyi her yerde bizzat kendilerinin söylemelerine imkan kalmadığından halka söylemek istedikleri şeyleri bildirmeye birtakım kişileri memur etmişlerdir.
Bunlar herhalde en büyük ve ileri gelen kişiler idi. Onlar camilerde ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı aydınlatmak ve doğru yolu göstermek için bir şart lazımdı. O [şart] da milletin lideri olan kişinin halka doğruyu söylemesi, halkı dinlemesi ve halkı aldatmaması! Halkı genel durumdan haberdar etmek son derece önemlidir.
Çünkü, her şey açık söylendiği zaman halkın beyni faaliyet halinde bulunacak iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir.
Ancak millete ait olan işleri milletten gizli yaptılar.
Hutbelerin halkın anlayamayacağı bir lisanda olması ve onların da bugünün gereklerine ve ihtiyaçlarımıza temas etmemesi, Halife ve Padişah sıfatını taşıyan despotların arkasından köle gibi gitmeye mecbur etmek içindi.
Hutbeden amaç halkın aydınlatılması ve ona yol gösterilmesidir,
başka şey değildir. Yüz, iki yüz, hatta bin yıl önceki hutbeleri okumak, insanları cahillik ve çağın gerisinde bırakmak demektir.
Hatiplerin normal olarak halkın günlük kullandığı dil ile konuşmaları gereklidir.
Geçen yıl Millet Meclisi’nde söylediğim bir nutukta demiştim ki “Minberler halkın akılları, vicdanları için bir ilim irfan kaynağı, ışık kaynağı olmuştur.”
Böyle olabilmek için minberlerde söylenecek sözlerin bilinmesi ve anlaşılması, ilim ve fen gerçeklerine uygun olması lazımdır.
Hutbeyi verenlerin siyasi olayları, sosyal ve medeni olayları her gün izlemeleri zorunludur.
Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış aşılamalar yapılmış olur.
Bu nedenle, hutbeler tamamen Türkçe ve günün gereklerine uygun olmalıdır. Ve olacaktır. “
Söz konusu hutbenin Türkçe olarak verilmiş olması dolayısıyla, daha önce bu konuya eğilmemiş olan okuyucularımızı bilgilendirmek faydalı olacaktır.
Hutbeler, İslam’ın ilk dönemlerinden 19. yüzyıl sonuna kadar Arapça okunmuştur. Türklerin, Farsların, Berberilerin, Hintlilerin henüz Müslüman olmadığı zamanlarda Arapça irat edilen hutbeler cemaatin söylenenleri anlamasına engel çıkarmıyordu. Ama başka kavimler Müslüman olunca, taklit yoluna satıldığı için Cuma hutbeleri kendisinden beklenen faydayı sağlayamaz oldu.
Cemaatin anlamadığı bir dilde 1500 yıl boyunca sorgulanmadan süren Arapça hutbe okunmasına ilk tepki, bizim öğrenebildiğimiz kadarıyla 1890 yılında İşkodra’da ortaya çıkmıştır. Orada görevli Hasan Efendi adında bir imam önce Arapça olarak verdiği hutbenin ardından Arnavutça açıklamasını yapmıştır. O tarihte 26 camisi olan şehirde görevli imamlardan 10’u Hasan Efendi gibi hutbe vermeye başlamıştır.
Bu olay kısa zamanda büyütülmüş ve Cuma namazında Arnavutça hutbe irat edilmesini destekleyenlerle karşı çıkanlar arasında silahlı çatışma çıkması ihtimali belirmiş ve İşkodra’ya olayları yatıştırmak üzere askeri birlik gönderilmiştir. Bu sırada Meşihat Dairesi de bir fetva ile Arnavutça hutbenin dine aykırı olduğunu ilan etti. Ama tartışmaları yatıştırmak pek mümkün olmadı.
Aynı tartışma Ortodoks Arnavutlar arasında da sürmekteydi. Onlar da kilisede vaazların Arnavutça verilmesini istiyorlardı. Ama Rum Ortodoks Kilisesi, imanı zayıflatır, zedeler vs diye isteği kabul etmiyordu.
Meşihat Dairesi’nin fetvası, tartışmayı sonlandırmadı, tersine konu giderek alevlenme sürecine girdi. Türkçe okunmasının taraftarları hutbeden maksadın cemaati aydınlatmak olduğunu, Arapça okunduğu için bu hizmetin yerine getirilemediğini ve bu yüzden cehaletten kurtulunamadığını söylüyorlardı. Bu haklı savunma sayesinde böyle düşünenlerin sayısı hızla artıyordu.
Aslında tek sorun Arapça bilinmemesi değildi. Olayın pek dile getirilmeyen çok önemli bir başka yönü daha vardır. İmamlar da genellikle Arapça bilmiyordu. Hutbe sırasında sözlerine kafiye katmaya çalışıyor, bundan dolayı kelimelerin söylenişi bozuluyor, ortaya Arapça anlamsız sözler de çıkıyordu. Arapçaya vakıf olan ilim sahipleri bunu görüyor ve etrafta imamların cahil kişiler olduğu şeklinde eleştiriyorlardı.
Konu Osmanlı dışında başka Müslüman topluluklarda da tartışılmaktaydı. Rusya Müslümanları Tatar Türkçesi ile hutbe okunmasını istiyordu. Hindistan Müslümanları o sıralarda Farsça verilen hutbe uygulamasını bırakmış, hutbeler Urduca irat edilmeye başlanmıştı. Osmanlı toplumunda da her ne kadar Meşihat izin vermese de bazı imamlar hutbelerini Türkçe veriyorlardı. İkinci Meşrûtiyet döneminde konu üzerinde tartışmalar yoğunlaşsa da Meşihat fikrini değiştirmedi. Mesela Mustafa Sabri, Arapça hutbenin savunucusuydu. Eğer Türkçe okunursa, Çerkesler, Arnavutlar, Kürtler de kendi dillerinde hutbe isterler ve camilerini bile ayırırlar, diyordu.
Sonuçta, tartışmalar esaslı bir sonuca, kurala bağlanmadan cumhuriyet dönemine gelindi. Atatürk’ün Zağanos Paşa Camisi’nde irat ettiği bu hutbe, bu bakımdan tarihi önemdedir. Dikkat edilirse, hutbelerin Türkçe irat edileceği bilgisi de konuşmada ima edilmiştir. Ne var ki, bu hutbeden sonra da 4 yıl boyunca hutbeler Arapça okunmaya devam edilmiştir. Ta ki 1927’de Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi, hutbelerin Türkçe irat edilmesine dair tamim yayınlayana kadar. Rıfat Börekçi, bu fetvayı kendi başına değil, 1926’da kurulan bir komisyonun kapsamlı incelemesi sonucunda hazırlanan rapora dayanarak vermiştir.

ATATÜRK’ÜN BÜYÜKDERE KONUŞMASI

ATATÜRK’ÜN BÜYÜKDERE KONUŞMASI

BENİ GÖRMEK, BEHEMAHAL YÜZÜMÜ GÖRMEK DEĞİLDİR!

Atatürk’ün 12 yıl özel hizmetinde bulunan ve ölünceye kadar da yanında bulunan Cemal Granda’nın hatıralarından aktarıyoruz:
Atatürk, Ankara’da yoğun geçen çalışmalar yüzünden o yaz İstanbul’a ancak ağustos ayında gelir. 10 Ağustos 1929 gecesi, Söğütlü yatıyla boğazda bir gezintiye çıkar. Büyükdere’de Erzurum Genel Müfettişi Milletvekili Tahsin Uzer’in yalısına gider. Bu yalıyı çok severmiş, buraya sık sık gelmek istermiş. Beraberinde Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras, Salih Bozok, Ruşen Eşref, Falih Rıfkı da vardır. Atatürk’ün Büyükdere’ye  geldiğini duyan ve iskelede yatı gören halk, yalının önünde toplanır. Gece yarısına doğru, kalabalık iyice çoğalınca tezahürata başlarlar : “Gazi’yi isteriz, Gazi’yi isteriz!..” diye. Evdekiler telaşlanır. Atatürk gürültüyü duyunca, ev sahibi Tahsin Uzer’e “Nedir bu?, Ne istiyorlar?” diye sorar. Uzer, “paşam sizi balkonda görmek, alkışlamak istiyorlar”, diye cevap verir.
O günlerde Atatürk’ün yataktan çıkamayacak kadar hasta olduğu, ölmesinin yakın olduğu hakkında yalan haberler İstanbul’da  yayılıyordu. Tahsin Uzer’in sözleri üzerine Atatürk yerinden kalkar ve yavaş yavaş balkona çıkar ve halka el sallar. Onu gören halk çılgınca alkışlamaya başlar. Atatürk sevgi seli karşısında çok duygulanır ve kalabalığa hitaben konuşmaya başlar:
“Sevgili vatandaşlarım,
Benim için zahmet ediyorsunuz. Mahçup oluyorum.
Beni görmek, behemehal yüzümü görmek değildir.
Benim fikirlerimi, duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kafidir. Benim için huzurunuzu bozmayın, gidip yatın, hepinizi yarın işiniz bekliyor.”

Bu kısa konuşmadan sonra halk evin önünden ayrılmaz. “Yaşa, varol, biz senin için yaşıyoruz”, diye bağırmayı sürdürür.

Bunun üzerine Atatürk sözlerine şöyle devam eder:

“Arkadaşlar!

İçinizden bazı İstanbullular bana nüzul inmiş, eli ayağı tutmuyor, ölmesi mümkündür, diye bazı sözler çıkarmışlar. Görüyorsunuz ya, karşınızdayım. Sıhhatim yerinde. Elim de tutuyor, ayağım da. Gözüm de görüyor. Hiç kimse merak etmesin.

Siz bu akşam karşımda milletin timsali, gölgesisiniz. Size seslenirken, bütün millete sesimi işittireceğimi biliyorum. İşittiniz, sizin için sağlığını, ömrünü vazifeye adayan adam sahnededir. Sizin için çalışacak, sizin için yaşayacaktır. Benim kuvvetim, size olan muhabbetim ve sizin bana olan muhabbetinizdir. Bu millet, bu memleket dünyanın en makbul bir varlığı olacaktır. Bu milleti öbür milletlerin üstünde görmeden ölmeyeceğim.”

Bu sözlerden sonra kalabalığın dağılması için tekrar rica etti. Bunun üzerine herkes evine döndü. Atatürk de balkondan içeri girdi.

8 Temmuz 2020

İBRAHİM OKUR

www.ibrahimokur.com.tr

www.ibrahimokur.com

www.ibrahimokur.wordpress.com

İNGİLİZ AJANI W. G. PALGRAVE’İN 160 YIL ÖNCE YAZDIKLARI ARAP DÜNYASINI NASIL BİR GELECEK BEKLEDİĞİNİ HABER VERİYOR

Arabistan’ı ele geçiren ve sırtını ABD’ye yaslaya gelmiş olan Vahhabiler, Osmanlı’nın yaptığı büyük yönetim hataları sonucunda Mezopotamya’nın Arabistan çölü boyunca uzanan sınır bölgelerinde, Riyad ve dolaylarında kendi başlarına bildikleri gibi hareket edebilmekteydiler. Bu durumdan haberdar olan İngilizler, Basra Körfezi kıyılarını tahkim etmek için fırsatı değerlendirmek istiyordu. Bu amaçla, bölgeye William Gifford Palgrave adlı bir ajan yolladılar. Palgrave, Hindistan’da askeri görevlerde bulunan bir subaydı. 35 yaşında iken İngiltere üzerinden Suriye’ye gelerek Fransız Cizvit misyonerlerin arasına katılmış ve akıcı bir şekilde konuşacak derecede Arapçayı kısa zamanda öğrenmiştir. Arapçayı Araplar kadar iyi bildiği yazılmıştır. Daha sonra harekete geçmiş ve 1862 yılında, İngilizlerin henüz nüfuz edemedikleri, Vahhabi hakimiyeti altında kalmış bölgelerde, bir yıl dolaşmıştır. Hekim pozuna girerek her gittiği şehrin ileri gelenleriyle yakın ilişkiler kurmuş, camilerde vaazlar dinlemiştir. Aşağıdaki satırlar, 1865 yılında, İngiltere’de yayınladığı kitaptan alınmıştır. Anlatılanların sadece Vahhabiler için geçerli olmadığını düşünüyoruz. Bu satırları bütün İslam dünyasının halini tasvir eden, bir Hıristiyan ajanı tarafından yapılan bir gözlem olarak değerlendirerek aktarıyoruz:
“… Büyük bir araştırmaya girişerek, bir aydan fazla bir süre camide vaaz dinledim. Hiçbir zaman bir insanı insan yapan ahlak, adalet, doğruluk, kalp temizliği gibi önemli konulardan bahsedilmedi. Onların yerine sürekli olarak konu dönüp dolaşıp cennete, orada Müslümanları bekleyen hurilere, ırmaklara ve bahçelere geliyor ve korkutucu şekilde cehennemden, şeytanlardan ve yanmaktan bahsediliyor, bunlara çok eşlilikte kocaların görevleri ekleniyordu. Bu kapsamda, gerçek ahlaki değerlerden çok az bahsediliyordu sadık takipçilere.”

OSMANLI MİRASI ÜZERİNE

Liderlik, halkı ayrıştırmak değil, kaynaştırmak ve bir arada tutmayı başarmaktır.

M. Kemal ATATÜRK

 

 

Medyada seferberlik var. Son yıllarda bir Osmanlıcılık rüzgarı estirilmek isteniyor. Osmanlıcılık, İttihat ve Terakki’nin ideolojisiydi. Hıristiyan veya Müslüman, bütün tebaanın eşit haklara ve yükümlülüklere sahip olmasını istiyorlardı. Bu yüzden bilhassa Ermenilerle ve onların terörist örgütü Taşnaklarla yakınlık kurmuşlardı. Hanedan damatları ve torunları ademimerkeziyet fikrini savunuyordu ve etraflarına her türlü Müslüman ya da gayrimüslim ayrılıkçı unsurları toplamışlardı. Bütün bu yıkıcı unsurlar, meşrutiyetin yeniden ilanını, ayrılık tohumlarını olabildiğince geniş sahalara yayabilmek için ele geçmiş yeni bir imkan olarak görmüşler ve ayrılıkçı partiler kurarak Devlet-i Âliye’nin altını daha sistematik biçimde oymaya başlamışlardı. Yıllarca dillerinden düşürmedikleri Osmanlıcılık ideolojisinin devlete büyük zararlar verdiğini gören İttihatçılar, Anadolu’da ve Rusya egemenliği altındaki topraklarda Türkçülük; Arap ağırlıklı olan topraklarda ve İngiliz işgali altındaki İslam topraklarında hilafet ve İslamcılık politikasını yürütmeye çalışıyorlardı.

Günümüzde de, o dönemde yaşanan toplumsal kargaşa hakkında esaslı bir bilgisi olmayan ve o dönemin özgün şartlarından habersiz olan bir takım insanlar, Osmanlıcılık politikası yürütmek istiyorlar ve Osmanlı mirası sözünü abartılı bir dille besliyorlar. Tarihi gerçekleri değil de söz konusu ideolojiyi esas alan iktidar, devlet televizyonlarında diziler yaparak gerçeklerle örtüşmeyen bir takım düzmece yorumlarla ideoloji örmeye çalışıyor.

Öbür yanda, anti-Osmanlıcı bir damar daha var. Onlar da ideolojik temelli söylemlerle Osmanlı tarihini Avrupa tarihine benzetmeye çalışarak adeta ağız dolusu kötüleme yoluna gidiyor. Kamuoyunda tartışmalar, bu iki kutup arasında tırmanıyor. Birine göre Abdülhamit dendiğinde “Kızıl Sultan”, diğerine göre ise “Ulu Hakan” anlaşılıyor.

Bu satırların yazarı, Kızıl Sultan ve Ulu Hakan söylemlerini son derece yersiz ve hatta gerçeklerin kavranması açısından zararlı bulur. Görüş ayrılıklarını derinleştiren her türlü yaklaşımın ve yersiz sözlerin her zaman karşısında olmuştur. Derinleşme yönünde teşvik gören söz konusu tartışmaların önünü alabilmek için tarihimizin ortaya koyduğu doğrulara sadakat göstermek gerekir.

Bu düşünce ile bu makalemizde tarihimize ışık tutması bakımından çok önemli bir soru üzerinde duracağız ve genellikle yaptığımız gibi, olayların içinde yaşamış değerli şahsiyetleri konuşturacağız. Sözünü ettiğimiz soru şöyledir:

OSMANLI TOPRAKLARININ SAHİP OLDUĞU BÜYÜK İMKANLARDAN ANADOLU TÜRKLÜĞÜ’NÜN ELİNDE NE KALMIŞTIR?

Cevap için Ord. Prof. Ali Fuat Başgil’i konuşturacağız. Çünkü sorumuzun cevabı, büyük ölçüde Ali Fuat Başgil’in hatıralarında çarpıcı bir dille açıklanmaktadır.

Başgil, 1. Dünya Savaşı sırasında Erzincan Cephesi’nde görevlidir. Birliğinde Rus saldırısı beklerken, ağır bir hastalığa yakalanır. Arkadaşları onu sırtlarında taşıyarak cepheden Erzincan hastanesine götürürler. Kendisi, hikayenin gerisini şöyle anlatır:

“Beni yatırıp sımsıkı örttüler. Dört nefer omuzladı. Ali Çavuş, Aslan Mehmetçikler, el değiştire değiştire karlı tepeleri indiler. Beni revire getirdiler. Revir, üç katlı, metruk ve harap bir binanın üst katında idi. Baba Ali Çavuş beni sırtladı. Yukarı çıktık. Genişçe bir oda. İçeride, birliklerine iltihak için ayak sürüyen nekahetli beş altı subay. İddialı, gürültülü, dört kol iskambil oynuyor. Duvar gibi bir yere portatifi açtık. Mevlut, ben geliyorum, dedi; kayboldu. Epeyce sonra geldi ve

Beyim, buranın havası bana sarmadı. Karşıda boş bir oda daha var. Sobasını yaktım, gel seni oraya götüreyim, dedi.

Odada bizden başka kimse yok. Mevlut odun, tahta parçası, eline ne geçtiyse taşımış. Sobayı kızarıncaya kadar yakmış. Bütün gece iliklerime kadar kızındım. Ertesi sabah iki doktor geldi. Biri Musevi bir yedek subay, önce o baktı ve hiç tereddütsüz:

İnkişaf halinde tipik bir zatürre, dedi.

Bunu duyunca gözlerim yaşardı. Tifo, tifüs gibi iki ölümcül hastalıktan sonra, bu üçüncüsü. Bugünkü antibiyotiklerin bilinmediği o devirde, zatürre ölüm hastalıklarından idi.

Doktorlar beni teselliye çalıştılar. Terler kurtulursun, dediler. Öyle oldu.

On iki gün sonra kendime geldim. Odamda gezinmeye, pencere kenarında oturup dışarıyı seyretmeye başladım. Pencerenin önü kolordu hayvanlarının yüklenip boşaltıldığı genişçe bir meydan idi. Bir sürü kadın, havadan fırsat bulunca o meydana geliyor ve bir şeyler topluyordu. Ne topladıklarını göremiyor, merak ediyordum. Dışarı çıkmaya başlayınca ilk işim, bunu öğrenmek oldu. Ne göreyim? Topladıkları, hayvan gübrelerindeki erimemiş yem daneleri değil mi? Kadınlardan birine sordum:

Tavuklara mı topluyorsunuz?

Tavuk mu kaldı ey oğul! Onları öğütüp çorba, ekmek yapıyoruz.

Nasıl bir sefalet ve felaket içinde bulunduğumuzu bir defa daha anladım.

İŞTE, BU MEMLEKETİN EVLATLARI, CEPHELERDE TAŞLI BULGUR, SUYA PEKSİMET YERKEN, GERİLERDEKİ ANALARI DA HAYVAN TERSİNDEN YEM DANELERİ TOPLAYIP YEDİLER. VE BUGÜNKÜ TÜRKİYE BÖYLE BİR MİLLİ FEDAKARLIK VE MAHRUMİYET ÜZERİNE KURULDU.”(*)

Gerçek bu olduğuna göre, Kızıl Sultan veya Ulu Hakan tartışmaların yer yoktur. Ortada Osmanlı’dan miras kalan Anadolu coğrafyasından başka bir miras da yoktur. Yanmış, yıkılmış bir coğrafya üzerinde kurulmuş Cumhuriyet’te yaşamaktayız!

Ne var ki, bizim kuşağımıza gelinceye kadar büyüklerimiz her türlü cefayı çekmiş ve bizim kuşağımıza başlangıç şartlarına göre güllük gülistanlık bir ülke bırakmıştır. Şimdiki nesiller ise tarih şuuruna sahip olmadıkları için Cumhuriyet Türkiye’sinin kurucu iradesinin yaptığı olağanüstü fedakarlığı takdir edemiyor. Türkiye’yi zayıf düşürmek isteyen dış mihrakların değirmenine su taşıyor. Bu çevreler topluma Osmanlı özlemi aşılamaya çalışıyor. Oysa Türkiye’nin düşmanları da etnik yığınlar topluluğu şeklinde bir sosyal ortamın teşvikçisi olarak, ülkemizi yeniden Hasta Adam yapmak istiyor. En büyük tehdit dış güçler değil, onların işbirlikçiliğini yaparak birlik ve beraberliğimizin altını oyan iç güçlerdir.

Başlangıç itibariyle, yani 1923’ün ekonomik ve sosyal şartları için şu hususları da eklemek isterim:

Ukraynalı general Frunze, Fransa ile imzalanan Ankara anlaşması üzerine, söz konusu antlaşmanın Sovyetler aleyhine hüküm içermiş olabileceği şüphesiyle Kasım 1921’de Anadolu’ya gönderilir.Ocak 1922’ye kadar Ankara’da iki ay kalır. Hatıralarında Samsun’dan Ankara’ya ve dönüşte tekrar Samsun’a farklı bir yoldan yaptığı iki seyahati sırasındaki gözlemlerine hatıralarında yer vermiştir. 1921 Kasım-1922 Ocak günlerinde Anadolu’nun halini bakınız nasıl özetlemiş:

“Köylerin hemen hiç birinde erkek nüfus yok. Ya ölmüş ya da cephede bulunuyor. Yalnızca ihtiyarlar, kadınlar ve yeni yetişen çocuklar çalışıyor. Maddi kaynakları tükenmiş. Ne işe yarar hayvanları, ne de taşıt araçları var ellerinde. Boş kalan, işlenmeyen topraklar yüzde 50’den fazla.”(**)

Cumhuriyet döneminde ilk nüfus sayımı 1927 yılında yapıldı ve nüfus 13,6 milyon olarak tespit edildi. Buradan hareketle 1923’de nüfusun 13 milyon olduğu tahmin ediliyor. Ne var ki, nüfus bünyesi hiç de sağlıklı değildi. Verimli çağda insan nüfusu azdı. Nüfus yaşlı ve çocuklardan meydana geliyordu. Ayrıca üretken nüfus içindeki kadına göre erkek eksiği yüzde 18 dolayındaydı. Yani her 100 kadına 82 erkek düşüyordu. Bunun nedeni on yıldan beri cepheden cepheye koşturulan gençlerin 2 milyonunun cephelerde şehit olması idi. Justin Mc Carthy, Ölüm ve Sürgün adlı eserinde, 1914 ile 1921 arasında Doğu Anadolu’da 1.190.000 ve Batı Anadolu’da 1.250.000 olmak üzere bilançoyu 2 milyon 440 bin olarak veriyor. Söz konusu tabloda Balkan Savaşları’nda şehit olan Müslümanların  sayısı da 1.450.000 olarak veriliyor(***). Üstelik üreken insan varlığımızın büyük kısmı Galiçya’da, Yemen’de, Sina’da, Basra’da şehit oldular. Yetersiz silahlarla düşman karşısında çatışmaktan, Alman menfaatlerine göre yapılan savaş planlamalarından, ilaç yokluğundan, hekim yokluğundan, soğuktan, açlıktan ve ölümcül salgın hastalıklardan dolayı olağanüstü kayıplarımız vardı. Sadece 1910 ilâ 1922 arasında 523 bin 955 Türk Ermeni çeteleri tarafından katledildi.

Diğer yandan savaşlardan sağ dönenlerin de sağlıkları bozuktu. Yıllarca süren olağanüstü zorluklar enerjilerini tüketmişti. Dönenlerin önemli bir kısmının çeşitli derecelerde sakat olduklarını da sözlerimize eklemek gerekir.

Üstelik erkek nüfusun bir kısmı savaş bittiği halde silah altında tutuluyordu. Bu tablo, Onuncu Yıl Marşı‘ndaki “On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan” sözünün anlamını gayet açık ortaya koyar.  Nüfusun yarısı Hıristiyan veya Arap olduğu halde söz konusu şehitlerin neredeyse hepsi Müslüman Türklerdendi. Üstelik sıtma ve verem hastalığı da çok yaygındı. Tahminlere göre, nüfusun yüzde 14’ü sıtmalı, yüzde 9’u frengili idi. Dahası, 7 yaşından büyük nüfusun ancak yüzde 8’i okuryazardı. Kadınlar söz konusu olduğunda oran yüzde 4’ü geçmiyordu. İstatistikler, okula kayıtlı öğrenci sayısının yüzde 2,5 dolayında idi ki bunların da büyük kısmı Kur’an Kursu’na devam eden sıbyan mektebi öğrencileri idi. Orta ve yüksek öğrenimdeki öğrenci sayısı ise toplam nüfusun on binde 8’i kadardı. Üstelik söz konusu okulların çoğu ciddi eğitim vermekten uzaktı. Ülke topraklarını terk eden Hıristiyanlar mesleklerini de beraber götürmüşlerdi. Becerisi olan insan sayısı da çok azdı(****).

Ülke tarım ülkesiydi ama tarım çok ilkel durumdaydı. Tarlalar hala Hititler devrinde kullanılan tarım aletleriyle sürülüyordu. Yük hayvanları da çok azalmıştı. Hayatta kalmak için olağanüstü çaba gerekiyordu. Tarımsal üretim acınacak bir düzeye gerilemişti.

Cumhuriyet Türkiye’sinin başlangıç şartları işte bunlardı. 2000’li yıllara bu noktadan yola çıkarak geldik.


(*) Al Fuat Başgil’in Hatıraları, Boğaziçi Yayınları, 1990, sayfa 33-35

(**) Frunze’nin Türkiye Anıları, Dorlion Yayınları, 2019, sayfa 121

(***) Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün, İnkılap Yayınları, sayfa 374’deki tablo

(****) Oktay Yenal, Cumhuriyet’in İktisat Tarihi, Türkiye İş Bankası Yayınları

AMERİKAN ELÇİSİNİN HATIRALARINDA ESKİ TÜRKLERDE ADALET ANLAYIŞI (1887)

Ülkemizde, son 10 yıldır adalet mekanizması, medyaya yansıyan çok haklı nedenlerle tartışılıyor. Üstelik adalete olan inanç gün geçtikçe daha da zayıflıyor. Bu makalemizde, 1885-1887 yılları arasında İstanbul’da ABD elçiliği görevini yürüten Samuel Sullivan Cox’un  BİR AMERİKAN DİPLOMATININ İSTANBUL ANILARI adlı eserinde karşımıza çıkan yaklaşık olarak 130 yıl önce kaleme alınmış bir adalet hikayesine yer vereceğiz:

Söz konusu eserin Müslüman Adaleti başlığını taşıyan 25. bölümünde, Fatih Sultan Mehmet dönemi örnek gösterilerek, Türklerde adalet anlayışı şöyle bir hikaye üzerinden yüceltilir:

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettikten sonra, İstanbul’un Türkler tarafından fethedileceğini iki yıl önce söyleyen iki papaz olduğunu ve papazların halen İstanbul’da yaşamakta olduğunu öğrenir. Bunun üzerine Fatih, papazları huzuruna getirtir ve sorar:

“Benim İstanbul’u kuşatacağımı ve fethedeceğimi nasıl bildiniz?”, diye sorar.

Papazlar şöyle cevap verirler:

“Bu ne bir tahmindi, ne de bir kehanet, haşmetli efendimiz! Bu fikri oluşturmamıza yol açan, yönetimin ve özellikle adaletin olmayışını yakından müşahede etmemiz oldu.”

Papazlar, Bizans’ın kokuşmuş, rüşvetle ve makam kapma ve/veya bir şekilde elde ettiği makamı koruma güdüsüyle işleyen sözde adalet uygulamalarını kastetmişlerdir.

Fatih’in papazlara yeni bir sorusu daha vardır:

“Benim bu ülkede hükümdarlığım ne kadar sürecek?”

Cevap hemen gelir:

“Şimdiden söyleyemeyiz, adalet yönetimini araştırmak için üç aylık bir süreye, mahkemelere girebilmek için fermanınıza, ayrıca yolculuk masrafları için 5000 kuruşa ihtiyacımız var.”

Padişah, istekleri karşılar ve papazlar araştırmaya başlarlar.

Yolculukları sırasında Mehmet adlı birinin, Osman adında bir adamdan  bir at satın almış olduğu bir kasabaya gelirler. Mehmet ile Osman mahkemelik olmuştur. Mehmet at için 300 kuruş fiyatta anlaşmış, bunun 100 kuruşunu hemen vermiş, kalan 200 kuruşu ise birkaç ay sonra ödenmek üzere vadeye bağlanmıştır.

Mehmet atı eve götürmüş ama yem olarak ne verdiyse hayvan reddetmiş.  Hayvanı dikkatle inceleyen yeni sahibi hasta olduğunu anlamış. Sabah olur olmaz  atı eski sahibi Osman’a geri götürmüş,  hasta bir atı sattığı için ona söylenmiş ve atı geri verip parasını istemiş. Osman ise sattığı atın sağlıklı olduğunu öne sürerek isteği reddetmiş. Komşular araya girmiş ama Osman, Nuh demiş peygamber dememiş.  Sonunda mahkemelik olmuşlar. Neticede kadının makamına varmışlar. Kadı hamama gittiği için o sırada makamında yokmuş. Sabah yine geliriz, diye oradan ayrılmışlar. Ne var ki o gece at yeni sahibi Mehmet’in ahırındayken ölmüş. Ertesi gün gene kadıya gitmişler. Hastalıklı at yanlarında olmadan kadının huzuruna çıkmışlar ve olayı anlatmışlar. Kadı onları bir güzel  dinledikten sonra bir karara varmak üzere ilk adımı atmış ve sormuş:

“At ne zaman öldü?”

Osman atılmış cevap vermiş:

“Mehmet’in satın aldığı günün ertesi günü öldü?”

“O zaman neden at hayattayken gelmediniz?”

“Geldik ama siz hamamdaydınız?”

Kadı üzgün üzgün “şimdi anladım” demiş. Yardımcısına dönerek, içinde belgelerin ve paraların durduğu kutuyu getirmesini söylemiş. Kutu gelmiş, kapağını açmış ve sormuş:

“Mehmet senin talebin nedir?”

“Yüz kuruşun iadesi” demiş Mehmet. Bunu üzerine kutudan 100 kuruş çıkarıp ona vermiş. Sonra Osman’a dönmüş ve ona da isteğinin ne olduğunu sormuş. Osman da geride kalan 200 kuruşun ödenmesini istemiş. Ona da kutudan 200 kuruş çıkarıp vermiş.

Padişah fermanıyla gözlemci sıfatıyla duruşmada bulunan papazlar bir şey anlamamış ve “bütün bunların ne anlama geldiğini” kadıya sormuşlar. Kadı şöyle cevap vermiş:

“Bu iki adam buraya ilk geldiğinde burada olsaydım, adil bir karar verebilirdim; ama burada değil, hamamda olduğum için, duruşma ertelenince, bu arada at da ölmüş. Hiçbir karar vermem mümkün değil. Bu benim hatamdı, bu yüzden de talep ettikleri parayı ben ödedim.”

Papazlar İstanbul’a döndüklerinde padişahın huzuruna çıkmışlar. Padişah cevap beklediği soruyu tekrar sormuş. Bunun üzerine papazlar raporu vermişler*:

“Haşmetli efendimiz! Adalet bizim tanık olduğumuz şekilde yerine getirildiği sürece, burada sonsuza dek hüküm sürebilirsiniz.”

Bu hikaye, yazarı tarafından, adaletin pek olmadığı, kovboyluğun hüküm sürdüğü bir sosyal ortamda yaşamak zorunda olan Amerikan halkına adalet aşkı aşılamak için yazılmıştır. Bu derse günümüz Türkiye’sinde de ihtiyaç var maalesef.

Türkiye’mizin adalet sisteminde görev alanlar dik durduğu sürece hiçbir siyasi dalavere Türkiye’nin sırtını yere getiremez. Türkiye’nin kaderini elinde tutanlar öncelikle ve öncelikle hukuk adamlarıdır: Hakimler, savcılar, bilirkişiler, katipler, avukatlar ve bu işle görevli olan herkes. Gözümüz onlardadır. Onlar bizim umudumuzdur, geleceğimizin de güvencesidir.

Hiçbir zaman unutulmasın!

www.ibrahimokur.com

www.ibrahimokur.wordpress.com

 

(*) Samuel Sullivan Cox, Bir Amerikan Diplomatının İstanbul Anıları, İş Bankası Yayınları, 2010, sayfa 370

 

 

 

PASCAL’IN DÜŞÜNCELER ADLI ESERİNDEN GÜNÜMÜZE BİR GÖNDERME

Fransız düşünürü ve ünlü matematikçi Blais Pascal (1623-1662), Düşünceler adlı eserinde o günkü Fransa’nın kaos ortamından ilham alarak şöyle bir genel kanıya varır:

“Kralların gücü, akla ama daha ziyade halkın çılgınlığına dayanır. Dünyadaki en büyük ve en mühim husus, temelinde yer alan insanî zaaflardır. Bu temel, hayranlık uyandıracak derecede sağlamdır; zira insanın zayıf bir varlık olmasından daha sağlam bir hakikat da yoktur.”

Fransız halkı zamanla Pascal’ın bu karamsar düşüncesini aşmayı başardı. Özgüven geliştirdikçe sonuç aldı. Nitekim Fransa, günümüzde dünyanın önde gelen lider ülkelerinden biri. Pascal’dan birkaç on yıl öncesine kadar Fransa’yı Habsburglardan kurtaran Osmanlı devleti, ölümünden 150 yıl kadar sonra Pascal’ın düşüncesini adeta doğrulama görevini üslendi. Bir zamanlar Fransa’nın sosyal durumunu ifade eden “çürük zemin” Osmanlı başkentine taşındı.

New York Herald gazetesi İstanbul muhabiri Sidney Whitman, haber ve makalelerinde Türklere karşı adil davrandığı için Sultan Hamid’in dostluğunu kazanmış olan bir İngiliz gazeteciydi. Malum! Sultan tahttan indirildikten ve birkaç yıl Selânik’te bir köşke kapatıldıktan sonra Selanik’in Yunanlıların eline geçmesi üzerine getirilip Beylerbeyi Sarayı’na kapatıldı. Whitman, gazetesine bu olayla ilgili yazdığı bir yorumunda Sultan Abdülhamid’in bu duruma nasıl düştüğünü anlatmaya çalışırken Amerikan halkına bakınız neler diyor(*):

“Sarayında toplanan makbul bildiği adamlardan oluşan çete, kendisini ve devlet hazinesini soyup soğana çevirmeyi bir gün bile ihmal etmedi… Yaklaşık dört bin parazit, cebinden beslenmek suretiyle her geçen gün biraz daha mali kaynakları tüketiyor ve ihsanlarını ne kadar bol keseden dağıtırsa, sonunda kendisini de yutacak olan nankörlük bataklığı da bir o kadar derinleşiyordu… İltimas, Hamit rejiminin ayrılmaz bir parçasıydı ve bu sebeple Sultan Hamid, mutlaka bilmesi gereken birçok meseleden haberdar olamamış(tı).”

Ve ekliyor:

Abdülhamid’in kariyeri, –fazlaca dikkat çekmese de3. Napolyon’unkiyle büyük paralellikler göstermekte ve bütün bunlar, anlamayı arzu edenler için faydalı bir ders niteliği de taşımaktadır. Abdülhamid de, tüm gücü kendinde toplamak istemiş ve sonunda her şey ellerinin arasından kayıp gitmiştir.”

1914 yılında kaleme alınmış olan bu sözler, Whitman’ın, Sultan aleyhinde doğrudan suçlamada bulunma durumuna düşmeden ifade etmeye çalıştığı, bazıları dolambaçlı ifadeler. Ama anlamakta zorluk yok. Bu satırları okuduğumuzda aklıma, “dört bin parazit” değil  “dört milyon parazit” besleyerek iktidarını ayakta tutmaya çalışanlar geldi. Tarihsel olgulara bir güncel paralel de ben çıkayım dedim ama siz okuyucularıma sormadan edemedim.

Ne dersiniz?

Filozof Pascal ile gazeteci Whitman’ın sözleri bir araya getirildiğinde nasıl bir tarih dersi çıkıyor sizce?

Ve, bu ders en fazla kime lazım?

(*) Sidney Whitman, Sultan Abdülhamid Döneminde Bir İngiliz Gazetecinin Hatıraları, sayfa 162-168