CONKBAYIRI’NIN MUSA ONBAŞI’SINDAN BİR DERS

İBRAHİM OKUR
www.ibrahimokur.com
www.ibrahimokur.com.tr

Mükemmel bir kumandanı vücuda getiren şey, mükemmel ahlaktır. 

ATATÜRK

1

Meğer eskiden öldürme vasıtası ne kadar az ve korunma çaresi ne kadar çokmuş!… Şimdi ise bu afet, gökten belalar yağdıracak, toprağın derinliklerini deşip alt üst edecek bir hal aldı. Buna karşılık, en iyi korunma çaresi, yumuşak toprağa ve yeşil dal altlarına sinmeye kaldı. Tehlikenin artması, harp edeni içinden zırhlandırıyor. Maddeye ancak ruh karşı koyabiliyor.

Ruşen Eşref Ünaydın, 1921,
İstiklal Yolunda adlı eserinden

Mustafa Kemal’in komuta ettiği Anafartalar cephesinde sadece düşmanla değil, yoklukla da mücadele edilmekteydi. Düşman sekiz değişik tipte topunu Anafartalar cephesine yönlendirmişti. Dretnotların 38’lik topları  durmadan bomba yağdırıyordu. Kruvazörlerin taretleri dretnot toplarıyla yarışıyordu. Monitörlere büyük çaplı toplar yerleştirmişlerdi. Toplar hiç susmuyordu. Bunlarla da yetinmemişler, karaya obüsler, havan topları çıkarmışlardı. Uzun ve kısa menzilli sahra bataryaları mevzilerimize sağanak halinde  bomba yağdırıyordu. Bütün bu gürültüden beklenen, korkutmak, direnmeden dağılmaya zorlamaktı. Düşman, askerimizin moralini bozmak için  her tarafa bomba yağdırıyordu ama bizim kahramanlarımız korkunç gürültüden beklendiği gibi etkilenmiyordu. Hatta tersine direniş bilinci güç kazanıyordu.

Düşmanın karşımıza diktiği  asker sayısı da  kahramanlarımızın sekiz katıydı. Tepede dönüp dolaşan 11 tayyare ağaçlar arasında karargahlarımızı arıyor, hareket gördüğü yere makinalı tüfekle ateş ediyor, topçularına hedef tayin ediyor veya bomba yağdırıyordu. Zehirli çiviler adeta bütün patikaları yürünmez hale getirmişti. Çanakkale’de üzerine  çelik parçası düşmemiş tek bir metrekare toprak parçası bırakmamışlardı. 

Bütün bu olağanüstü eşitsiz şartlara rağmen savunmamız son derece başarılı idi. Maneviyat en üst düzeydeydi. Bomba gürültüleri maneviyatın yükselmesine muazzam katkı yapıyordu. Geceleri, 44 metre  yakınımıza kadar gelmiş düşman mevzilerine sürünerek gidiyorlar, el bombası, makinalı tüfek arıyorlar, oralara kadar gitmişken, hiç olmazsa, düşmanın dikenli tellerini kesip getiriyorlar veya bir düşman askeri tutup dönüyorlardı.  Kahramanlarımız acil eksik malzemeyi, hayatlarını tehlikeye atarak düşman cephesinden karşılamaya çalışıyordu.

Gelelim Musa Onbaşı’nın hikayesine!

Conkbayırı mevzilerimizde bir gece, elli kilo ya gelir ya gelmez, çelimsiz görünen Musa Onbaşı, yanına güçlü kuvvetli iki er alıp  düşman hendeğine doğru sürüne sürüne ilerlerken aynı şekilde düşman da sürüne sürüne, aynı amaçla, bir askerimizi esir edebilmek ve götürüp sorguya çekebilmek için gelmektedir. Orta yerde aniden karşılaşırlar. Adam iki metre boyunda Avustralyalı bir boksördür. Musa Onbaşı gırtlağına yapışır, askerlere de ayaklarını sıkı sıkı tutmalarını ve bu şekilde geri çekmelerini söyler.  Elleri boş kalan boksör,  Musa Onbaşı’nın başına gözüne birbiri ardına kuvvetli yumruklar atmaktadır. Kan revan içinde kalan kahramanımız her şeye rağmen esirini bırakmaz ve ağır yumruk darbeleri altında esirini sürüne sürüne Türk mevzilerine çekmeyi başarır. 

Mustafa Kemal, telsiz mesajlarından olayı öğrenince ikisini de getirtir. Bir de bakar ki, Avustralyalı, Musa Onbaşı’nın iki katıdır. Önce Musa Onbaşı’ya “bu ızbandutu nasıl yakaladın?”, diye sorar. Musa Onbaşı tevazu içinde, “efendim, sağ adamlar yakalamamızı istemişsin, onun ümüğüne yapıştım, o da beni boyuna yumrukladı, fakat elimden kurtulamadı”, diye cevap verir.   Sonra boksöre döner ve“bizimle ne alıp veremediğin var ki, bizimle savaşmaya geldin”, diye sorar. O da sportmen olduğunu, muharebe de spor olduğu için spor yapmak için gönüllü yazıldığını söyler. Nasıl yakalandığı sorusuna ise şöyle cevap verir: “Aralıksız yumruklamama rağmen, elinden gırtlağımı kurtaramadım”, diye cevap verir. Mustafa Kemal de ona, “bizim Musa’nın sporunu nasıl buldun?, diye sormadan edemez. 

Okuduğum metinden anladığım kadarıyla, düşmanın Çanakkale’den ufak ufak çekilmekte olduğunu, Mustafa Kemal, ilk olarak bu Avustralyalıyı konuşturarak anlamıştır. Savaştan yılgın düşen boksör konuşurken zorluk çıkarmaz. İfadesinde, düşmanın cepheden iki fırkayı Selanik’e sevk ettiğini söylemiştir. 

Bu hikaye, Birinci Dünya Savaşı’nda olanca zorluklara rağmen Türk askerinin sergilediği kahramanlıktan sadece biridir. Birçok cephede birçok Musa birçok inanılmaz iş başarmıştır. Aynı kahramanlıklar, Milli Mücadele döneminde de sürmüştür. Bakınız Ruşen Eşref Ünaydın, 3 Ağustos 1921 tarihli Hakimiyet-i Milliye gazetesinde bildiklerini ve gördüklerini nasıl aktarmış: “Altmış neferlik bir bölüğün cephesine iki taburu ile hücum eden düşman, bu kuvvetini kamilen bizim süngülerimize bırakmıştır. Zabitan arkadaşlar hep at üzerinde hücum emri veriyor ve efrada hüsnü-ü misal oluyordu. Yunan Türk’ün süngüsünü gördüğü gibi eli, ayağı ve bütün asabı titriyor. Silahını, teçhizatını ve hatta başındaki şapkasını bırakıp kaçıyor.”

Yine Ruşen Eşref’ten bir başka haber: “Dokuz süngü yiyen bir Mehmetçik’in önüne üç Yunan esiri katıp yaralarına rağmen vücudunu da, bu canlı ganimetlerini de kendi karargahına teslim ettiğini hepimiz biliyoruz.”

Ne demiş Falih Rıfkı, Ateş ve Güneş’inde: “Düşman her zaman bizden çok ve biz düşmandan kaviyiz.” 

Yaşamışlar, görmüşler ve yazmışlar. 

 Okuduğum eserlerde, koskoca Çin’e saldıran Kürşatlar gibi,  daha birçok göz yaşartan kahramanlık hikayesi ile karşılaştım. Türk milleti içinde böyle sayısız kahraman vardır ve iş başa düştüğünde her biri bir köşeden atılır ve görevini fazlasıyla yapar. Türk insanı, zorluklarla mücadele şartları altında üstün nitelikler kazanmıştır.

Beyefendi, beyefendi!
Gerilerde yeşil masa üzerinde vazife görme devri artık geçmiştir.

ATATÜRK

2

Yurdun her yanı düşmanla çevrilmişti. Kendi ülkemizde yok edeceklerdi bizi. Düşmanın bu kötü kastına yalnız azmimizle karşı koyduk. Silahsızdık; vasıtasıydık; taraftarsızdık; fakat sırf ümitli idik. Manevi kuvvetimiz asla sarsılmamıştı.

Ruşen Eşref Ünaydın, 1921,
İstiklal Yolunda adlı eserinden

Son yayınladığımız HEM KUNDAKÇI HEM İTFAİYECİ  adlı kitabımız dolayısıyla aramak lütfunda bulunan arkadaşlarımla uzun uzun telefon sohbetleri yapıyoruz. 

Hepsine, siyasi partileri aşmış bir üst yapıda, defosu olmayan kişiler arasında fikri seviyede sağlam temelli bir “milli” mutabakata ihtiyaç olduğunu, bundan sonra eski kuru sıkı ayrıştırıcı, rakibini sadece tahkir eden içi boş söylemlere dayanarak siyasetin sürdürülemeyeceğini,  bu hayati konuya  katkı sağlamak amacıyla bu tür çalışmaları yaptığımı, aynı konuda,  eksik kalan yanları içeren yeni bir yayın yapacağımı ve elimden geldiği, sağlığımın elverdiği ölçüde payıma düşen katkıyı yapmaya azimli olduğumu anlatıyorum. 

Politikacıdan devlet adamı olamayacağını, bir milletin selameti söz konusuysa, devlet adamlığından politikaya geçiş yapanların itibar kazanması gerektiğini -kastımız bürokrat değildir- devlet adamı vasıflarına sahip donanımlı insanların politika sahasını doldurması için elden gelen her türlü çabayı göstermemiz gerektiğine dair vurgu üstüne vurgu yapmaya çalışıyorum.

 Son haddine donanımsız olmalarına rağmen politika ortamında yer kapmış, devlet adamı pozu takınan politikacının Türkiye’ye çok büyük kötülükler yaptığını, gelecek kuşakların önüne dağ gibi sorunlar yığdıklarını, ülkemizin geçen zamanı iyi değerlendirememesinin önde gelen nedeninin, söz konusu zümre olduğunu anlatıyorum. 

Arkadaşlarımın bazıları bana moral katkı yapmaya çalışırken, bazıları “bu millet adam olmaz” noktasında. Bu olumsuz sözleri işittiğimde moral katkı görevi bana düşüyor. Onlara Musa Onbaşı’nın hikayesini anlatıyorum. Her tarafın, olağanüstü görevler üstlenmeye gönüllü Musa Onbaşı’larla dolu olduğunu, yalnız olmadığımızı, ”hayatı dolu dolu yaşadım” diyebilmek  için zorluklarla mücadele gerektiğini, hatıralarımızı anlatmaktan ibaret bir tutumun anlam ifade etmediğini, dünyayı anlamak, sorunları iyi tanımlamak gerektiğini; bunların, çözüm noktasında mutabakat için ön şartlardan olduğunu, olmazsa olmaz olduklarını, sosyal medyayı anahtar deliğinden gözlemekle, arada bir zili çalıp kaçmakla, ölü taklidi  yapmakla, bazen de sosyal medyaya üç beş kelimelik hamasi içerikli  telgraflar çekmekle mutabakat sağlanamayacağını, bu tür sığ beraberlik görünümlerinin çözüm ortaya koyma aşamasında derhal çatlayabileceğini, tecrübelerin de bu gerçeği apaçık ortaya koyduğunu tekrarlayıp duruyorum. 

“Bizden geçti, gençler yapsın”, diyen, pasifist tutum içerisine düşmüş olanlar epey fazla. Bu gibilerin bir kısmı, sanki aralarında anlaşmışlar gibi,  her fırsatta 56 yaşında pankreas kanserinden ölen Apple’ın kurucusu, dünyanın en zengin kişilerinden Steve Jobs’un, “her şey boşmuş” dediği son mektubu öne sürüyor. Jobs, insanlığa olağanüstü gayretlerle büyük hizmetlerde bulundu ve genç yaşta öldü ama insanlığa yaptığı katkılar hep anılacak, hep yaşayacak. Yüz yıl yaşayan ama hiç iz bırakmadan göçüp gidenler karşısında muazzam bir itibar ve üstünlük. 

“Bizden geçti, gençler yapsın”, diyenlere de Atatürk’ün bir vecizesini hatırlatıyorum ve bu hatırlatmam sık sık oluyor: “Benim anladığım gençlik, bu inkılabın fikirlerini ve ideolojisini benimseyip gelecek nesillere götürecek kimselerdir. Benim nazarımda yirmi yaşında bir yobaz ihtiyardır. Yetmiş yaşında bir idealist de güçlü bir gençtir.”

Büyük çoğunluğun hep sessiz kalması bana Napolyon’un bir sözünü tekrarlatıyor: “Konuşan on insan sessiz duran on bin insandan daha fazla gürültü çıkartır.” Demek ki yağmanın esas sorumluları aslında yağmalanan sessiz çoğunluk.  

En çok işittiğim sözlerden biri siyasetin çirkin manzarasını tasvire çalışarak ümitsizlik aşısı gibi sarfedilenler. Siyaset ortamının hırsızlar tarafından tamamen doldurulduğunu, yağmacı bir ortama düştüğümüzü, dün kara dediğine bugün ak diyenlerin pek bol ve gayet de pişkin olduklarını, aktüel dengeler içinde hoplaya zıplaya siyaset sahnesinde yükselmek için kendi hesabına taş döşemeye çalışanları, yağlı kemik görünce yolunu bir anda değiştirenlerin kamuoyuna hiç aldırış etmeyen  inanılmaz tutumunu her geçen gün ortaya çıkan yeni örnekleriyle anlatan ve bu yüzden yılgınlığa düşenlere moral aşılamak için kısaca şöyle de diyebilirim: 

Toplum Musa Onbaşılarla dolu. Gelin, biz de kendi çapımızda bir Musa Onbaşı olmaya çalışalım. Hayatı dolu dolu yaşamaya gayret edelim. 

Hayatımızın aşkın bir anlamı olmalı! 

İnsanı insan yapan manevi değerlerimizin peşinden gidelim. 

“İyi ki bu zorluklar var; yoksa yaşadığımızı anlayamadan toprak oluruz”,  diyelim. 

Eğer zorlukları aşmak için olağanüstü gayretler gösteren önceki nesiller olmasaydı, uygarlık bu seviyeye gelemezdi. Bu gerçeği hep aklımızda tutalım ve biz de beynimizin zekatını verelim. Eğer tutarlılığı kaybetmeden moralimizi yüksek tutmazsak ve bu duyguyu etrafımıza hissettirmezsek, hırsız ursuz takımının ortamdan daha fazla yağ çıkarmasına ve cesaretlerinin iyice artmasına neden oluruz. 

Unutmayalım!

Unutmayalım, yalnız değiliz. 

Dünyadaki bütün milletlerin başı kendi egemenleriyle dertte. Kitabımızda bu gerçeği yeterince ve yeterli kanıtlarıyla sergilediğimizi düşünüyorum. Emin olunuz ki, geleceğin yeni Büyük Gücü’nü bombalar değil, Musa Onbaşılar belirleyecek. Kimin Musa Onbaşı’sı çoksa ve örgütlenebilmişse, tutarlı davranış sergileyebiliyorsa,  geleceğin onların lehine  gelişmelere zemin hazırlayacağını adım gibi biliyorum. 

Tarih bilgim ve dolu dolu yaşadığım hayat bu inancı benim zihnime nakşetti. 

KISACA: 

Her birimiz birer Musa Onbaşı olabilmeliyiz! 

Musa Onbaşıları birbiriyle buluşturmaya çalışmalıyız! 

En azından büyük bir içtenlikle bunu denemeliyiz. 

Sayısız denemeden biri umulan sonucu getirebilir. 

Unutmayalım.

 İnanalım. 

Örnek olalım. 

Türkiye’mizin bu günlerde buna şiddetle ihtiyacı var.

Hep birlikte sorunların ümüğüne yapışalım. 

Çözüm görevini torunlarımıza yükleyip geri çekilmeyelim. Unutmayalım ki sorunları bu dereceye tırmandıran bizim kuşağımız. 

İBRAHİM OKUR
www.ibrahimokur.com
www.ibrahimokur.com.tr

YALANCININ KÜRESEL GÜCÜ

ABD BAŞKANLARININ VAATLERİ ve UNUTMA HUYLARI

YALANCININ KÜRESEL GÜCÜ

İBRAHİM OKUR

21.01.21, Bursa

Bu makaleyi iki nedenle yazmayı düşündüm. Birincisi, duydum ki WhatsApp sizler gibi beni de takip ediyormuş, yazdıklarımızı arşivliyormuş. Tarihe not düşmek için bu fırsat kaçmaz dedim ve “ben de yazdım”. İkincisi, Trump kaybedip de Biden kazanınca, bizim medyada ve sosyal medyada Biden ve Trump yönetimleri hakkında yazılanlardır. Biden ve Trump konusunun Türkiye’de iç politika gündeminde bu kadar uzun yer işgal etmesine, iç politikaya malzeme yapılmasına hayret ettiğimi belirtmeden esas konuya geçmemiş olayım.

ABD başkanları, seçim propagandaları sırasındaki vaatlerini koltuğa oturduklarında unutmalarıyla ünlüdür. Kendilerine seçimi kazandıran güçlerin gizli gündemleri ne gerektiriyorsa ona göre hareket ederler. Tek cümleyle, ABD başkanlık seçimlerinde yalanın bini bir paradır.

Sözü uzatmadan, bir ülkede seçimle gelen yönetimin alabileceği en yüksek derecede sorumluluğun, en ince hesap kitap gerektiren politikanın, savaşlarla ilgili kararlar olduğu düşüncesiyle ABD başkanlarının giriştikleri savaşlar konusundaki tutumlarını tipik örnek olarak vermekle yetineceğim.

ABD halkının üçte ikisi savaş karşıtıdır. Bu kitleden oy alabilmek için savaş karşıtı söylemler dillendirmek, seçim vaatlerinin hep birinci sırasını işgal etmiştir.

“14 Madde” yalanının sahibi Wilson’dan başlayalım:

Woodrow Wilson, başkanlık seçimi süresince hep savaş karşıtı söylemleri ön plana çıkardı. Ama 1916’da ülkesini Birinci Dünya Savaşı’na sokan da kendisidir. O zamana kadar ABD savaşa girmemişti; çünkü savaşan bütün taraflar ABD sanayisinin ve bankalarının müşterisi idi. Avrupa’da para bitince parsayı toplamak için savaşa karışmak Wilson’dan istendi ve o da dini argümanlarla bezeli vaatlerini unutup kendisinden isteneni yaptı. Seçmenine verdiği sözleri hatırlamadı bile. Gerekçesi düşmanlarının ikmal yollarını tutan ve ticaret gemilerine saldıran Alman U-Botları idi. Oysa savaşa karışmadan savaşan tarafların ikmalini durdurduklarını ilan etse idi savaş hemen sona ermek mecburiyeti vardı.

Benzer şekilde; 1940’daki seçim kampanyasında Roosevelt, savaş karşıtı söylemleri sayesinde rakibine üstünlük sağlamıştı. Oysa ABD’yi İkinci Dünya Savaşı’nda cepheye süren Başkan Roosevelt oldu. Bunda Pearl Harbour baskınının rolü büyüktür ama ABD yönetimi Japonya’ya karşı “savaşmadan savaşmak” stratejisi izliyordu. Japonya’nın savaşı sürdürebilmesi için gerekli maddelerin bütün ikmal yollarını tarafsız olduklarını ilan etmiş olmalarına rağmen kesmişlerdi. Kurşun atmadan ilan etmedikleri örtük bir savaşı kurnazlıkla yürütüyorlardı.

1964 seçimlerinde savaş yanlısı tutum sergileyen Barry Goldwater seçimi kaybetti. Barışçıl sözlerle kampanya yürüten Lyndon Johnson seçimi büyük bir farkla kazandı. Ama Vietnam Savaşı’nı başlatan Johnson’du. Üstelik Vietnamlılar ABD’ye hiçbir fenalık yapmış değildi. Vietnamlılara resmen mağlup olan kendini uygarlığı kuran ulus söylemleriyle dünyanın her tarafında silahsız insanları katleden kibirli Fransa’nın yerini almak için çok istekliydiler. Bu savaşı da bedavadan kazanmak için Fransa’ya nükleer silah kullanmasını bile teklif etmişlerdi. Fransa, ABD’nin Pasifik egemenliğini sağlaması için “kestaneleri mangaldan almaya” yanaşmayınca bizzat savaşa taraf olmak zorunda kaldı. Fakat Vietnamlılar kibrinden yanına varılmayan ABD’yi de yendi.

1968’de barışçılık edebiyatı manzumesinden nutuklar atarak Vietnam Savaşı’nı bitirme sözü veren Richard Nixon seçimi kazandı ama halkına verdiği sözünü tutmadı. Savaşı bir an önce sonlandırmak umuduyla cepheye kat kat fazla asker sürdü. Savaş boyunca sivil hedeflere yaptığı ahlak dışı saldırılarla, -napalm bombasıyla, havadan ve ırmaktan kimyasal madde püskürterek- 5 milyon sivili öldürdü. Hava hakimiyetine güvenerek sivillere kitle katliamı yapınca Vietnamlıların teslim olacağını sanıyorlardı. Barışçı görünmeye çalışıyordu ama barışa ulaşmak için bütün Vietnamlıları katletmeye koyulmuşlardı. Amerikan ordusunun Vietnam’daki bütün eylemleri Nürnberg’de Almanlara yapıldığı gibi soykırım suçuyla yargılama gerektiren cinstendi. Vietnamlılar teslim olsalardı, savaş sonra erecek, barışsever Nixon kameralar karşısında barış havarisi nutukları atacaktı. Bu savaşta 120 bin Amerikan askeri öldü. Sonunda ABD ordusu Vietnam’dan çatılara indirilen helikopterlere doluşarak kaçtı. İşbirlikçilerini olduğu gibi sattı.

ABD yönetimi hep vahşi savaşların içinde olmasına rağmen Amerikan halkı hiçbir zaman savaş yanlısı bir tutum sergilemedi. Ama ABD egemen güçleri ABD’yi astığı astık kestiği kestik küresel egemen konumuna getirebilmek için her zaman savaş yanlısıydı. Amerikan halkı savaşın kimin işine geldiğini çok iyi biliyordu. Fakat barışçıl nutuklar atan adaylar tarafından hep aldatıldılar.

Çok ilginçtir:

Vietnam Savaşı’nda cepheye sürülen askerler o kadar kızgındı ki, aralarında anlaşıp, kendilerini orman içlerinde ateşe süren kendi subaylarını punduna getirip getirip sırtından vuruyorlardı. Anketler Amerikan halkının üçte ikisinin savaş karşıtı olduğunu ortaya koymaktadır. Onların bu düşüncesini iyi bilen adaylar hep barış nutukları ata ata seçilmişler ama seçilince seçim döneminde kampanyalarını finanse eden güçlerin sözünden dışarı çıkmamışlardır. Daha sonraki dönemde, izledikleri ikinci yöntem kendileri için savaşacak taşeronlar bulmaktır.

Yalan ABD yönetimlerinin hem ülke içinde hem dışarıda en büyük sermayesidir. Irak-İran Savaşı’nın ilk iki yılında Irak’ta idim. Saddam Hüseyin kendini Arap aleminin lideri sanıyordu. Her gün sabahtan akşama kadar televizyonu işgal ediyor, Arap aleminin lideri rolünü oynayarak yeri göğü inletiyordu. ABD onu böyle cesaretlendirmiş, Arapların ‘Big Brother’ı dolduruşuyla İran’a saldırtmıştı. Zamanla ABD’nin, savaş uzayabildiği kadar uzasın diye İran’a da savaş malzemesi gönderdiği ortaya çıktı. Hiç utanmadılar. Sekiz yılda borca batırılan Irak’ın lideri kısık bir sesle “bizi aldattılar”, diyebildi.

Saddam Hüseyin sonunda gerçeği kavradı ama canını ipte aldılar.

Sadece 20. yüzyılda yaşanmış olaylar şu dersi herkesin öğrenmesine yetmiş olmadı gerekir:

Her kim ki ABD işbirlikçiliğine soyunur, eninde sonunda varacağı yer tarihin kuburudur. Gelecekte nasıl anılacağı önceden açıkça belli olmuş demektir. ABD’nin işbirlikçiliğine soyunan herkesin sonu hüsrandır. Kendi halkına iktidar olabilmek için kendi halkının geleneksel düşmanlarıyla önceden anlaşan bütün liderleri aynı son bekler. Örnekle mi? Hüsnü Mübarek, Rıza Pehlevi, Endonezya’da Suharto, Filipinler’de Marcos. ABD’ye güvenen ve onun dümen suyunda iş gören bölücü Kürtçüler de aynı duruma düşeceklerdir.

Günümüz dünyasında ABD’ye meydan okuyan kimse yoktur. Önü açık görünüyor ama ABD’nin çok önemli üç zaafı bir arada tırmanış halindedir. Birincisi, muazzam boyutlara varan gelir ve sermaye eşitsizliğidir. ABD kamuoyu bugünlerde bu konuyu yoğun ölçüde tartışıyor. İkincisi, sağlık harcamalarının kısıtlanmış olması yüzünden pandemi döneminde Amerikan halkının çok mağdur duruma düşmüş olması ve sahipsiz hale getirildiğini idrak etmiş olmasıdır. Üçüncüsü ise ABD’de Beyazların sayısının Afrikalı, Çinli, İspanyol ve melezler toplamı karşısında hızla azalmakta olmasıdır. Derin ırkçı kültüre sahip Beyazları bu yüzden büyük bir korku kaplamış durumdadır.

Bilhassa bu üçüncü zaaf, küresel egemenlerin en önemli karın ağrısıdır. Pandemi yüzünden daralan küresel ekonomi de çok önemli bir etken. Ama bu sorun bütün diğer ülkeler için de geçerlidir. Sürekli cari açıkla ayakta durmayı alışkanlık haline getirmiş, ayağını yorganına göre uzatmayan ülkeler için küresel finans karşısında diz çökmek adeta bir zorunluluk görünümündedir. ABD yönetimi bu manzaradan cesaret alarak dayatmalarda bulunmak isteyecektir. Bu şartlar altındaki belli bölgelerde ABD’nin dünyaya hükmetmesi, dayatmalarda bulunması kolaylaşmış da denilebilir. Bu durum Biden yönetiminin elindeki önemli bir kozdur, yeni imkandır, bulunmaz fırsattır. Ne var ki, ABD’nin bundan ağız tadıyla yararlanması ve ağır bedeller ödemeden sonuç alabilmesi ancak iyice su yüzüne çıkmış olan iç gerilimlerini ortadan kaldırabilmesiyle ya da hiç değilse dondurabilmesiyle mümkün olabilir.

Temel sorunlar ve stratejiler söz konusu olduğunda, Biden’in ya da Trump’ın seçimden önce tali konular haricinde, ne söylediğinin ve ne vaat ettiğinin pek de bir önemi yoktur. Biden, kendisini koltuğa taşıyan esas politika belirleyicisi olan küresel egemenlerin istediklerini yapacaktır. Çünkü, ABD küresel egemen güç konumunun sarsılmasını önlemenin yolunu bulmak zorundadır. Aksi takdirde doların küresel egemenliği de sona erecektir. ABD’nin borcu 23 trilyon dolar ve bunun 16,5 trilyon doları Hazine’nin borcu. Sürekli cari açık veriyor ve yıllar böyle geçiyor. Bu yüzden dış borçlanma sıralamasında dünya birincisi. Kısacası ABD’nin işleri kolay değil. Küresel egemenliğini sürdürmesi de çok pahalı. Çünkü kendisinden sonra gelen dokuz ülkenin askeri harcamalarının toplamından daha fazla harcama yaparak konumunu zar zor muhafazaya çalışıyor.

Bana sorarsanız, ABD’nin en önemli ve en ucuz silahı yerelde avucunun içine aldığı işbirlikçiler. Bundan sonra da onları ayakta tutmaya çalışarak savunma harcamalarını olabildiğince aşağı çekmeye çalışacaktır. Trump ya da Biden ya da sırasını bekleyen bir başkası, hepsinin izleyeceği yol aynıdır. Yakın gelecekte ABD dış politikasında bu zaaflar ve stratejiler birinci dereceden belirleyici olacaktır. ABD’nin hatalarını tolere edebilme şansı da sınırlanmıştır ve manevra sahası hızla daha da daralmaktadır. Dikkat edilirse, bütün dünya Çin’in alternatif liderliğini hesaba katmaya başladı.

Çin’in geleceği ayrı bir konu.

Burada duralım.

Şimdilik!

ATATÜRK’ÜN BALIKESİR HUTBESİ ÜZERİNE

Birkaç ay önce bir arkadaşımın gönderisinde, Atatürk’ün 1923’de Balıkesir Zağanos Paşa Camisi’nde 7 Şubat 1923’de okunan bir mevlitten sonra irat ettiği hutbesini okudum ve derin bir ilahiyat bilgisi ile karşılaştım. Atatürk’ün dini konularda derinlemesine ve ezberlere dayanmayan köklü bilgi sahibi olduğunu anladım.
Cuma hutbelerinin Türkçe irat edilmesi konusunda bildiklerimin hepsini kütüphanemde yeni baştan gözden geçirdim. Başkaları da haberdar olsun diye söz konusu hutbeyi ben de paylaştım. Paylaşımımı okuyan emekli diplomatlarımızdan Vahit Özdemir beyefendi, babası Gazi Derviş Özdemir’in Atatürk’ün muhafız süvarilerinden biri olduğunu ifadeyle konuyla ilgili bildiklerini aktaran özel bir not gönderdi.
Atatürk’ün, cumhuriyetin ilanından 9 ay önce 29 Ocak 1923’de, İzmir’de Latife Hanım ile evlendiğini ve o sırada Balıkesir valisi olan, cephelerde omuz omuza birlikte mücadele verdiği silah arkadaşı Ali Hikmet Paşa tarafından balayı için Balıkesir’e davet edildiğini, söz konusu davet üzerine İzmir’den trenle 6 Şubat 1923’de Balıkesir’e teşrif ettiğini ve o sırada Kazım Karabekir Paşa’nın da onlarla birlikte olduğunu ve bu vesile ile söz konusu camiden bir hutbe irat ettiğini bildirdi.
Camilerde Cuma hutbelerinin Türkçe okunmasının önü, 1927 yılında Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi’nin imzasıyla yürürlüğe giren talimatla açılmıştır. Osmanlı döneminde Meşihat Dairesi izin vermemesine rağmen bazı imamlar hutbelerini Türkçe verirlerdi. Önce hutbeyi okuyalım:

“Ey Millet, Allah birdir.
Şanı büyüktür.
Allah’ın esenliği, sevgisi ve iyiliği üzerinize olsun.
Peygamberimiz efendimiz hazretleri, Cenabı Hak tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir.
Temel kanunu, hepimizce bilinmektedir ki, yüce Kur’an’daki manası açık olan ayetlerdir.
İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir.
En mükemmel dindir.
Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor.
Eğer akla, mantığa ve gerçeğe uymamış olsaydı, bununla diğer ilahi tabiat kanunları arasında çelişki olması gerekirdi.
Çünkü tüm evren kanunlarını yapan Cenabı Hak’tır.

Arkadaşlar;
Cenabı Peygamber çalışmasında iki yere, iki eve sahip bulunuyordu.
Biri kendi evi, diğeri Allah’ın evi idi.
Millet işlerini Allah’ın evinde yapardı.
Hazreti Peygamber’in mübarek yolunda bulunduğumuz bu dakikada milletimize; milletimizin bugününe ve geleceğine ait hususları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde Allah’ın huzurunda bulunuyoruz.
Beni buna eriştiren Balıkesir’in dindar ve kahraman insanlarıdır.
Bundan dolayı çok memnunum.
Bu fırsat ile büyük bir sevab kazanacağımı ümit ediyorum.
Efendiler,
Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır.
Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmasının gerekli olduğunu düşünmek, yani konuşup tartışmak, danışmak için yapılmıştır.
Millet işlerinde her kişinin zihninin ayrı ayrı faaliyette bulunması zorunludur.
İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz ve bağımsızlığımız için, özellikle egemenliğimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım.
Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum.
Hepinizin düşündüklerinizi anlamak istiyorum.
Milli amaçlar, milli irade yalnız bir kişinin düşünmesinden değil, milletin bütün kişilerinin arzularının, emellerinin sonuçlarından ibarettir. Bundan dolayı benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.

Hutbeler hakkında sorulan sorudan anlıyorum ki, bugünkü hutbelerin şekli, milletimizin duygusal fikirleri ve lisanı ile medeni ihtiyaçlarıyla uygun görülmektedir.
Efendiler, hutbe demek topluma hitap etmek, yani söz söylemek demektir. Hutbenin manası budur.

Hutbe denildiği zaman bundan birtakım kavram ve manalar çıkarılmamalıdır.
Hutbeyi söyleyen hatiptir. Yani söz söyleyen demektir.
Biliyoruz ki, Hazreti Peygamber’in hayatta olduğu mutlu dönemlerde hutbeyi kendisi söylerdi.
Gerek Peygamber Efendimiz ve gerek, dört halifenin hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki, gerek Peygamberin, gerek dört halifenin söylediği şeyler o günün sorunlarıdır, o günün askeri, idari, mali ve siyasi, sosyal konularıdır.
İslam toplumunun çoğalması ve İslam ülkeleri genişlemeye başlayınca, Cenabı Peygamber’in ve dört halifenin hutbeyi her yerde bizzat kendilerinin söylemelerine imkan kalmadığından halka söylemek istedikleri şeyleri bildirmeye birtakım kişileri memur etmişlerdir.
Bunlar herhalde en büyük ve ileri gelen kişiler idi. Onlar camilerde ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı aydınlatmak ve doğru yolu göstermek için bir şart lazımdı. O [şart] da milletin lideri olan kişinin halka doğruyu söylemesi, halkı dinlemesi ve halkı aldatmaması! Halkı genel durumdan haberdar etmek son derece önemlidir.
Çünkü, her şey açık söylendiği zaman halkın beyni faaliyet halinde bulunacak iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir.
Ancak millete ait olan işleri milletten gizli yaptılar.
Hutbelerin halkın anlayamayacağı bir lisanda olması ve onların da bugünün gereklerine ve ihtiyaçlarımıza temas etmemesi, Halife ve Padişah sıfatını taşıyan despotların arkasından köle gibi gitmeye mecbur etmek içindi.
Hutbeden amaç halkın aydınlatılması ve ona yol gösterilmesidir,
başka şey değildir. Yüz, iki yüz, hatta bin yıl önceki hutbeleri okumak, insanları cahillik ve çağın gerisinde bırakmak demektir.
Hatiplerin normal olarak halkın günlük kullandığı dil ile konuşmaları gereklidir.
Geçen yıl Millet Meclisi’nde söylediğim bir nutukta demiştim ki “Minberler halkın akılları, vicdanları için bir ilim irfan kaynağı, ışık kaynağı olmuştur.”
Böyle olabilmek için minberlerde söylenecek sözlerin bilinmesi ve anlaşılması, ilim ve fen gerçeklerine uygun olması lazımdır.
Hutbeyi verenlerin siyasi olayları, sosyal ve medeni olayları her gün izlemeleri zorunludur.
Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış aşılamalar yapılmış olur.
Bu nedenle, hutbeler tamamen Türkçe ve günün gereklerine uygun olmalıdır. Ve olacaktır. “
Söz konusu hutbenin Türkçe olarak verilmiş olması dolayısıyla, daha önce bu konuya eğilmemiş olan okuyucularımızı bilgilendirmek faydalı olacaktır.
Hutbeler, İslam’ın ilk dönemlerinden 19. yüzyıl sonuna kadar Arapça okunmuştur. Türklerin, Farsların, Berberilerin, Hintlilerin henüz Müslüman olmadığı zamanlarda Arapça irat edilen hutbeler cemaatin söylenenleri anlamasına engel çıkarmıyordu. Ama başka kavimler Müslüman olunca, taklit yoluna satıldığı için Cuma hutbeleri kendisinden beklenen faydayı sağlayamaz oldu.
Cemaatin anlamadığı bir dilde 1500 yıl boyunca sorgulanmadan süren Arapça hutbe okunmasına ilk tepki, bizim öğrenebildiğimiz kadarıyla 1890 yılında İşkodra’da ortaya çıkmıştır. Orada görevli Hasan Efendi adında bir imam önce Arapça olarak verdiği hutbenin ardından Arnavutça açıklamasını yapmıştır. O tarihte 26 camisi olan şehirde görevli imamlardan 10’u Hasan Efendi gibi hutbe vermeye başlamıştır.
Bu olay kısa zamanda büyütülmüş ve Cuma namazında Arnavutça hutbe irat edilmesini destekleyenlerle karşı çıkanlar arasında silahlı çatışma çıkması ihtimali belirmiş ve İşkodra’ya olayları yatıştırmak üzere askeri birlik gönderilmiştir. Bu sırada Meşihat Dairesi de bir fetva ile Arnavutça hutbenin dine aykırı olduğunu ilan etti. Ama tartışmaları yatıştırmak pek mümkün olmadı.
Aynı tartışma Ortodoks Arnavutlar arasında da sürmekteydi. Onlar da kilisede vaazların Arnavutça verilmesini istiyorlardı. Ama Rum Ortodoks Kilisesi, imanı zayıflatır, zedeler vs diye isteği kabul etmiyordu.
Meşihat Dairesi’nin fetvası, tartışmayı sonlandırmadı, tersine konu giderek alevlenme sürecine girdi. Türkçe okunmasının taraftarları hutbeden maksadın cemaati aydınlatmak olduğunu, Arapça okunduğu için bu hizmetin yerine getirilemediğini ve bu yüzden cehaletten kurtulunamadığını söylüyorlardı. Bu haklı savunma sayesinde böyle düşünenlerin sayısı hızla artıyordu.
Aslında tek sorun Arapça bilinmemesi değildi. Olayın pek dile getirilmeyen çok önemli bir başka yönü daha vardır. İmamlar da genellikle Arapça bilmiyordu. Hutbe sırasında sözlerine kafiye katmaya çalışıyor, bundan dolayı kelimelerin söylenişi bozuluyor, ortaya Arapça anlamsız sözler de çıkıyordu. Arapçaya vakıf olan ilim sahipleri bunu görüyor ve etrafta imamların cahil kişiler olduğu şeklinde eleştiriyorlardı.
Konu Osmanlı dışında başka Müslüman topluluklarda da tartışılmaktaydı. Rusya Müslümanları Tatar Türkçesi ile hutbe okunmasını istiyordu. Hindistan Müslümanları o sıralarda Farsça verilen hutbe uygulamasını bırakmış, hutbeler Urduca irat edilmeye başlanmıştı. Osmanlı toplumunda da her ne kadar Meşihat izin vermese de bazı imamlar hutbelerini Türkçe veriyorlardı. İkinci Meşrûtiyet döneminde konu üzerinde tartışmalar yoğunlaşsa da Meşihat fikrini değiştirmedi. Mesela Mustafa Sabri, Arapça hutbenin savunucusuydu. Eğer Türkçe okunursa, Çerkesler, Arnavutlar, Kürtler de kendi dillerinde hutbe isterler ve camilerini bile ayırırlar, diyordu.
Sonuçta, tartışmalar esaslı bir sonuca, kurala bağlanmadan cumhuriyet dönemine gelindi. Atatürk’ün Zağanos Paşa Camisi’nde irat ettiği bu hutbe, bu bakımdan tarihi önemdedir. Dikkat edilirse, hutbelerin Türkçe irat edileceği bilgisi de konuşmada ima edilmiştir. Ne var ki, bu hutbeden sonra da 4 yıl boyunca hutbeler Arapça okunmaya devam edilmiştir. Ta ki 1927’de Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi, hutbelerin Türkçe irat edilmesine dair tamim yayınlayana kadar. Rıfat Börekçi, bu fetvayı kendi başına değil, 1926’da kurulan bir komisyonun kapsamlı incelemesi sonucunda hazırlanan rapora dayanarak vermiştir.

ABD BAŞKANLARININ VAATLERİ ve UNUTMA HUYLARI – YALANCININ KÜRESEL GÜCÜ

İBRAHİM OKUR
21.01.21, Bursa

Bu makaleyi iki nedenle yazmayı düşündüm. Birincisi, duydum ki
WhatsApp sizler gibi beni de takip ediyormuş, yazdıklarımızı
arşivliyormuş. Tarihe not düşmek için bu fırsat kaçmaz dedim ve “ben de
yazdım”. İkincisi, Trump kaybedip de Biden kazanınca, bizim medyada
ve sosyal medyada Biden ve Trump yönetimleri hakkında yazılanlardır.
Biden ve Trump konusunun Türkiye’de iç politika gündeminde bu kadar
uzun yer işgal etmesine, iç politikaya malzeme yapılmasına hayret
ettiğimi belirtmeden esas konuya geçmemiş olayım.
ABD başkanları, seçim propagandaları sırasındaki vaatlerini koltuğa
oturduklarında unutmalarıyla ünlüdür. Kendilerine seçimi kazandıran
güçlerin gizli gündemleri ne gerektiriyorsa ona göre hareket ederler. Tek
cümleyle, ABD başkanlık seçimlerinde yalanın bini bir paradır.
Sözü uzatmadan, bir ülkede seçimle gelen yönetimin alabileceği en
yüksek derecede sorumluluğun, en ince hesap kitap gerektiren
politikanın, savaşlarla ilgili kararlar olduğu düşüncesiyle ABD
başkanlarının giriştikleri savaşlar konusundaki tutumlarını tipik örnek
olarak vermekle yetineceğim.
ABD halkının üçte ikisi savaş karşıtıdır. Bu kitleden oy alabilmek için
savaş karşıtı söylemler dillendirmek, seçim vaatlerinin hep birinci
sırasını işgal etmiştir.
“14 Madde” yalanının sahibi Wilson’dan başlayalım:
Woodrow Wilson, başkanlık seçimi süresince hep savaş karşıtı
söylemleri ön plana çıkardı. Ama 1916’da ülkesini Birinci Dünya
Savaşı’na sokan da kendisidir. O zamana kadar ABD savaşa girmemişti;
çünkü savaşan bütün taraflar ABD sanayisinin ve bankalarının müşterisi
idi. Avrupa’da para bitince parsayı toplamak için savaşa karışmak
Wilson’dan istendi ve o da dini argümanlarla bezeli vaatlerini unutup
kendisinden isteneni yaptı. Seçmenine verdiği sözleri hatırlamadı bile.
Gerekçesi düşmanlarının ikmal yollarını tutan ve ticaret gemilerine
saldıran Alman U-Botları idi. Oysa savaşa karışmadan savaşan
tarafların ikmalini durdurduklarını ilan etse idi savaş hemen sona ermek
mecburiyeti vardı.
Benzer şekilde; 1940’daki seçim kampanyasında Roosevelt, savaş
karşıtı söylemleri sayesinde rakibine üstünlük sağlamıştı. Oysa ABD’yi

İkinci Dünya Savaşı’nda cepheye süren Başkan Roosevelt oldu. Bunda
Pearl Harbour baskınının rolü büyüktür ama ABD yönetimi Japonya’ya
karşı “savaşmadan savaşmak” stratejisi izliyordu. Japonya’nın savaşı
sürdürebilmesi için gerekli maddelerin bütün ikmal yollarını tarafsız
olduklarını ilan etmiş olmalarına rağmen kesmişlerdi. Kurşun atmadan
ilan etmedikleri örtük bir savaşı kurnazlıkla yürütüyorlardı.
1964 seçimlerinde savaş yanlısı tutum sergileyen Barry Goldwater
seçimi kaybetti. Barışçıl sözlerle kampanya yürüten Lyndon Johnson
seçimi büyük bir farkla kazandı. Ama Vietnam Savaşı’nı başlatan
Johnson’du. Üstelik Vietnamlılar ABD’ye hiçbir fenalık yapmış değildi.
Vietnamlılara resmen mağlup olan kendini uygarlığı kuran ulus
söylemleriyle dünyanın her tarafında silahsız insanları katleden kibirli
Fransa’nın yerini almak için çok istekliydiler. Bu savaşı da bedavadan
kazanmak için Fransa’ya nükleer silah kullanmasını bile teklif etmişlerdi.
Fransa, ABD’nin Pasifik egemenliğini sağlaması için “kestaneleri
mangaldan almaya” yanaşmayınca bizzat savaşa taraf olmak zorunda
kaldı. Fakat Vietnamlılar kibrinden yanına varılmayan ABD’yi de yendi.
1968’de barışçılık edebiyatı manzumesinden nutuklar atarak Vietnam
Savaşı’nı bitirme sözü veren Richard Nixon seçimi kazandı ama halkına
verdiği sözünü tutmadı. Savaşı bir an önce sonlandırmak umuduyla
cepheye kat kat fazla asker sürdü. Savaş boyunca sivil hedeflere yaptığı
ahlak dışı saldırılarla, -napalm bombasıyla, havadan ve ırmaktan
kimyasal madde püskürterek- 5 milyon sivili öldürdü. Hava hakimiyetine
güvenerek sivillere kitle katliamı yapınca Vietnamlıların teslim olacağını
sanıyorlardı. Barışçı görünmeye çalışıyordu ama barışa ulaşmak için
bütün Vietnamlıları katletmeye koyulmuşlardı. Amerikan ordusunun
Vietnam’daki bütün eylemleri Nürnberg’de Almanlara yapıldığı gibi
soykırım suçuyla yargılama gerektiren cinstendi. Vietnamlılar teslim
olsalardı, savaş sonra erecek, barışsever Nixon kameralar karşısında
barış havarisi nutukları atacaktı. Bu savaşta 120 bin Amerikan askeri
öldü. Sonunda ABD ordusu Vietnam’dan çatılara indirilen helikopterlere
doluşarak kaçtı. İşbirlikçilerini olduğu gibi sattı.
ABD yönetimi hep vahşi savaşların içinde olmasına rağmen Amerikan
halkı hiçbir zaman savaş yanlısı bir tutum sergilemedi. Ama ABD
egemen güçleri ABD’yi astığı astık kestiği kestik küresel egemen
konumuna getirebilmek için her zaman savaş yanlısıydı. Amerikan halkı
savaşın kimin işine geldiğini çok iyi biliyordu. Fakat barışçıl nutuklar atan
adaylar tarafından hep aldatıldılar.
Çok ilginçtir:

Vietnam Savaşı’nda cepheye sürülen askerler o kadar kızgındı ki,
aralarında anlaşıp, kendilerini orman içlerinde ateşe süren kendi
subaylarını punduna getirip getirip sırtından vuruyorlardı. Anketler
Amerikan halkının üçte ikisinin savaş karşıtı olduğunu ortaya
koymaktadır. Onların bu düşüncesini iyi bilen adaylar hep barış nutukları
ata ata seçilmişler ama seçilince seçim döneminde kampanyalarını
finanse eden güçlerin sözünden dışarı çıkmamışlardır. Daha sonraki
dönemde, izledikleri ikinci yöntem kendileri için savaşacak taşeronlar
bulmaktır.
Yalan ABD yönetimlerinin hem ülke içinde hem dışarıda en büyük
sermayesidir. Irak-İran Savaşı’nın ilk iki yılında Irak’ta idim. Saddam
Hüseyin kendini Arap aleminin lideri sanıyordu. Her gün sabahtan
akşama kadar televizyonu işgal ediyor, Arap aleminin lideri rolünü
oynayarak yeri göğü inletiyordu. ABD onu böyle cesaretlendirmiş,
Arapların ‘Big Brother’ı dolduruşuyla İran’a saldırtmıştı. Zamanla
ABD’nin, savaş uzayabildiği kadar uzasın diye İran’a da savaş
malzemesi gönderdiği ortaya çıktı. Hiç utanmadılar. Sekiz yılda borca
batırılan Irak’ın lideri kısık bir sesle “bizi aldattılar”, diyebildi.
Saddam Hüseyin sonunda gerçeği kavradı ama canını ipte aldılar.
Sadece 20. yüzyılda yaşanmış olaylar şu dersi herkesin öğrenmesine
yetmiş olmadı gerekir:
Her kim ki ABD işbirlikçiliğine soyunur, eninde sonunda varacağı yer
tarihin kuburudur. Gelecekte nasıl anılacağı önceden açıkça belli olmuş
demektir. ABD’nin işbirlikçiliğine soyunan herkesin sonu hüsrandır.
Kendi halkına iktidar olabilmek için kendi halkının geleneksel
düşmanlarıyla önceden anlaşan bütün liderleri aynı son bekler. Örnekle
mi? Hüsnü Mübarek, Rıza Pehlevi, Endonezya’da Suharto, Filipinler’de
Marcos. ABD’ye güvenen ve onun dümen suyunda iş gören bölücü
Kürtçüler de aynı duruma düşeceklerdir.
Günümüz dünyasında ABD’ye meydan okuyan kimse yoktur. Önü açık
görünüyor ama ABD’nin çok önemli üç zaafı bir arada tırmanış
halindedir. Birincisi, muazzam boyutlara varan gelir ve sermaye
eşitsizliğidir. ABD kamuoyu bugünlerde bu konuyu yoğun ölçüde
tartışıyor. İkincisi, sağlık harcamalarının kısıtlanmış olması yüzünden
pandemi döneminde Amerikan halkının çok mağdur duruma düşmüş
olması ve sahipsiz hale getirildiğini idrak etmiş olmasıdır. Üçüncüsü ise
ABD’de Beyazların sayısının Afrikalı, Çinli, İspanyol ve melezler toplamı

karşısında hızla azalmakta olmasıdır. Derin ırkçı kültüre sahip Beyazları
bu yüzden büyük bir korku kaplamış durumdadır.
Bilhassa bu üçüncü zaaf, küresel egemenlerin en önemli karın ağrısıdır.
Pandemi yüzünden daralan küresel ekonomi de çok önemli bir etken.
Ama bu sorun bütün diğer ülkeler için de geçerlidir. Sürekli cari açıkla
ayakta durmayı alışkanlık haline getirmiş, ayağını yorganına göre
uzatmayan ülkeler için küresel finans karşısında diz çökmek adeta bir
zorunluluk görünümündedir. ABD yönetimi bu manzaradan cesaret
alarak dayatmalarda bulunmak isteyecektir. Bu şartlar altındaki belli
bölgelerde ABD’nin dünyaya hükmetmesi, dayatmalarda bulunması
kolaylaşmış da denilebilir. Bu durum Biden yönetiminin elindeki önemli
bir kozdur, yeni imkandır, bulunmaz fırsattır. Ne var ki, ABD’nin bundan
ağız tadıyla yararlanması ve ağır bedeller ödemeden sonuç alabilmesi
ancak iyice su yüzüne çıkmış olan iç gerilimlerini ortadan
kaldırabilmesiyle ya da hiç değilse dondurabilmesiyle mümkün olabilir.
Temel sorunlar ve stratejiler söz konusu olduğunda, Biden’in ya da
Trump’ın seçimden önce tali konular haricinde, ne söylediğinin ve ne
vaat ettiğinin pek de bir önemi yoktur. Biden, kendisini koltuğa taşıyan
esas politika belirleyicisi olan küresel egemenlerin istediklerini
yapacaktır. Çünkü, ABD küresel egemen güç konumunun sarsılmasını
önlemenin yolunu bulmak zorundadır. Aksi takdirde doların küresel
egemenliği de sona erecektir. ABD’nin borcu 23 trilyon dolar ve bunun
16,5 trilyon doları Hazine’nin borcu. Sürekli cari açık veriyor ve yıllar
böyle geçiyor. Bu yüzden dış borçlanma sıralamasında dünya birincisi.
Kısacası ABD’nin işleri kolay değil. Küresel egemenliğini sürdürmesi de
çok pahalı. Çünkü kendisinden sonra gelen dokuz ülkenin askeri
harcamalarının toplamından daha fazla harcama yaparak konumunu zar
zor muhafazaya çalışıyor.
Bana sorarsanız, ABD’nin en önemli ve en ucuz silahı yerelde avucunun
içine aldığı işbirlikçiler. Bundan sonra da onları ayakta tutmaya çalışarak
savunma harcamalarını olabildiğince aşağı çekmeye çalışacaktır. Trump
ya da Biden ya da sırasını bekleyen bir başkası, hepsinin izleyeceği yol
aynıdır. Yakın gelecekte ABD dış politikasında bu zaaflar ve stratejiler
birinci dereceden belirleyici olacaktır. ABD’nin hatalarını tolere edebilme
şansı da sınırlanmıştır ve manevra sahası hızla daha da daralmaktadır.
Dikkat edilirse, bütün dünya Çin’in alternatif liderliğini hesaba katmaya
başladı.
Çin’in geleceği ayrı bir konu.
Burada duralım.

Şimdilik!