1915 YILINDA YAYINLANAN BİR KİTAPTAN BİR BÖLÜM:

Şemsettin Günaltay (1883-1961), 1915 yılında İstanbul’da Yayınladığı ZULMETTEN NURA adlı eserinde şöyle diyor:

“… Bugün dünyanın her tarafındaki İslamların esarete mahkum, zillet ve sefalete gömülmüş oldukları bir hakikattir. Bunu hiç kimse inkar edemez. Sefalet ve çöküşün sebebi araştırılırsa, ulema kisvesine, derviş kıyafetine, şeyh libasına bürünmüş fakat ilimden ve aydınlanmadan habersiz olup hakiki alim ve mürşitlerin makamlarını gasp etmiş bir kısım ademlerin bu hususta mühim bir rol ifa ettikleri anlaşılır.”

Bu satırları okuyunca, 100 yıl önce yazılmış olmasına rağmen, sanki dün kaleme alınmış bir köşe yazısıymış gibi bir duyguya kapıldım. İçimi karamsar duygular kapladı.

Ne dersiniz?

Aklımdan geçen soru şu:

NEDEN, HEP AYNI ŞEYLERİ KONUŞUYORUZ DA FİKİR BİRLİĞİ EDİP ÇARE ÜRETEMİYORUZ?

POLİTİKA KÜLTÜRÜMÜZÜN KÖKENLERİ ÜZERİNE KISA BİR NOT:

ŞEHBENDERZADE FİLİBELİ AHMET HİLMİ (1865-1914), 1910 YA DA 1911 YILINDA YAZDIĞI MUHALEFETİN İFLASI adlı eserinde bir bölüm beni iç çekerek düşündürdü ve o pasajı sizlerle paylaşmayı düşündüm:

ZAVALLI MİLLET!…

İSTİBDAT DEVRİNDE BİR GALAT-I TARİH GÖSTERECEK ŞEKİLDE VE ESİR HALİNDE YAŞAMIŞTI. MEŞRUTİYET DEVRİNDE MİLLETİN TERBİYESİ, YÜKSELME İLERLEME YOLUNA SEVKİ VATANIN AYDIN SAYILAN GENÇLERİNİN VAZİFESİYDİ. LAKİN AYDIN SAYILAN SINIF, EN NAFİZ FERTTEN İTİBAREN PARA VE ŞÖHRET PEŞİNDE KOŞMAYA BAŞLADI. BUNUN GERÇEKLEŞMESİ İÇİN DE TEK BİR ÇARE BULDU. ESKİDEN OLDUĞU GİBİ MİLLETİN HAZİNESİNDEN YARARLANMAK. BU İSTEKLERİN GERÇEKLEŞMESİNDE VASITA SİYASET OLDU.”

AVRUPA MUTFAĞI İKİ BÜYÜK DEVRİM GÖRMÜŞTÜR.

Altından kutularda saklanan kutsal kalıntılarla gözler bayram etmekte… Kilisenin duvarları göz kamaştırıyor ama yoksulları bir lokmaya muhtaç.

AZİZ BERNARD, 1146 [1]

                     Geyik yiyerek, tavşan yiyerek hüküm sürüyorduk.                                                                   Halkın gırtlağı doluydu.

VEZİR TONYUKUK, 6. yüzyıl [2]

Siyasal ve toplumsal alanda devrimler kıtası olarak anılan Avrupa, ikinci binyılın ilk çeyreğinde ve üçüncü çeyreğinde olmak üzere, yaklaşık olarak 4-5 yüz yıl arayla yemek kültürü ve besin maddeleri itibariyle devrim olarak nitelenebilecek iki aşamadan geçmiştir. Söz konusu devrimlerden birincisi Haçlı Seferleri’yle (11 ve 12. yüzyıllar) ve ikincisi de Amerika kıtasının keşfiyle (1492) başlayan süreçte meydana gelmiş ve aşamalar halinde 20. yüzyıla kadar sürmüştür. Söz konusu ikinci devrim, 18 ve 19. yüzyıllardan itibaren Türk mutfağını da derinden etkilemiştir.

Önce birinci devrimi açıklayalım.

Haçlı Seferleri’ne kadar Avrupa’da yulaf lapası, un çorbası, ekmek başta olmak üzere tahıldan yapılan yemekler yenirdi. Çavdar, arpa, karabuğday, darı ve yulaf başlıca tahıllardı. Bunların yanında kestane, meşe palamudu ve eğreltiotu, yoksul sofralarının bilhassa kıtlık dönemlerindeki besini idi. Meşe palamudu günümüzden 9 bin yıl öncesinde Anadolu’da Çatalhöyük’te yaşayan insanların da önemli bir gıdasıydı. Lahana, pırasa, şalgam, soğan, sarımsak ve havuç kök bitkileri ile nohut, bakla, bezelye, mercimek de başlıca gıda maddeleri arasındaydı. Bunlar Sumer mutfağının da belli başlı gıdalarıydı.

Avrupa’da et olarak en önemli gıda domuz etiydi. Her türlü av hayvanının da yendiğini kaydedelim ama bunlar daha ziyade aristokrat sofralarının pahalı yemekleriydi. Toplumun çok küçük bir kesimini oluşturan aristokrat sınıfı etoburdu. Yoksul halk ise gayet kötü besleniyordu ve karnını çoğunlukla polenta denilen kılçıksız buğday, bakla ve bezelyeden yapılan bulamaçla doyuruyordu. Ekmeği nadiren yiyebiliyorlardı. Buğdaydan yapılanını ise neredeyse hiç bulamıyorlardı. Arpa, toplumun en alt kesimindeki insanların en çok tükettiği tahıldı. Yoksulun sofrasında arpadan yapılan bulamaç, zenginin ve keşişin sofrasında ise buğday bulamacı olurdu[3]. Bir eserde polenta (bulamaç) tarifi şöyle veriliyor[4]:

“Bolca su, lahana, şalgam ve başka yeşillikler, biraz domuz yağı (veya sıvı yağ), soğan sarımsak ve tuz alınır. Varsa tuzlanmış domuz veya sığır eti (İber yarımadasında cecina veya Türklerdeki pastırma gibi) eklenir. Mevsimine göre tuzlanmış et yerine koyun veya öküz kemikleri kullanılabilir. Bu malzemelerin uzun süre pişirilmesiyle elde edilen et suyuna kurumuş ekmek parçaları atılır.”

Massimo Monatari, Avrupa’da Yemeğin Tarihi adlı eserinde, yoksulların uzun zaman et yemeyi unuttuğunu, bunun hekimler tarafından etin sağlığa zararlı olduğu şeklinde yorumlandığını vurgular. İktisat biliminin duayenlerinden Britanyalı Adam Smith (1723-1790), Ulusların Zenginliği adlı eserinde, et yememeyi bakınız nasıl savunuyor[5]:

“Etin yaşam için gerekli bir besin olduğu şüphelidir. Deneyimle sabittir ki buğday ve diğer sebzeler, et olmaksızın da son derece zengin, sağlıklı ve besleyici bir diyet oluşturabilirler. İnsanın et yemek zorunda olduğu hiçbir yerde yazmaz.”

Oysa etin beslenmede önde olması özellikle aristokrat sınıfı için büyük öneme sahipti. Bu sınıfın gözünde et yemek güç simgesiydi. Et yiyememe ise yoksulluğun, marjinalleşmenin işareti olarak görülüyordu.

Köylüleri kayıran ve onlara “aydın bir baba” edasıyla yaklaşan yazarlar da vardı. Bunlardan biri halkı aydınlatma adına bakınız nasıl yazmış:

“Köylülerin genellikle bu kadar aptal olmasının nedeni, çok kötü besinler almalarıdır.”

Köylüler de aristokrat beslenmesine kendince özlem duyuyordu. On yedinci yüzyılda Fransa’da bir köylü şöyle diyor[6]:

“Kral olsaydım sadece yağ içerdim.”

1347-1351 yılları arasında Avrupa’yı mahveden veba salgınının tahribatının çok büyük olmasının baş nedeni de kronik kötü beslenmeden dolayı bünyelerin çok zayıf yapıda olmasıdır. Günümüzde iri yarı ve sağlam yapılı Avrupalı tipi, binlerce yıl süren, zayıfların elendiği çok şiddetli süregelmiş bir doğal seçilimin sonucudur.

Avrupalı egemenler yoksulların derdiyle ilgilenmezdi. Avrupa’da tahıl fiyatlarının düşmesini engellemek amacıyla gerektiğinde tahıl ithal etmek yasaktı mesela. Bu politikayla fiyatlar yüksek tutularak büyük toprak sahiplerinin çok kazanç elde etmesi sağlanıyordu[7]. Bu zümreler vergiden de muaftı. Oysa aynı dönemde Osmanlı devletinde tahıl fiyatlarının yükselmesini önlemek için ithalat serbest, ihracat ise yasaktı. Osmanlı yönetiminin ekonomi alanında öne çıkan bu anlayışına provizyonizm denir. Osmanlı devletine özgü olan söz konusu ekonomi anlayışı, iç pazarda mal arzını yüksek tutmak amacıyla ihracatı engellemek, buna karşılık ithalatı serbest bırakmak olarak ifade edilebilir. Bir başka şekilde ifade edecek olursak, söz konusu anlayışta ana ilke, toplumun temel ihtiyaçlarını tehlikesizce karşılamaktır[8]. Bu özelliğiyle Osmanlı devletinin ekonomi anlayışı, Avrupa devletlerinden keskin bir hatla ayrılır.

Bu kıyaslamada ilginç bir noktaya daha değinmeden geçmeyelim. Osmanlı devleti, toplumun alt katmanlarının hayatını kolaylaştırmak için çağın anlayışı çerçevesinde alabildiği her türlü tedbiri alırken, Avrupalı krallar, kendilerini ayakta tutan toplumun yüzde 2’sini bile bulmayan aristokrat azınlığın çıkarından başka bir şey düşünmezdi. Yönetim anlayışı arasındaki bu taban tabana zıtlık Avrupa insanını isyanlara sürükleyerek, hakkını söke söke almaya mecbur bırakırken, Osmanlı tebaası en azından temel ihtiyaçlarını fazla zorlanmadan karşılayabilmesi yüzünden zaman içerisinde durağanlığa sürüklendi. Yüz yılların tünelinden geçerken arada muazzam dinamizm farkı ortaya çıktı. Bu yüzden zaruri ihtiyaçlarını nispeten kolay karşılayabilen Osmanlı insanı, hayatla barışık olmak yüzünden durağanlığa sürüklenirken, hayatta kalma korkusunu yoğun yaşayan ve bu yüzden dinamizmi çok yüksek olan Avrupa toplumları tarafından geçildi.

Avrupa’da yoksulların av hayvanı yemesi de pek mümkün değildi. Çünkü tarla veya ormanlık bütün araziler aristokratlar arasında paylaşılmıştı. Buralara girip serbestçe avlanmak hırsızlıkla eşdeğer tutuluyordu. İhtilal öncesinde (1789) Fransa’da arazilerin neredeyse yarısına yakın bir kısmı kilise veya manastırların mülküydü. Din adamları oralarda bile yoksul din kardeşlerinin avlanmasına izin vermiyorlardı.

Donald M. Nicol, Bizans’ın Son Yüzyılları adlı eserinde, İstanbul’un fethinden önce uçsuz bucaksız manastır arazilerinde karın tokluğuna çalışan serflerin birer ikişer ve zaman zaman da topluca Türklere sığındığını o günlerden kalan belgelere dayanarak kaydetmiştir[9]. Türklere sığınma durumu, İstanbul’un fethinden sonra da Osmanlı sınırları genişledikçe sürmüştür. Lord Kinross, Ottoman Centuries adlı eserinde durumu şu cümlelerle ifade etmiştir[10]:

“Çok sayıda Macar köylüler kendi kulübelerini ateşe vererek eş ve çocuklarıyla, inek ve aletleriyle birlikte Türk topraklarına sığındılar. Bu köylüler yüzde 10 oranında vergi ödemekten başka hiçbir haraca bağlanmayacaklarını ve kendilerine iyi muamele yapılacağını biliyordu.”

Eğer Haçlı Seferleri yapılmasaydı ve Keşifler Çağı olarak nitelenen gelişmeler yaşanmasaydı Avrupa insanının yüzde 90’dan fazlasının beslenme sorunu çok büyüktü. Nitekim Osmanlı’da ortalama ömür 44 yıl iken Avrupa’da 27 yıl idi. Aradaki çok büyük farkın birinci nedeni pisliğin neden olduğu tifo, tifüs, veba gibi ölümcül bulaşıcı hastalıklar, ikinci nedeni ise, birinci nedeni tetikleyen kötü beslenme idi.

Haçlı Seferleri’nin Avrupa’nın karanlık çağlardan çıkma sürecine girmesinde çok önemli rol oynadığı yaygın olarak bilinir. Aynı dönemde, en fazla etkilenen alanın yemek kültürü olduğu ise pek bilinmez. Oysa Haçlı Seferleri sadece politikada, edebiyatta, bilimde, matematikte ve mimarlıkta devrimlere neden olmamıştır. Söz konusu etkiler tamamen bütüncül yapıdadır ve beslenme kültürü de aynı süreçte temel etkilenme alanlarından biridir. Belki de en erken sonuç doğuran, gündelik hayata en hızlı yansıyan alandır. Bunun yanında, mutfak kültürü söz konusu olduğunda konunun bazı farklı boyutları da vardır. Gelişmenin diğer bir yönü, Doğu Akdeniz’den aşçılar getirerek şatolarda ve saraylarda son derece gösterişli ziyafet sofraları kurulması, Doğu yemeklerine büyük rağbet gösterilmesidir. Doğulu aşçılar aristokratları besledi ama yoksullara bir faydası olmadı.  Tersine söz konusu pahalı ziyafetler aristokratların paraya olan düşkünlüğünü tırmandırdı ve ucu yine yoksullara dokundu.

Bu sitede daha önce yayınladığımız ŞEKERİN TARİHİ ÜZERİNE adlı makalemizde belirtiğimiz gibi, Avrupalılar, şekeri önce Endülüs’te tattılar. Daha önce şeker nedir, pek bilmezlerdi. Şekerin elde edildiği bitkiyi ise ilk kez Birinci Haçlı Seferi’nde Kudüs’e geldiklerinde, 11. yüzyılın son yıllarında gördüler. Avrupa İktisat Tarihi adlı eserin yazarı duayen ekonomist Herbert Heaton, söz konusu kitabında Avrupalıların Bağdat ve Tir’de üretilen şeker çubuklarını pek beğendiklerini, zevkle yediklerini anlatır[11]. Birinci Haçlı Seferi Kudüs’ün istilasıyla sonuçlanınca, şeker kamışı yetiştirmesini ve özsuyunun nasıl çıkarıldığını da öğrendiler.

Aynı dönemde, Doğu Akdeniz’den yapılan baharat ticareti de çok arttı. Üç yüze varan baharat çeşidi ithal edilmekteydi. Söz konusu baharatların her birinin farklı tüketim gerekçeleri vardı. Kimi sağlık, kimi afrodizyak kimi de tat alma duygusunda lüksü yaşamak, henüz denenmemiş, yeni icat edilmiş damak tatlarını denemek için aranıyordu.

Herbert Heaton, yukarıda andığımız eserinde, Avrupa’nın, Doğu’nun gıda maddeleri tarafından fethedildiğini söyler ve Doğu’dan getirilen bitkilerin listesini şöyle verir:

Pirinç, şeker kamışı, pamuk, portakal, dut, şeftali, limon, çilek, gül, patlıcan ve ıspanak.

Sigrit Hunke’nin Avrupa’nın Üzerinde Doğan İslam Güneşi adlı eserinde Doğu’dan getirilen bitkiler konusunda daha geniş bir liste vardır[12]:

Hıyar, kabak, kavun, enginar, kapari, limon, portakal, turunç, şeftali, mürdüm eriği, pirinç, safran ve şeker kamışı.

Söz konusu eserde bahçeciliğin gelişmesine de işaret edilir ve bahçeleri süslemek için Doğu’dan getirilen çiçekleri ve ağaçları şöyle sıralanır:

Atkestanesi, leylak, yasemin, gül, lale, kamelya, rezene, sümbül.

Geçelim ikinci büyük mutfak devrimine!

Avrupa’da gıda alanında ikinci büyük devrim, Haçlı Seferleri dönemindeki kadar derin etkiler doğuran ve Amerika kıtasının keşfiyle başlayan devrimdir. Söze başlarken belirttiğimiz gibi, Amerika’nın keşfi Türk mutfağını da derinden etkilemiştir. Ayçiçeği, mısır, patates, biber, domates, fasulye ve kabak gibi besinler Avrupa ve Türk mutfağında sağlam bir yer edinmiş, zamanla gündelik hayatımızda en öne yerleşmişlerdir. Bir başka deyişle, Amerikan yerlilerinin binlerce yılda geliştirdiği besinler sadece Avrupa’da değil bütün Avrasya’da yoksul mutfaklarında devrim yapmıştır. Adı geçen besin maddelerinin anavatanları ve Atlantik’i aşmaları hakkında bilgileri çerçeveli alanlardaki resim altı yazılarında bulabilirsiniz.

Adlarını sıraladığımız besinlerin hepsi zamanla bilhassa yoksulların beslenme şartlarında çok büyük ölçüde iyileşme sağladı. Bu sayede tarih boyunca nüfusun düşük yoğunlukta kaldığı Avrupa’da ortalama ömür süresi arttı ve buna bağlı olarak da Avrupa nüfusu artış sürecine girdi. Bunun siyasi tarihe de kaçınılmaz olarak çok önemli yansımaları oldu.

Avrupalılar, yüksekte yetişen besinlerin iyi besinler, toprak altında yetişenlerin ise kötü besinler olduğuna inanırlardı. Yemek kültüründe de sınıfsal bir yapı vardı. Herkesin, mensup olduğu sınıfa göre beslenmesi gerektiği din adamlarının da öğüt verdiği bir konu idi. Mesela serfler süpürgedarısı yemeliydi; çünkü koşum öküzleri süpürgedarısıyla besleniyordu ve güçlü olmalarının nedeni yediklerine bağlanıyordu. Aristokratlar, ağacın üst dallarındaki meyveleri yerlerdi. Alt dallardaki meyvelere itibar etmezlerdi. Havuç, turp ve benzeri kök bitkileri küçümserlerdi. Onlar, toplumun en alt katmanlarına mensup insanların gıdası olarak görülmekteydi. Havucu ve turpu hayvanlara yedirilirdi. Yüksekte uçan kuşlar da aynı nedenle aristokrat sofralarının vazgeçilmeziydi.

Mısır ve patatesin Amerika’dan getirilmesi, besinleri hiyerarşik sıraya sokan söz konusu çarpık inanışı depreştirdi. Mısır, en kıymetli besin katına yerleşti. Patates ise ilk 200 yıl hayvan yemi olarak kullanıldı. Nedeni toprak altında yetişmesiydi. Mısır ise yüksekte yetiştiği için değerli bulunuyordu. Bu dahi kolay olmadı. Şu hususa da notlarımızın arasında yer verelim ki, mısır tarımı ilk kez Osmanlı topraklarında yapıldı. Avrupa’ya oradan geçti. Avrupalılar mısıra “Türk buğdayı”, diyorlardı. Onun Amerika’dan geldiğini bilen pek yoktu. Bugün bizim söz konusu bitkiye mısır dememizin nedeni de, ilk önce Mısır’dan getirilmiş olmasıdır. Çünkü Amerika’dan getirildikten sonra ilk önce Mısır ve Suriye’de ekimi yapılmıştır. Mısır, yüksekte yetişmesi yanında Doğu’dan getirilmesi dolayısıyla Avrupa’da çok itibar gördü. Ne var ki zamanla, ağırlıklı olarak mısırla beslenenlerde bir hastalık ortaya çıktığı görüldü. Hastalığın nedeninin mısır olduğu anlaşılınca mısır gözden düştü. Yüksekte yetişiyordu ama zararlı olduğu taraflar vardı.

Güney Amerika’dan getirilen muazzam miktarda gümüş Avrupa’da enflasyonu tırmandırdı. Enflasyon dolayısıyla tahıl fiyatları yükselince, köylüler sadece mısır yemek zorunda kaldılar. Üretilen tahılın tamamına yakın bir kısmı pazarda satılmaya başlamıştı ve Amerika’ya göç eden ve Avrupalı soydaşlarına göre zenginleşen insanlara satılmak üzere gönderiliyordu. Ama mısır unu çorbası tek başına bir besin görevi göremedi. Organizmanın yaşaması için son derece gerekli olan niasin vitamini mısırda yoktu. Bu vitaminin eksikliğinden, korkunç bir hastalık (pelagra) ortaya çıktı. Önce vücudun çeşitli yerlerinde yaralar çıkıyor ve hasta zamanla delirerek ölüyordu. İlk kez, 1730’larda İspanya’da görülen bu hastalık, Avrupa’da mısır tüketiminin arttığı her yerde ortaya çıkmaya başladı. Söz konusu hastalığın beslenmeden kaynaklandığı fazla vakit geçmeden anlaşılmıştı. Ne gariptir ki mısırı suçlayanlar, karşılarında bu besini tüketenleri bulmuşlardı. Yoksullara göre, tek bir gıdaları vardı ve o da aristokratların hizmetkârı olmaktan başka vasfı olmayan hekimler tarafından ellerinden alınmak isteniyordu.

Patatesin kıymeti ise söz konusu önyargılar nedeniyle 200 yıl boyunca anlaşılamadı. Patates toprak altında yetiştiği için değersiz sayılıyordu. Bu yüzden 18. yüzyıla kadar domuz yemi olarak kullanıldı. Patatesin kaderi, Fransa ile Prusya arasındaki savaşta değişti. Prusyalılar, sırf işkence olsun diye, tutsak ettikleri Fransız askerlerine zorla patates yedirmeye başladılar. Prusyalıların, tutsaklarına domuz yemi yedirerek işkence yapmaya kalkışması Avrupa’da yoksulların kaderini değiştirdi. Patatesin besleyici değerini ve lezzetini ilk keşfedenler Fransız savaş tutsakları oldu. Parmentier (1737-1813) adlı bir Fransız tutsak, serbest kaldıktan sonra ülkesine döndüğünde tanıtım için kolları sıvadı ve halkı patates yemeğe çağırdı. Durumu Almanlar da aynı dönemde fark etmişlerdi. Onlar da afiyetle patates yemeye başladılar. Öyle ki, İtalyanlara “makarnacı” denmesi gibi Almanlara da patates demek olan “Kartoffeln” lakabı takıldı[13].

Bu dönemde Avrupalı yoksul toplum kesimlerinde tek tip beslenme görülür. Ağırlıklı olarak mısırla beslenme ve ardından da patatesle beslenme, Avrupa’da özellikle yoksul kesimlerin beslenme imkânlarının çok sınırlı olmasının yol açtığı bir durumdur. İngiltere’de de, 18. ve 19. yüzyıllarda, İlk Sanayi İnkılâbı döneminde servet yoğunlaştırma mekanizmalarından biri, kölenin hemen üstünde bir statüde konumlandırılan sanayi işçilerini karın tokluğuna günde 16 saat çalıştırmaktı. Patatesin değerini keşfeden İngiliz sanayiciler, işçilerine patates lapası yediriyorlardı. Patatesin İngiltere’nin zenginleşmesinde ve büyük sermaye birikimlerinin oluşmasında çok önemli bir rolü oldu.

Ayçiçeği de Amerika’dan getirilmiştir. Onun da önceleri bir değeri olduğu düşünülmüyordu. Dev boyutlu sarı çiçekleriyle 18. yüzyılın ilk yarısına dek bahçeleri süslemeye yaradı. Zamanla danelerinden yağ çıkarılabildiği anlaşılınca, zeytin ağaçlarından yoksun Fransa, Almanya, İngiltere, Rusya gibi Kuzey Avrupa ülkelerinde ayçiçeği ekimi yapılan alanlar hızla çoğaldı.

Domates de Amerika’dan geldi. Onun da besleyici olarak bir değeri olduğu düşünülmüyordu. Saraylarda ve asilzadelerin evlerinde süs bitkisi olarak saksılara ekiliyordu. Tarla kenarlarındaki çitlerin önlerine dikiliyordu. Değeri zamanla anlaşıldı. Önce etlere koku ve lezzet katmak için sos olarak kullanılmaya başlandı. Çiğ olarak salata yeme alışkanlığı olan Akdeniz çevresinde ise salatalara konarak yendi ve zamanla mutfaklarda baş köşeye yerleşti.

Biberin de anavatanı Amerika’dır. Sivribiber, çarliston biberi, dolmalık biber ve kırmızı biber hepsi Amerika’dan gelmiştir. Fasulye ve kabağı da unutmayalım.

Adlarını sıraladığımız bütün bu gıdaların anavatanı Amerika’dır ve birkaç yüz yıllık bir süreç içerisinde birer birer Avrupa mutfağına girmişlerdir. Bugün hepsi Avrupa mutfağının baş köşesindedir. Açıkça görüldüğü gibi, günümüzün Türk mutfağı da Amerika’nın keşfinden büyük ölçüde etkilenmiştir. Amerikan yerlilerinden öğrendiklerimiz besinler bilhassa yaz aylarında bizim mutfağımızın da en önemli malzemeleri.

Amerika’nın keşfinden sonra gelen giden, karşılıklı bilgi ve deneyim akışından Amerikan yerlileri de derinden etkilendi. Bu konuya da yer vermeden makalemizi sonlandırmayalım:

İspanyolların Yeni Dünya’ya ayak basmasıyla Amerikan yerlilerinin beslenme rejimi de derinden etkilenmiştir. Aslında Amerika’nın keşfiyle birlikte beslenme kültüründe küresel ölçekte devrim meydana geldiğini söylemek daha kapsamlı bir ifade olur.

Giovanni Rebora, Çatal Kültürü adlı eserinde, “Eski Dünya” ürünlerinin “Yeni Dünya” kıtasında yaptığı etkinin, Yeni Dünya’dan gelen ürünlerin Avrupa kıtasında yaptığı etkiden çok daha güçlü olduğunu anlatıyor.

Keşiften sonraki seferlerde, İspanyol denizciler, bulabildikleri bütün tohumları ve fideleri beraberlerinde götürdüler. Hangisinin iyi sonuç vereceğini anlamak üzere gittikleri yerlere ektiler. Kıtanın bir bölgesinden aldıkları tohumları da başka bölgelerde kurdukları çiftliklerde denediler. Söz konusu denemeleri yapanlardan biri, İspanya’daki yakınlarına gönderdiği bir mektupta yaşadığı tecrübeleri şöyle anlatıyor[14]:

“Bu ova öyle verimli ki, nehir kenarlarında kurulan bahçelere, kırmızı turp, kıvırcık salata ve lahana gibi çeşit çeşit sebze ekildi. Tohumların atılmasından sadece 16 gün sonra bütün bitkiler çiçeklendi ve olgunlaştı. Kavun, karpuz, balkabağı, sukabağı, sakızkabağı ve diğerleri, ekildikten 36 gün sonra ürün verdiler. Eşsiz lezzette ürünlerdi bunlar. Şekerkamışının büyümesi 15 gün aldı. Ekimden sonraki ikinci yılda mükemmel üzümler elde edildiği bile söyleniyor. Bu topraklarda tahıl yetişip yetişmeyeceğini denemek isteyen bir köylü, tohumu şubatın ortasında ekti ve mart ortasında buğday başakları olgunlaştı. Sapları çok daha kalın, demetler daha uzun ve daneler gerek bizimkinden, gerekse gördüğüm diğer bütün danelerden daha kaliteliydi.”

Amerika’ya sadece Avrasya bitkileri girmedi. Yeni Dünya’nın keşfi, kıtaya “çok büyük miktarda” protein girmesine de yol açtı. Amerikan yerlileri sığır, koyun, keçi, at, eşek, domuz ve tavukla tanıştı.

Tekerlek ve demir de Avrupa’dan götürüldü. Bu sayede sadece beslenme çeşitliliğinde devrim olmadı. Çok daha kapsamlı olarak tarım tekniklerinde de devrim meydana geldi.  Sabanla sürülen ve gübrelenen tarlalardan, anavatanı Amerika kıtası olan patates ve mısır üretimi eskiye oranla çok daha yüksek değerlere fırladı. Tarımda verimlilik kat be kat arttı. Amerika’da kurulan planktonlar, Avrupa’ya ihracat yapmak için çalıştı. Bu gayretler sonucunda tarım ürünleri fiyatları Avrupa’da düştü ve yoksullar daha iyi beslenme imkânlarına kavuştular. İşte bu, Avrupa’nın endüstri devrimini gerçekleştirmesinde önemli etkenlerin başında gelir.

6. TÜRKLER ve AVRUPA

İdeolojik saplantılarından arınmış Batılı sosyal tarihçilerin cevabını araması gereken iki temel soru öne sürülebilir. Birincisi, “neden Aztekler Avrupa’yı keşfetmedi de Avrupalılar Amerika’yı keşfetti” şeklindeki sorudur. İkincisi ise “yakın yüzyıllara kadar Avrupa kavimleri tarihte neden önemli roller oynayamadılar” sorusudur. Her iki soruya da TÜRKLER VE AVRUPA/AVRUPA KİMLİĞİ NASIL ŞEKİLLENDİ? adlı kitabımızda cevap vermeye çalıştık. Söz konusu sorulara beslenme imkânları ve kültürü açısından da burada bir nebze açıklamak istiyoruz:

“Ulusların kaderini yediği yemekler belirler” sözü Avrupa bilim dünyasında benimsenmiş vecize kabul edilen sözlerdendir[15]. 19. yüzyıl Alman materyalist düşünürlerinden Ludwig Andreas Feuerbach (1804-1872), söz konusu görüşü biraz daha ileri götürür ve savunduğu felsefeyi haklı çıkarmak kaygısıyla yeniden ifade eder ve şöyle der: “İnsan yediği şeydir.” [16]

Abartılardan arındırarak ifade edecek olursak, tarihte derin izler bırakmış kavimlerin iyi beslenen kavimler olduğu genel kabul gören bir gerçektir. Tarihte başarılı olamamış olan kavimlerin ise iyi beslenemeyen kavimler olduğu açık bir gerçektir. Ancak iyi beslenme gerek ve yeter şart değildir, sadece gerek şarttır. Yani iyi beslenme, başarıya ulaşmak için kendi başına yeterli sayılamaz. İyi beslenen kavimler de başarısız olabilir. Çünkü gündelik hayatın ihtiyaçlarının kolay karşılanması toplumları bütün halinde tembelliğe sürükleyebilir. Ancak kötü beslenme, her hal ve şart altında başarısızlığı hazırlar; durumu telafi edebilecek bir alternatif veya başka bir çıkış yolu bırakmaz. Nitekim tarihin hiçbir evresinde başarı ortaya koyamamış Avrupa’nın 16. yüzyıldan sonra ilerlemeye başlaması da beslenme şartlarında iyileşmeyi izleyen paralel bir gelişme sürecidir. Böyle söylemekle, Avrupa’da ortaya çıkan teknoloji ve bilim alanındaki atılımı gözardı etmiyoruz. İki etken birleşince çok daha kapsamlı bir pozitif neden-sonuç zincirinin ortaya çıktığını anlatmaya çalışıyoruz.

Avrupa halkları, ikinci binyıl ortalarından itibaren zorlu hayat şartları ve kötü beslenmeye son vermek için egemenlerine baş kaldırmış; hayatta kalma kavgasının tırmandırdığı toplumsal dinamizme eşlik eden, beslenme şartlarında meydana gelen olumlu gelişmeler sayesinde adım adım ilerleyerek; durağan bir hayat yaşayan, kolaycılığı ve kaderciliği sürdüren öteki kavimleri geçmiştir. Önceleri Avrupa ile kıyas kabul etmez derecede ileri oldukları halde 16. yüzyıldan sonra Avrupalılar tarafından geçilen kavimler tarihte derin izler bırakmış büyük kavimler olması işin en çarpıcı yanlarından biridir: Osmanlılar, İranlılar, Hintliler ve Çinliler. Avrupa iyi beslenmenin yolunu adım adım bulamasaydı, bu kavimleri asla geçemezdi.

On beşinci yüzyıldan kalan ve içinde yaşayanların gözlemlerine dayanan mektup, rapor gibi yazılardan, Amerikan yerlilerinin iyi beslenmedikleri anlaşılıyor. Avrupalı denizciler, Amerika kıtasına, Eski Dünya’da bilinen, adlarını yukarıda saydığımız evcil hayvanları götürdüler. Buğday da Avrupa’dan geldi. Üzüm bağları ve zeytinlikler tesis edildi. Orta ve Güney Amerika’da şeker plantasyonları kuruldu. Amerika’ya köle sevkiyatını her geçen yıl tırmandıran söz konusu şekerkamışı plantasyonlarıdır. Böylece hem Avrupa ucuz şekere kavuştu ve hem de Amerika şekerle tanıştı. Amerika’dan gelen şeker, Çin’den gelen çayla birlikte Avrupalı yoksulların kahvaltısında en önemli gıda oldu.

Amerikan yerlileri tekerleği bilmiyordu, sabanı tanımıyordu ve demir hakkında en küçük bir fikre sahip değildi. Avrupalılar bunları da getirdi. Et hayvanları, tahıllar, saban ve tekerlek, Amerika’nın tarım ve beslenme alanında büyük atılım yapmasını sağladı. Ne var ki Avrupalıların üzerlerinde getirdikleri mikroplar yüzünden yerlilerin çok büyük bir bölümü salgın hastalıklarla kırıldı. “Avrupalı mikrop” adeta soykırım yaptı. Sonuçta, Amerika’da artan tarımsal verimlilikten yararlananlar yine Avrupalı göçmenler oldu. Sadece göçmenler değil, Avrupalılar da Amerika’da artan tarımsal verimlilikten ortaya çıkan ucuzluk sayesinde büyük ölçüde yararlandılar. Bu konuyu şekerin hikâyesini anlattığımız aşağıdaki makalemizde geniş olarak inceledik.

Bütün bu bilgi ve değerlendirmeler, beslenme ile ilgili imkân ve uygulamaların tarihin oluşmasında ne derece baskın unsur olduğunu kanıtlamaya yeterlidir. Bu makalemizde, küçük notlar halinde konuya dikkat çekmiş olduk. Şimdiye kadar araştırmacılardan yeterinde ilgi görmemiş bu gibi konular üzerine eğilen eserler her geçen gün artmaktadır. Beslenmenin tarihini anlamadan askeri ve siyasi tarihi tam olarak anlamak, kavramak mümkün değildir. Yemek kültürüne dair araştırmalar genişledikçe genel tarih kitapları da beslenmeyle ilgili gerçekleri göz önüne alarak yeniden yazılmak zorunda kalınacaktır.

Saygılarımla.

NOTLAR

[1] Phyllis Pray Bober, Sanat, Kültür ve Mutfak, Kitap Yayınevi, 2003, sayfa 260

[2]  J. Paul Roux, Türklerin Tarihi, Milliyet Yayınları, 1995, sayfa 96

[3] Phyllis Pray Bober, a. g. e. sayfa 247

[4] Giovanni Rebora, Çatal Kültürü, Avrupa Mutfağının Kısa Tarihi, Kitap Yayınları, sayfa 20

[5] Massimo Montanari, Avrupa’da Yemeğin Tarihi, Afa Yayınları, 1995, sayfa 163

[6] Massimo Montanari, a. g. e. sayfa 77

[7] Daron Acemoğlu, Ulusların Düşüşü, Doğan Kitap, 7. Baskı, sayfa 306

[8] İbrahim Okur, İkinci Binyılın Muhasebesi, Birinci Cilt, Okursoy Kitapları, sayfa 484

[9] Donald M. Nicol, Bizans’ın Son Yüzyılları, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1999, sayfa 92

[10] Lord Kinross, Ottoman Centuries, sayfa 206-207; Salahi R. Sonyel, Osmanlı Devleti’nin Yıkılmasında Azınlıkların Rolü, Türk Tarih Kurumu, sayfa 24

[11] Herbert Heaton, Avrupa İktisat Tarihi, İmge Yayınevi, 1995, sayfa 124

[12] Sigrit Hunke, Allah’ın Güneşi Avrupa’nın Üzerinde, Bedir Yayınevi, 1972

[13] Giovanni Rebora, a. g. e. sayfa 114

[14] Giovanni Rebora, a. g. e. sayfa 122

[15] Sözün sahibi 19. yüzyıl Fransız gastronomlarından Jean Brillant-Savarin(1755-1826)’dir; Ahmet Uhri,  Ateşin Kültür Tarihi,   Dost Kitabevi,  sayfa 13

[16] Sözün sahibi 19. yüzyıl Fransız gastronomlarından Jean Brillant-Savarin(1755-1826)’dir; Ahmet Uhri,  Ateşin Kültür Tarihi,   Dost Kitabevi,  sayfa 13

KÜLTÜR ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

iste_insan_beyninin_en_ayrintili_goruntuleri_h127036

İnsan beyninin ayrıntılı bir görüntüsü. Beyin, çocukluktan itibaren sosyal çevrenin, eğitimin ve kendi özgün tecrübelerinin etkisiyle bu şekilde bir yapıya kavuşur. Her insanın parmak izi gibi beyin yapısı da farklılıklar gösterir. 

İnsanda kültürel olarak var olan şey, diğer canlı varlıklarda eksik gibi görünen şeydir.

Nicolas Journet[i]

GİRİŞ

Kültür, “her şey unutuldu sanılırken akılda kalanlardan meydana gelen bir bütündür[ii]; yönlendirici gizil bir güçtür; birikmiş sermayedir ve eşitsizliğin esas kaynağıdır; edinilen bütün tecrübelerin, bir anlamda tarihin özetidir. Bizi düşünceye sevk eden ünlü bir özdeyişte de kültür şöyle tarif edilmiştir: Kültür, kepçeyi çorba kazanına daldırdığımızda dipten yüzeye çıkardıklarımızdır.

Kültürün özeti de dilde saklıdır. Yani tarihin özeti kültür, kültürün özeti de dildir, şeklinde bir sıralama genel hatlarıyla doğrudur. Kültür, kendisini meydana getiren bütün unsurlarıyla birlikte geleceğin alabileceği biçimlerin en etkin belirleyicisidir. Ortadadır ve paylaşmak isteyene kapıları açıktır ama bu fırsat, Nicolas Journet’in yukarıdaki sözünde yer aldığı gibi, pek bir anlam ifade etmez. Politikanın gündelik ortamında, hayatımızın hep ekonominin parametrelerine odaklandığını görürüz. Oysa kültürün çıtası ne kadar yükselirse, ekonominin çıtası da geriden onu gölge gibi izler. Gerçek anlamında ekonominin gelişmesi için öncelikle kültürde gelişmelerin olması gerekir. Kültür ekonominin daima bir adım önündedir, ekonominin yolunu açar.

Kültür o derece belirleyicidir ki, 21. yüzyılın en büyük silahı, bombanın öylesi ya da böylesi değil, elektron bombardımanı ile kültüre yapılan saldırıların alet ve yöntemleridir. “Neo-emperyalizm”, kültüre saldırmanın önemini kavramış olan emperyalizmdir. Bu silahın taşıyıcıları pilotlar değil, kendi kültürüne yabancılaşmış, yabancı baskın kültürlerin altında ezilmiş ve kendi halkına üstünlük taslayan, koruyucu pozu takınan kendini işbirlikçi konumuna indirgemiş insanlardır. Başkasının yargısını benimseyerek hayatta yer edinmeye çalışan bu çevrelerin manevi savunma mekanizmalarımıza yapılan saldırıları savuşturmaları mümkün değildir.

“Çağdaşlaşmak” ve “geçmişe takılıp kalmamak” son yıllarda yerli yersiz her fırsatta kullanılan deyimlerdir. Yıllar önce, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Mehmet Ali Talat’ın cumhurbaşkanlığını kazandığı seçimlerde, merhum Rauf Denktaş’a karşı seçim çalışmaları yürüten o günlerde muhalefete mensup politikacılar, her kürsüye çıktıklarında, “Avrupaî’yim” diyerek söze başladılar ve kendilerini “geçmişi fazla kurcalamayanlar, geleceği daha fazla dert edinenler”, olarak nitelediler. Türkiye’de de Avrupa Birliği konusunda süren yoğun tartışmalar sırasında, bazı kimseler, “geçmiş geçmişte kaldı, mühim olan gelecek”, söylemini kullandı. Bizim yıllar önce, bu makaleyi hazırlamamızın nedeni, bu gibi “yaşadığı çağı şaşırmış” ve “yaşadığı coğrafyayı şaşırmış” insanların, yüzeyselliklerini ele veren bu gibi sözleridir. Hatırlanacaktır; Annan planının tartışıldığı günlerde, Almanya başbakanı, Türk kamuoyunu, “geçmişe takılıp kalmamaya” davet etti. Ama kendi geçmişlerinin ana özelliklerinden kurtulduklarına dair en küçük bir işaret vermedi.

Azerbaycan’da Haydar Aliev’in kazandığı seçimlerin öncesinde ortaya çıkan sokak olaylarını yorumlayan bir gazetecimiz, ülkede düzenin mutlaka sağlanacağına olan inancını açıklarken öne sürdüğü kanıtlar arasında, Azerbaycan’da opera ve balenin gelişmiş olduğunu da sıraladı. Azerbaycan’ın düzene kavuşması, hiç şüphe yok ki, bütün Türklerin dilekleri arasındadır. Bizim için ilginç olan, “Azerbaycan’da düzen mutlaka kurulacaktır, çünkü orada opera ve bale bile vardır”, gibisinden öne sürülen kanıtın niteliğidir.

Çağdaşlaşma söylemi, bütün önemine karşılık, kültür ile ilgili yoz bir tanımlama üzerine oturtulmuş, dolayısıyla yaptığı olumlu çağrışımlardan verim alınamamış bir söylemdir. Özü itibariyle, çağımızın sunduğu bütün imkânlarla donatılmış bir Türkiye hayalini kurmak kimsenin itiraz edebileceği bir düşünce olamaz. Ancak, bu düşüncenin sağlam bir temele oturtulması kültür kavramının doğru tanımlanmasına bağlıdır. Oysa kültürü tanımlamak için atılan sayısız adım sonucunda, 150’den fazla birbirinden farklı tanım ortaya çıkmıştır. Bu çeşitlilik, konunun kapsama alanının genişliğinden kaynaklandığı kadar, söz konusu tanımları ortaya atanların dünya görüşünden ve ideolojik bakış açılarındaki derin farklardan da kaynaklanmaktadır. Bunun sonucunda, bir iletişim kolaylığı değil, iletişim zorluğu ortaya çıkmıştır. Çünkü kültür sözcüğünü herkes kullanmakta, fakat dinleyenlerin zihinlerinde aynı nitelikte bulutlar oluşmamaktadır.

Kültürlü insan, kültürel sermaye, halk kültürü, kitle kültürü, çokkültürlücülük, monokültür vs; neredeyse her gün şurada ya da burada hemen karşımıza çıkıveren bize bir şeyler anlatmaya çalışan sözcüklerdir. Ne var ki kültür kavramına herkes farklı bir anlam yüklediğinden dolayı, hatta pek çoklarının zihninde kültür kavramı bulanık olduğundan, konuyla ilgili tartışmalar sağırlar diyaloğu şeklinde geçer. Tartışmalar uzlaşma adına yapılır ama sadece yeni görüş ayrılıkları çıkarmak gibi işlev görmektedir.  Bunun nedeni, yaygın olarak, kavramlar üzerinde ön mutabakat aramadan konuşmaktır. Oysa kültür kavramında hem anlam bakımından hem de tarihsel bakımdan alabildiğine bir derinlik söz konusudur. Söz konusu çok boyutlu derinliği gösterebilmek için GÜNÜMÜZE IŞIK TUTAN TARİHÇELER adlı kitabımızda birçok örneğe yer verdik. Bu makalemizde sadece kültürü tüm unsurlarıyla reddeden nihilistlerin ve nihilizmden türeyen Marksizm-Leninizm-Stalinizm uygulamalarına yer vereceğiz.

16. TARİHÇELER

 

KÜLTÜR TANIMLARI ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

Konunun uzmanları, kültüre dair ilk bilimsel tanımlamanın Edward B. Tylor tarafından 1871 yılında yapıldığını söylüyor. Söz konusu tanım şöyle[iii]:

“Kültür, toplumda insan tarafından kazanılmış alışkanlıkların bütünüdür.”

Aynı eserde yer alan daha geniş bir tanım ise şöyledir:

Kültür, bilgilerin, inançların, sanatların, değerlerin, kuralların, örf ve adetlerin, toplumun üyesi olan insan tarafından sonradan kazanılmış bütün kapasite ve alışkanlıkların tümüdür.

Dikkat edilirse, tanımın önem verdiği birinci husus, kültürün toplum içinde kazanıldığıdır. Gerçekten de insanlar dünya görüşlerini tek başlarına inşa edemezler. Kültür, başkalarından gelen fikirleri zihinde özümseye özümseye, içselleştire içselleştire oluşur. Yeni atılımlara öncülük edenler bile içinde yaşadıkları toplumların olumlu ya da olumsuz etmenlerinden ilham alırlar. Onları farklı yapan, sorunlardan kaçmayan, bilakis üstüne üstüne giden kişilik yapılarıdır. Ne sorunlar ne de çözümleri gökten zembille inmezler.

Nicolas Journet’in “Evrenselden Özele Kültür” adlı eserinde kullandığı ifadeyle, insanlar “kültürün içinde yüzerler, yıkanırlar”[iv] ve sonunda kişilik oluşur. İnsan beyni, kültürü özümser, üretir ve gelecek kuşaklara aktarır. İnsan, niteliklerini kültürün içinden çıkarır. Kültür dediğimiz şey, diğer canlılarda eksik gibi görünen şeydir. Zihinsel yolla kazanılmış olanlardır.

Franz Boas(1858-1942)’ın konuyu ele alış şekliyle, kültür, “ferdin belirli bir toplumla bütünleşmesine imkan veren şeydir”. Boas’a göre, dünya kültürel alanlara ayrılmıştır.

Gerçekten öyle değil mi?

Birçok uluslararası siyasi sorunun nedeni, kültürlerin sınırlarıyla siyasi sınırların çakışmamasından doğmuyor mu?

Mesela Afrika, baştan sona bu durumda ve bu yüzden de istismara çok açık. Etiyopya-Somali-Kenya sınır çekişmeleri kültürün sınırlarıyla siyasi sınırların birbiriyle çakışmamasının en ilginç örneğidir. En ilgincidir çünkü bölgedeki açlığın temel nedeni kaynakların silaha yatırılması ve gerçeğin anlaşılmasına rağmen araya kan girdiği için geri dönülememesidir. Silahla ölen her bir kişiye karşılık, paranın silaha yatırılması yüzünden ortaya çıkan açlık dolayısıyla yüz kişi ölmüştür ve savaşlar durdurulabildiği halde açlık yüzünden ölüm süreci durdurulamamıştır. Sömürgeci güçler, Afrika halklarını kendi çıkarlarına göre bölmüşler, kültürlerin doğal sınırlarını hiç dikkate almayarak Afrika’nın bugünkü zavallı durumuna zemin hazırlamışlardır. Bundan dolayı, Franz Boas’ın yukarıdaki tanımlaması, son derece kullanışlı ve açıklayıcı bir tanımlamadır.

Kültür bir bütündür ama tıpkı canlı varlıklarda her organ nasıl ayrı bir ihtiyaca nasıl cevap veriyorsa, kültür içindeki her bileşen de ayrı bir işleve sahiptir. Bir başka deyişle, kültür birbiriyle organik ilişkide olan çeşitli bileşenlerden oluşur.

Antropologlara göre kültür, ferdin mensup olduğu guruptakilerle anlaşabilmek için kullandığı anlama, bilme ve ayırt etmedir[v]. Bu tanımda iki taraf vardır: Birey ve toplum. Kültür toplumun ortak değeridir ve birey, niteliklerini mensup olduğu toplumdan özümsedikleriyle oluşturabilir. Kapitalizm dendiğinde genel bir tanımlama akla gelir. Oysa Kapitalizmin 7 Kültürü adlı bir kitapta, 7 ayrı gelişmiş ülkenin işçilerinin ve yöneticilerinin sonucu etkileyen farklı davranış kalıpları ortaya konmaktadır.

Kültür kavramı üzerinde tanımdan bol bir şey yoktur. Amerikalı iki antropolog, 1952 yılında, kültürle ilgili 164 tanım bulmuşlar [vi]. Çokluğun nedeni, kültürün çok esnek bir kavram olması ve zihniyet, düşünce biçimi, gelenek, ideoloji gibi birçok sözcüğün kullanım alanında yayılması ve onların yerini almasıdır.

İnsanı, “alet yapan hayvan” olarak niteleyenlere göre, kültür, “insansal doğadır[vii]. Bu, Sosyal Darwincilerin yaklaşımıdır. Bizler, “bir yandan içgüdüyle yönlendirilmiş, soyaçekimle perçinlenmiş hayvanlarız”, diyen Freud’a göre, kültür, “insan hayatının, hayvan hayatından sivrilmiş, incelmiş halinden başka bir şey değildir[viii].

Kimine göre, kültür, “bilgi” anlamını taşır. Buna göre, “kültürlü adam” demek, “bilgili adam” demektir. Kimine göre, kültürü anlamak için o toplumun “üretimine” bakmak gerekir. Bunlara göre, insan, “doğayı üreterek” kültürü meydana getirmiştir. Kimine göre, “maddi davranışlardan türetilen bir soyutlamadır.”[ix] Durkheimci Fransız toplumbilimcilerine göre kültür, doğal zorunlulukların bir uzantısıdır.

Kimine göre, bilim kültürün bir parçasıdır. Kimine göre ise, kültür uygarlığın en önemli öğelerinden biri sayılır. Diderot, kültürü, “ferdin medeniyete girişi” olarak tanımlamıştır[x]. Raymond Williams’a göre ise, “zihnin etkin olarak geliştirilmesidir” ve belirli bir halkın ‘genel hayat tarzı’nı oluşturan bir ‘ruh’ (spirit) yapılanışına ya da genelleşmiş bir ‘ruh’ durumuna verilen addır.”[xi]

Kimine göre, din, kültürün içinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir; kimine göre de ayrıcalıklı olan sanattır. Kimine göre, kültür, egemen sınıfın ayrıcalığıdır[xii]. Çünkü egemen sınıf halka, “bilmesinlercilik” siyasası uygulamıştır. Bu yüzden de halk kültürsüz kalmıştır. Bu tanımlama, herhalde gerçeğe en uzak tanımlama.

Engels’e göre, insansı maymunların insana dönüşmesinde belirleyici olan etken emektir; insanın elleri, hem emek organı hem de emek ürünüdür; emeğin gelişmesi kültürü de geliştirmiştir[xiii].

“Yurtsever” ve “milliyetçi” sözcüklerine yüklenen anlamlar da farklı kültür tanımlarından yola çıkıldığı için farklıdır. Yurtsever sözcüğünü tercih edenlere göre, “yurtseverlik” bir çeşit coğrafya bağımlılığıdır. Milliyetçi sözcüğünü tercih edenler göre ise, milliyetçilik, hem coğrafya bağımlılığını hem de bu coğrafya üzerinde yaşayan ulusun zihninde yeşeren kültürü bir arada kapsar. Marksçı ve Engels’çi entelektüellere göre, kültür, icabında sökülüp atılabilen, yerine öncü fikir adamlarının vaazlarının yerleştirilebileceği bir olgudur. Marksçılar, zor bile saysalar, bunu daima istemişlerdir. Geleceği buna göre planlamayı düşünmüşlerdir.

Batılı düşünürlerin mıncıklaya mıncıklaya bir şekil veremediği kültür kavramı etrafındaki kargaşa olduğu haliyle bize de yansımıştır. Tercüme kitaplar aracılığı ile ülkemize taşınan bu kargaşa, bütün alanlara yayılmıştır. Dolayısıyla da, kültür kavramı, işe koşulacak bilginin üretilmesine bir katkıda bulunamamıştır. Tersine, kargaşanın simgesi olarak orta yerde durmaktadır.

Oysa kültürden söz etmek, deyim yerindeyse, “entel takılmanın” önemli bir süsleme aracıdır. Bizde, üzerinde uzlaşılmış bir kültür tanımı yoktur ama “kültürlü insan” bütün tartışmaların baş aktörüdür. Öyle ki, kültürlü olmak, ötekine üstünlük taslamanın, onun geleceğini planlamanın, bunu yaparken ona hiç danışmamanın aklama aracı haline gelmiştir. Buna göre, kültürlü insan, yüzü Batı’ya dönük olan insandır; operaya giden, baleden anlayan, tiyatroyla ilgilenen, ülkemize transfer edilen yabancı futbolcuların adını doğru telaffuz eden, çağdaşlığın aman vermez bir savunucusu, gericiliğe geçit vermeyen, herhangi bir yüksek okuldan bir diploma kapmış, ağzı iyi laf yapan kimsedir. Bu gibiler, evinde bir kitaplığı olmasa da kültürlü kabul edilir. Bizde, kültür kavramının içi boşaltılmış, yerine kof bir kültürlü insan kavramı doldurulmuştur. Maalesef!

Görüş birliği içerisinde bir topluluğu birbirine düşürmek için kültür konusunda tartışma çıkarmak yeterli olabilir. Kültür, bazen uygarlıkla bir tutulmuş, bazen uygarlığın bir unsuru bazen de karşıtı olarak nitelenmiştir. Kültür tanımları üzerinde yaptığımız kapsamlı bir araştırmadan çıkardığımız ilk sonucu şöyle özetleyebiliriz: Kültürün tartışıldığı yere bütün düşünürler körüğü ile birlikte gitmiş.

Eğer, özgün şartlarımıza uygun bir geçerli kültür tanımı yaparak üzerinde uzlaşabilseydik, toplumun bütün katmanları ile kaynaştırabilir, uzlaşabilirdik. Hangi şartlarda işbirliği hangi şartlarda işbirlikçi olunacağını belirleyebilirdik. Kalkınmayı ekonomi kavramlarıyla açıklamaya çalışan sınırlı bir kalkınmacılık anlayışından uzaklaşırdık. Gelişmenin enerjisinin kültürde saklı olduğunu bilirdik. Kültürümüzün çıtasını yükselttikçe, ekonominin bir gölge gibi bu çıtayı izleyeceğini bilirdik. Karnı tok olanlarımız, kültür karın doyurmuyor, diyemezdi. Kültür, toplumsal kargaşayı artıran bir kepçeye dönüşmezdi. Yangına körük olmak yerine, bize geleceğin kapılarını açan bir anahtar işlevi görürdü.

Makalemiz, bir kültür tanımı yapmak için hazırlanmadı. Bu işin daha ötesini işin uzmanlarına bırakmanın  uygun olacağını düşünüyoruz. Hedefimiz, kültürün tartışmaya kapalı kalmış ya da üzerinde pek durulmamış bir yanını enine boyuna sergilemektir. Kültürün burada ele alacağımız niteliği, aslında birçok kültür tanımını geçersiz kılar. Öte yandan, burada konu etmediğimiz aklı başında birçok tanımın da yetersizliğinin görülmesini kolaylaştırır. Bize göre, doğru dürüst bir kültür tanımı, kendi halkıyla barışık olmayan, onu küçümseyen, işbirlikçiliğe yatkın kişiliklerin açığa çıkartılması için son derece geçerli bir düşünme aleti olacaktır.

NİHİLİZM, KARL MARKS, LENİN ve SOVYET RUSYA

Bugün Rus ulusu olarak anılan toplum, beş yüz yıl öncesine kadar yoktu. Rus sözcüğü İskandinav dilinde “kayıkçılar, kürekçiler” anlamına gelir ve Normanlarla ilgilidir. Normanlar, şimdi kendilerini Rus diye andığımız Slav halkını, anayurtları olan Pripet bataklıklarında avlar, pazarlarda köle olarak satarlardı. Rusya, önce Altın Orda ve daha sonra Osmanlı devletinin yaptığı birbiri ardına hatalar sonucunda tarih sahnesine çıkmıştır. Bu ulusun yöneticileri ayrı bir ırk, tebaası ise başlangıçta çeşitli Slav kavimleriydi. Rusya’ da knezlikten öte bir örgütlenme de yoktu. Fakat zamanla yönetici kavim, tebaası olan Slav kavimlerine ve daha sonra tebaası konumuna indirgenen bazı Türk topluluklarına Rus olmayı öğretti. Bu işi başarmak için Ortodoksluk tutkal olarak kullanıldı. Şaman inançları son derece kötü bir biçimde taklit edilerek, çarların, “Rusya’yı idare etmek üzere Tanrı tarafından seçilmiş olduğu” inancı zihinlere yerleştirildi. Dinî inanca gerekli görülen her noktasından müdahale edildi ve birçok başka akıldışı uygulama ile birleştirildi. Buradan, son derece merhametsiz ve tek yönlü bir kültürel ortam doğdu. Kendilerine Rus oldukları öğretilen insanlar, ortaya çıkarılan söz konusu kültürel ortamın hiçbir tarafından yararlanamadı. Zorlu bir coğrafyada hayatı kolaylaştıracak hiçbir unsuru içermiyordu. Dolayısıyla, kendi zıddını üretebildi. Alman felsefe kitaplarından çıkan bir felsefe akımı, gerçek hayatta yer buldu. Bu düşünce akımının adı nihilizm’dir.

Nihilizm, sözcük anlamı ile hiçlik demektir. Bir felsefe deyimi olarak ilk kez bir Alman düşünürü tarafından kullanılmıştır. Daha sonra, yine bir Alman düşünürü olan Nietzsche (1844-1900), bir felsefe ansiklopedisi yayınladı. Bu ansiklopedide nihilizmi bir felsefe okulu olarak tanımladı. Tanımlarken kullandığı bazı ifadeleri, bu okulu anlamakta hiçbir zorluğa yer bırakmaz. Buna göre, “Tanrı ölmüştü”, insanlara her zaman öğretilen şeylerin hiçbiri doğru değildi”. Görüldüğü gibi, nihilizm, kültür değerlerinin tümüne yönelik bir sistemli reddiyenin adıdır.

Nietzsche, nihilizmi daha fazla söz söylememize yer bırakmayacak bir şekilde şöyle ortaya koymuştur: “Erdemlerin tümü züğürtlük, kirlilik ve acınacak bir rahat düşkünlüğüdür. Ey erdemden söz açanlar, bütün erdemleri uyumaya yollayın. Ben ne değilsem, erdemim odur… En büyük kötülük en büyük iyilik için gereklidir. Yaratıcı olmak isteyen önce yıkıcı olmak, değerleri yıkmak zorundadır… Parçalayınız insan kardeşlerim, eski levhaları parçalayınız.”

Nihilistler yüzlerce yılda oluşan bütün kültür değerlerini yerle bir etmek ve yerine “akılcı” ve “hayatın katı gerçeklerine uygun” değerler koymak istiyorlardı. Ama ilk ödevleri “yıkmak”tı. Daha sonra boşluğu yeni değerlerle doldurmak ve “yeni hayat” kurmak istiyorlardı. Komünizm ve sosyalizm bu temel üzerinde ortaya çıkmış bir fikir ve eylem planıdır.  Dostoyevski, nihilizmin Rusya’ da hayat bulması konusunda şöyle demiştir: “Nihilizm, Rusya’da canlanmışsa, bu, bizim hepimizin nihilist olmamızdandır.”

Kültür konusunda, bu kadar keskin ve radikal fikirlerin sahipleri bile içinde fikirlerini yeşerttikleri kültürün genel karakterini kararlarına, eylemlerine ve gündelik hayatlarına yansıtmışlardır. Söylemlerin farklı olması bu gerçeği değiştirememiştir. Şimdi verecek olduğumuz örnek, bu bakımdan, kültürün rolü ve etkinliği konusundaki en değerli sayılması gereken örneklerdendir.

Çağlar öncesinden süzülüp gelen kültür ile politika arasındaki yakın ilişkinin en ilginç örneği, Sovyet Rusya’da yirminci yüzyılda yaşanmıştır. Çarlık Rusya’sının siyasî tarihinin dört önemli özelliği vardır. Bunları İKİNCİ BİNYILIN MUHASEBESİ isimli kitabımızda enine boyuna neden ve sonuçlarıyla birlikte incelemiştik. Bunlar, mutlak ve müstebit yönetim anlayışı, bütün kaynakları yayılmacılığın emrine vermek, potansiyel tehlike olarak görülen insanları sorgusuz sualsiz Sibirya’ya sürmek, müstebit otoriteye tabi olmak istemeyen insanları aç bırakarak dize getirmeye çalışmak, olarak kısaca özetlenebilir.

Bu dört unsur, Rusya’nın kargaşa içinde yüzyıllarca yaşamasının da başlıca nedenleri idi. Sosyalizm cereyanı, Rusya topraklarında bu olumsuzluklar sayesinde semirmişti. 1917’de Bolşevik İhtilali’ni gerçekleştiren kadro, bu konulardaki haksızlıkları her fırsatta anlatarak, yazarak, çizerek, eylem yaparak güçlendiler. Bolşevikler, esas itibariyle, biraz önce de değindiğimiz gibi, geçmişten gelen her türlü kültür değerini reddeden nihilistlerdi. Bütün kültür değerlerini yıkmak ve yerine felsefe kitaplarından çıkardıkları kalıplara göre toplum inşa etmek istiyorlardı. Yeni rejim, bu düşüncelerin etrafında şekillendi. Ama içinde yetiştikleri, o güne kadar soludukları manevi atmosferi, bütün reddiyelerine rağmen farkına bile varmadan sürdürdüler. Yeni yönetim de mutlak ve müstebit oldu. Ortodoksluğu atarak yerine sosyalizmi koydular. Ama Ortodoksluğu yayma döneminde kullandıkları baskı yöntemleri ile kültür ihraç isteğini sürdürdüler. Bütün kaynaklarını silaha yatırarak yayılmacı eğilimi devam ettirdiler. Masum insanları potansiyel tehlike görerek Sibirya’ya sürme uygulaması eskisinden daha sistematik bir hâl aldı. Yeni rejime karşı çıkan insanları açlıkla tehdit ederek dize getirme uygulaması Stalin’in en önemli iç politikasıydı.

Sovyet İhtilali’ni yücelten bir takım çevreler, Sovyetler’deki açlık felaketini, düzeni sağlamaya çalışırken iklim felaketi yüzünden ortaya çıkan olumsuzluklar olarak niteler ve hafife alırlar. Halbuki Stalin, gezdiği yerlerde gördüğü felaketleri kendisine bir mektupla haber veren Durgun Akardı Don isimli romanı ile ünlü olan Şoholov’a yazdığı cevabî mektubunda, gerçeği bütün çıplaklığı ile bildiğini, kendisi böyle buyurduğu için böyle olduğunu hiç saklamamıştır. Mektubunda, köylülerin “grev ve sabotaj yaptıkları”, “Sovyet iktidarını çökertme savaşına girdikleri, kıyasıya bir savaş sürdürdükleri”, “işçilerle Kızılordu’yu ekmeksiz bıraktıkları” için cezalandırdıklarını açıkça belirtmiştir. Bu olaylar, Çarlık zamanında Kafkasya’da, Romanya’da ve Bulgaristan’da Türkleri yok etmek, sürmek ve kaçmalarını sağlamak için aynen uygulanmış olan yöntemlerdir.

Karl Marks’ı da örneklerimizin arasına katabiliriz:

Karl Marks’ın aslında bir Yahudi olduğu sık sık söylenmiştir. Ne var ki onun, çevresine Yahudi olmadığını anlatabilmek için çok gayretli davrandığı, hatta Yahudi düşmanı bir Yahudi olduğu, pek bilinmez. “Her zalimin arkasında onu destekleyen bir Yahudi bulunuyor”; “Yahudiler, Hıristiyanları kendi kopyalarına çevirdiler… parasının gücüyle baskıdan kurtulan Yahudi, şimdi Hıristiyanlığı esir almaya girişti… Yahudi’nin etkisiyle ahlâkı bozulan Hıristiyan, artık, dünyadaki kaderinin komşusundan daha zengin olmak olduğunu sanıyor, dünyayı ise borsa olarak görüyor”; “Kapitalist, bütün malların arkasında para, dolayısıyla sünnetli Yahudi olduğunu biliyor”; “Polonyalı Yahudiler dünyanın en pis ırkıdır” gibi ifadeler, onun Yahudi aleyhtarı yazılarının ana temalarıydı.

Marks’ın sermaye kuramı, onun Yahudi aleyhtarı fikirlerinin genelleştirilmiş halidir. Kitabını ortaya koyduktan sonra Yahudilerle ilgili söylemleri arka plâna düşmüştür. Marks, “Judaizm”i hayatından tamamen söküp atmaya gayret ediyordu. Çevresindekilerin çoğu, kendisi gibi düşünen Yahudilerden oluşuyordu. Kendileri için çıkış yolu arayan Yahudilerin arasında yaşıyordu, hep birlikte Yahudilikle ilgili her şeyi reddediyorlardı. Ne var ki, Yahudi kültürünün beyinlerine nasıl sindiğinin hiçbiri farkında bile değildi. Yahudi kültürüne mensup olduklarına dair bütün izlerini yazdıkları makale ve kitapların satır aralarında bıraktılar.

Önce şunu belirtelim ki, Marks’ın metodolojisi ile hahamların metodolojisi birbirinin aynıydı. Marks, bütün fikirlerini kitaplardan türetiyordu. İşçilerin davasını savunduğunu öne sürmesine karşılık, hiçbir zaman bir fabrikaya ayak basmamıştır. Engels, ona babasının fabrikalarını gezdirmek istemesine rağmen daveti reddetmiştir. Bütün fikirlerini, çalışma odasında kitap sayfaları arasından türetmiştir. Bu durumunu, “kitap yutmaya mahkum bir makinayım”, diye tarif etmekteydi. Yöntemleri arasında deney ve gözleme pek yer vermediği halde, çalışmalarını “bilimsel” olarak nitelendiriyordu. Gerçekte ise, yalnızca, kafasında oluşturduğu çözümlemelere “kanıt” arayan biriydi. Yaklaşımı, “iman sahipleri”nin yöntemini “bilimsel” olarak nitelemekten ibaretti. Tıpkı, hahamların ve kabalacıların yaptığı gibi davranıyordu.

Marks’ın paraya karşı tutumu da hahamlık öğrencilerininki gibiydi. İhtiyaçlarının ailesi tarafından karşılanmasını bekliyordu. Aynı şeyi Engels’ten de bekliyordu. Ona “profesyonel dilenci” mektupları yazardı. O, bütün formatıyla Yahudi’den başka bir şey değildi; dili ne söylerse söylesin, ruhu bir Yahudi din adamının ruhuydu. Hahamlar, ileride mutlu bir çağın geleceğini anlatırlardı. Marks da aynı şeyi yapardı. Aradaki tek fark, onun Mesihçiliğinin “materyalist” olmasından ibarettir.

MARKS, LENİN, STALİN ve DİN

Marksist kuram, Tanrı’yı reddediyordu. Buna karşılık, bilimi din, insanı da Tanrı yerine koyuyordu. Marksizm’in ilk uygulayıcı lideri Lenin, dinin en büyük düşmanı idi. Kısa süren iktidarı boyunca birçok kiliseyi yıktırdı, içinde ne bulduysa yaktırdı, temellerini bile söktürdü. Dinden ve Tanrı’dan söz eden herkes onun gazabına uğradı. Ortodoks din adamlarını kitleler halinde yok etti.

Söz konusu yok etme sürecinde, özellikle bir ayrıntı konumuzu teşkil etmektedir. Ortodoks inancını benimseyenler, tıpkı firavunlar dönemi Mısır’ında olduğu gibi, insanların kıyamet günü tekrar dirildiklerinde dünyadaki bedenlerine ihtiyaçları olacağına inanırlar. Birçok Ortodoks azizinin bedeni, bu inanç dolayısıyla, mumyalanmış ve kundaklanmış olarak kilisede muhafaza edilmekteydi. Lenin, kiliseleri yerle bir ederken, “ölüler kültünün sona erdiğini” de ilan etmiştir. Bunun sonucunda, kiliselerdeki bütün aziz mumyalarını yerlerinden alarak toprağa gömdürmüş, hatta azizlere ait eşyalarla birlikte yakılanları bile olmuştur.

Lenin, SSCB’de dinin kökünü kazıdığına emin olarak ve kendi yolundan gideceğine inandığı birçok adam yetiştirerek öldü. Oysa o ölür ölmez, kültür etkisini gösterdi. Hem de Lenin’in cesedi üzerinde!

Lenin ölünce, Stalin, Lenin’in bedeninin SSCB ve Dünya İşçileri adına korunacağını duyurdu. Bu kararın desteklenmesi için ülkenin dört bir yanından kendisine telgraflar çektirdi. Bütün telgraflarda halk, Lenin’in bedeninin korunmasını istiyordu. Lenin’in cesedi, Stalin’in en değerli propaganda aracına dönüşmüştü. Cesedi alabildiğine yücelterek, onun davasını sürdürecek tek adamın kendisi olduğunu gösterebilmek için elinden ne geliyorsa yaptı. Bir komite kuruldu. Bu komitede bulunan bir mühendis, Lenin’in cesedinin dondurularak saklanmasını önerdi. Bu teklif kabul edildi. Ne var ki plân uygulanmadı. Bu işte uzman olduğunu öne süren bir aile ortaya çıktı. Dondurmanın yanlış olduğunu, Lenin’in bedeninin bu yolla korunmasının mümkün olmadığını söylediler. Bedendeki suyun dışarı alınmasının gerekli olduğunu, onun yerine bozulmayacak sıvılar konulması gerektiğinde ısrar ettiler. Korka korka Stalin’in önüne getirildiler ve burada Stalin’i ikna ettiler. Bu aile Yahudi bir aile idi. Eğer başarılı olamazlarsa yok edileceklerini biliyorlardı.
Ceset bunlara teslim edildi. Tahnit işini başarıyla gerçekleştirdiler ve Lenin’in bedenini camdan bir tabutun içine koydular. Sovyet halkı bu camdan tabutun önüne getirilerek, Lenin’e olan bağlılıklarını göstermek zorunda bırakıldı. Her gün, -20, -30 derece soğukta kilometrelerce uzun kuyruklarda saatlerce bekletildiler. Lenin’in “kutsal” bedeni önünde saygılar sundular. Lenin’in mezarı, Sovyet yurttaşlarının “hac” yeri haline getirildi.

Lenin’in bizzat yaktırdığı Ortodoks azizleri gibi cam fanus altında duran mumyalanmış cesedi ve Kızılmeydan’daki türbesi

Lenin’in bedenini sonsuza (!) kadar yaşatmak için bir de laboratuvar kuruldu. Bu laboratuvarın bir benzeri dünyada yoktu. Açlıktan milyonlarca insanın öldüğü Rusya’da en büyük paralar bu laboratuvar için harcandı. Lenin’e benzeyen ve onunla aynı hastalıktan ölmüş sayısız ceset, bu laboratuvara getirilerek tahnit edildi ve sayısız testler uygulanarak, Lenin’i “sonsuza” kadar yaşatacak teknoloji araştırıldı. Her yıl bütçeden milyonlarca dolara karşılık gelen paralar bu laboratuvarın emrine verildi.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Stalin, SSCB’de Yahudi avı başlattı. En masum olanlarını bile toplayarak Çin sınırındaki Brobican kasabasına sürdü. Sayısız Yahudi’yi kurşuna dizdirdi. En yakın adamlarının Yahudi olan karılarını bile öldürttü. Bu adamlar, karılarının kurşuna dizilmesine seyirci kaldılar ve görevlerine hiçbir şey olmamış gibi devam ettiler. Sovyet gizli örgütü, on binlerce Yahudi hakkında rapor gönderdi. Stalin, hepsinin dosyasının üstüne bir not düşerek, sorgusuz sualsiz ölümlerini onayladı. Bu küçük notlar mahkeme yerine geçiyordu.

Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra, arşivler açıldığında anlaşıldı ki, tek bir Yahudi ailesinin ölümünü onaylamamış. Bu aile, Lenin’in cesedini sonsuza kadar yaşatmakla görevlendirilen Yahudi ailedir. Onların dosyasına şöyle yazmış: “Yerine uzman yetiştirilmedikçe bu aileye dokunulmayacaktır”.

Stalin’in dini bilimdi. Bilimin er geç komünist insanı üreteceğine inandığı kadar, ölümü ortadan kaldıracağına da inanırdı. Bilim, nasıl olsa, o zamana kadar ölmüş olanları da diriltecekti. Gün geldi, o da öldü. Aynı laboratuvar onu da mumyaladı. Götürüp Lenin’in yanına koydular. Fakat 31 Ekim 1961’de bir gece  Stalin’in cesedi bulunduğu yerden alınarak Kremlin Sarayı’nın arkasında bir bahçeye gömüldü. Dönemin iktidarı Stalin’in Lenin gibi bir kült haline gelmesini istemiyordu.

Söz konusu laboratuvar işi iyice ilerletti. Dünyanın neresinde bir komünist “aziz” öldüyse, oraya koştu ve hepsini birer birer mumyaladı. Komünizme hizmeti geçmiş bütün liderler birer birer fanus altına çekildiler. Sonunda beklenenin tersi oldu. Bilimsel sosyalizm öldü.

mao-zedong,59oVuEYRj0eJJ4WIrwFntg

Mao Zedong da Ortodoks azizleri gibi mumyalanarak fanus altına çekildi. Oysa Mao, Lenin’den çok daha ileri gitmiş ve çok kanlı ünlü kültür devrimini yapmıştı.

Sovyetler Birliği dağıldığında, kapitalist dünyada paranın oynadığı rolü, Sovyetler Birliği’ nde “nüfuz” oynamaktaydı. Bu durum, paranın sonuçlarından çok daha gayrı adildi. Nitekim Sovyetler Birliği dağıldığında, perdenin altından mafyalar dünyası ortaya çıktı. Para, güç ve nüfuz tam anlamı ile onların denetimindeydi.

Kısa zamanda, Eski Sovyet topraklarında mafyalar savaşı başladı. Kıran kırana on yıl sürdü. Gücün ötekilere kabul ettirmiş olan en büyük mafya lideri Putin’le birlikte bu savaşın şiddetinin azalmasına rağmen savaş halen devam etmektedir. İşte o laboratuvar, şimdi, Moskova sokaklarında öldürülmüş mafya ileri gelenlerinin aileleri tarafından getirilen cesetlerini mumyalıyor. Öyle anlaşılıyor ki, Rusya’da Rus kültürü adına ne varsa hepsi birkaç defa yıkıldı ama bu laboratuvar her devrin egemenine hizmet sunarak ayakta kalmayı başardı. Özel bir önemi yok belki ama yine de belirtmeden geçmeyelim. Laboratuvarı yine aynı Yahudi ailenin torunları idare ediyor.

Rusya’da insanlar ikiye bölünmüş durumda. Bir kısmı, laboratuvarın kapatılmasını ve Lenin’in mumyasının gömülmesini istiyor. Diğerleri ise, Lenin’in sonsuza kadar yaşatılmasını istiyor. İnternette bir sayfa açmışlar ve dünyanın her tarafından insanların Lenin’in cesedinin korunması ya da gömülmesi yönünde oy kullanmasını istiyorlar.

Öyle ya!

O, bütün dünya işçilerinin lideri değil miydi?

 

NOTLAR

[i] Nicolas Journet, Evrenselden Özele Kültür, sayfa 17

[ii] Bu bir özdeyiştir. Nicolas Journet’in Evrenselden Özele Kültür adlı eserinde “her şey unutulduğunda, geriye kalan şeydir”, şeklinde ifade edilmiştir.

[iii] Nicolas Journet, Evrenselden Özele Kültür, sayfa 26

[iv] Nicolas Journet, Evrenselden Özele Kültür, sayfa 77

[v] Nicolas Journet, Evrenselden Özele Kültür, sayfa 75

[vi] Nicolas Journet, Evrenselden Özele Kültür, sayfa 15

[vii] Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, 3. Cilt, sayfa 362

[viii] Nicolas Journet, Evrenselden Özele Kültür, sayfa 21

[ix] AnaBritannica Ansiklopedisi, 20 cilt, sayfa 120

[x] Nicolas Journet, Evrenselden Özele Kültür, sayfa 26

[xi] Raymond Willimas, Kültür, İletişim Yayınları, 1993, sayfa 9

[xii] Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, 3. cilt, sayfa 365

[xiii] AnaBritannica Ansiklopedisi, 20 cilt, sayfa 120

NASIL BİR EĞİTİM REFORMU? EĞİTİM SİSTEMİNİN OLMAZSA OLMAZ ON TEMEL İLKESİ

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=VHl1NpVrbd8&w=854&h=480]

 

CEHALET YENİLMESİ GEREKEN EN BÜYÜK DÜŞMANDIR.

  MUSTAFA KEMAL ATATÜRK 

 

 GİRİŞ

Devletlerin yönetiminde en önce dikkat edilmesi gereken iki temel konudan biri milli güvenlik diğeri ise milli eğitimdir. Bu iki konu birbirinden uzak değildir. İç içe geçmişlerdir; amaç bakımından birbirini tamamlarlar. Eğitimin kalitesi yüksek olan milletler geleceğe güven içinde bakarlar. Milli güvenlik sorununda büyük mesafe kat ederler. Uluslararası rekabette zaman onların lehine çalışır. “Bir ulusu yıkmak için atom bombasına veya uzun menzilli füzeye ihtiyaç yoktur, eğitimin kalitesini düşürmek yeterlidir”, deyişi genel kabul görmesi gereken bir görüştür. Bu söz, Büyük Güçlerin, gelecek vaat eden hedef ülkelerin gelişerek kendilerine alternatif olmalarını engellemek için eğitim sistemlerini baltalamanın yeterli olduğunu ifade etmek için söylenmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk, bu konudaki görüşlerini 1922 yılında, cumhuriyet ilanından bir yıl önce açıklamıştı. Şöyle der:

“En mühim ve feyizli vazifelerimiz milli eğitim işleridir. Milli eğitim işlerinde mutlaka muzaffer olmak lazımdır. Bir milletin hakiki kurtuluşu ancak bu suretle olur. Eğitimdir ki bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı ve yüce bir toplum halinde yaşatır ya da onu köleliğe ve yoksulluğa iter…

İlim ve teknikle ilgili teşebbüslerin faaliyet merkezi mekteptir. Bu sebeple lazımdır… Mektep adını hep beraber hürmetle, saygıyla analım: Mektep genç beyinlere, insanlığa hürmeti, millet ve memlekete sevgiyi, şerefi, bağımsızlığı öğretir… Bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman onu kurtarmak için izlenmesi uygun olan en doğru yolu belletir… Memleket ve milleti kurtarmaya çalışanların aynı zamanda mesleklerinde birer namuslu uzman ve birer çalışkan bilgin olmaları lazımdır. Bunu temin eden mekteptir. Ancak bu şekilde her türlü teşebbüslerin mantıki neticelere erişmesi mümkün olur.”

1923’de ise eğitim ordusu ve asker ordusu hakkında şöyle söylemiştir:

“Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, mutluluğa eriştirmek için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri milletin istikbalinin yoğuran kültür ordusu. Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir, verimlidir, saygıdeğerdir. Fakat bu iki ordudan hangisi daha kıymetlidir, hangisi diğerine üstün tutulur? Şüphesiz böyle bir tercih yapılamaz, bu iki ordunun ikisi de hayatîdir… Yalnız siz, kültür ordusu mensupları, sizleri bağlı olduğunuz ordunun kıymet ve kutsiyetini anlatmak için şunu söyleyeyim ki sizler ölen ve öldüren birinci orduya niçin öldürüp niçin öldüğünü öğreten bir ordunun fertlerisiniz… Bir millet kültür ordusuna malik olmadıkça, muharebe meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin o zaferlerin sürekli neticeler vermesi ancak kültür ordusunun varlığına bağlıdır. Bu ikinci ordu olmadan birinci ordunun verimli sonuçları kaybolur.”

 

Makalemizi üç adımda yürüteceğiz. Önce eğitim sistemimizin verdiği sonuçları tartışmaya yer bırakmayan sayılarla açıklayarak sorunun boyutlarını sergileyeceğiz. İkinci adımda eğitimin olmazsa olmaz on ilkesini sırasıyla ele alacağız. Üçüncü adımda ise reform için gerekli paranın nasıl bulunabileceğini, bütçenin hangi kalemlerinde saklı olduğunu inceleyeceğiz.

SAYILARLA MİLLİ EĞİTİMİN HALİ

Bu makalemizde stratejik önemini Büyük Atatürk’ten vecizelerle kısaca vurguladığımız eğitim konusuna dair görüşlerimizi ifade edeceğiz. Bunun için önce milli eğitim konusunda ne durumda olduğumuza dair eldeki bazı sayısal verileri inceleyelim:

2012 yılında, eğitim sistemimizle ilgili olarak içimizi karartan bir olay eğitim camiasını bir bütün halinde güç durumda bıraktı. Üniversite yerleştirme sınavında 1 milyondan fazla öğrencinin matematik sorularına el sürmeden sınav kâğıtlarını teslim etmesi, üzerinde büyük bir ciddiyetle durulması gerektiği halde kamuoyunda pek ilgi görmedi. 2012-2013 eğitim yılında bu konuda hangi tedbirlerin alındığını öğrenmek de mümkün olmadı. Ancak 2014 yılı son günlerinde Osmanlıca derslerinin zorunlu ders olarak okutulması kamuoyunda geniş katılımla tartışıldı. Hatta iktidar kanadının bir vekili “bütün okullar İmam Hatip olacak” diye demeç verdi. Ama kendi torununu Fransız Lisesi’ne verdiği ortaya çıkınca bir daha ortalarda görünmedi. Buna karşılık, Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’de İmam-Hatip’te okuyanların sayısının 20 kat artırılarak, 60 binden 1 milyon 200 bine çıktığını söyledi ve eğitim reformunun doğrultusunu ve gelecekteki hedefini de açıkça ortaya koydu (2016). 2015’in son aylarında YÖK başkanı, “üniversite tahsili olmayanların iş bulma ihtimali daha yüksek” diyerek eğitim sisteminin zaafını, İLO (Uluslararası Çalışma Teşkilatı)’nın az gelişmiş ülkelerle ilgili raporunda yer alan bir durum tespitine dayanarak güzel güzel itiraf etti.

Diğer yandan, 2013-2014 eğitim yılına hazırlanırken, Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın, eğitim politikasına ve milliyetçilik anlayışına ışık tutan fikirleriyle karşılaştık. Gazetelerde yer alan habere göre, memleketi olan Trabzon’un Of ilçesinde yaptığı konuşmada şöyle diyor bakan:

“Bu ülke Müslüman bir ülke. Yüzde 99’u Müslüman. Tarihten gelen bir yapısı var. Türkiye’nin bulunduğu coğrafya çok zor bir bölge ve Türkiye onun merkezinde bulunuyor. Şimdi Türkiye’nin konumu itibariyle biz icat yapamıyoruz, buluş yapamıyoruz. Tarım ülkesiyiz biz. Ne yapacağız biz? … Ara teknik eleman ülkesiyiz biz. O zaman biz çok daha iyi eğitim almak zorundayız. İnsanlarımızı çok daha iyi yetiştirmek zorundayız… Esas milliyetçilik ne biliyor musunuz? …”

Bakanın konuşması sayesinde aslında hangi anlayışla yönetildiğimiz açıkça anlaşılmış olması gerekir. Ne var ki bütün bu zırvalamalara karşılık matematik sınavlarından çıkan çarpıcı sonucun vahameti üzerinde durulmadı. Son bir örnek yeni hükümetin (2015) bakanından. Söz konusu kişi Aile ve Sosyal Politikalar bakanı Ayşen Gürcan. İstanbul Ticaret Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nde öğretim üyesi olan bakan Twitter hesabından bakınız görüşünü nasıl bildirmiş:

İnsan soruyor eğitim ne işe yarar eğer benim dini yaşamımı kolaylaştırmayacak ise.”

Eğitim konusundaki başarısızlık sayılarla tartışmaya yer bırakmayacak açıklıkla ortaya dökülmüşken konuyu kamuoyunda enine boyuna tartışmak yerine, üstü örtüldü gitti. Her gün ortaya çıkan yeni bir haber bir önceki haberin gerektiği şekilde değerlendirilmesini önledi. Her gün haber tüketen ve haberlerin ortaya çıkardığı gerçekleri değerlendirmek zahmetine girmeyen bir toplum olduk. Toplum katmanlarında kapsamlı bir şekilde müzakere edilmesi gereken konulardan bizi uzak tutmak için sistemli işleyen bir mekanizma oluşturulmuş gibi bir izlenim alıyoruz. Diğer yandan, bizim eğitim camiası, iktidar karşısında hizayı bozmamayı alışkanlık haline getirdi. Milli eğitimin temel nitelikte konuları iktidarın gözüne girerek makam kapmaya çalışanların gayretiyle gözden kaçırıldı.

Oysa herkes çok iyi biliyor ki konunun özünü tartışmanın dışında tutunca, sorun da yıllar itibariyle iyice tırmanıyor. Nitekim 2015 Yüksek Öğrenime Geçiş Sınavı’nda ortaya çıkan sonuçlar gerçekleri bir kez daha bütün çıplaklığıyla sergiledi. Sınava 2 milyon kişi girdi (1.987.000). Bu kadar büyük bir katılım, sonucu genelleştirmek ve hastalığa doğru teşhis koymak için fazlasıyla yeterli. Sınavda, her biri 40’ar sorudan oluşan şu dört ana konudaki 160 soru soruldu. Türkçe, Sosyal Bilimler, Temel Matematik ve Fen Bilgisi. Sınava girenlerin söz konusu her bir bölüme verdikleri cevapların ortalaması eğitimin aslında eğitim olmadığını, göstermelik bir etkinlik olduğunu anlamak için yeterli.

  • Sınava girenler, 40 Türkçe sorusundan ortalama olarak sadece 15,8’ini doğru cevaplayabilmiş. Bu sonuç, eğitim sistemimizin Türkçe öğretemediğine hükmetmek için yeterlidir.
  • Sosyal bilimlerler ilgili 40 sorunun ise sadece 10,7’si doğru cevaplanabilmiş. Böylece öğrencilerimizin ne tarih ne de coğrafya bildiği anlaşılmış olmuyor mu?
  • Temel matematik sorularında ise durum çok daha vahim. Ortalama olarak sadece 5,2 soru yapılmış. Demek ki okullarda matematik hiç öğretilmiyormuş.
  • Öğrencilerimizi en başarısız olduğu soru gurubu Fen bilimlerinde. Ortalama olarak sadece 3,9 soru yapılabilmiş. Oysa ülkemizin en önemli milli güvenlik sorunu bilim ve teknoloji alanındaki geriliğimiz.

Bu sonuçlardan milli eğitim kadrolarının, söz konusu milli güvenlik sorununu aşmak için herhangi bir şey yapmadığı sonucunu çıkarıyoruz. Üstüne üstlük bir televizyon programında pedagoji uzmanı bir akademisyen tarafından, Osmanlı medreselerinin kapısında “burada hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş yüzmeye zorlanmaz”, diye yazdığı öne sürerek matematik eğitiminin herkese verilmesinin gerekli olmadı savunuldu. Ama PİSA sınav sonuçları gerçeği gözler önüne serince bu gibi sözde eğitimcilerin sesi kısılıverdi. Oysa Osmanlı medreselerinde ne kuşlar uçabildi ne de balıklar yüzebildi.

Eğitim konusunda inanılmaz başarısızlığımızın uluslararası göstergeleri de var: PİSA TESTİ.

PİSA SINAVI, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı, kısa adıyla OECD tarafından 1997 yılında tasarlanmış. “PİSA”, Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’nın İngilizce karşılığı olan Programme for İnternatonal Student Assessment’ın baş harflerinin yan yana getirilmesinden oluşturulmuş olan bir ad. İlk kez 2000 yılında 32 ülkeden 15 yaşındaki 265 bin öğrenciye uygulandı. İkinci kez 3 yıl sonra, 2003 yılında aralarında 30 OECD ülkesinin bulunduğu 41 ülkeden 250 bin öğrenciye uygulandı. İlk sınavda Türkiye katılmadı ancak ikinci sınava katıldı. PİSA 2003’de 15 yaşındaki öğrencilere matematik, sorun çözme, okuma ve fen bilgisi olmak üzere dört dalda sorular soruldu. Bu sınavda Finlandiya, Kore, Japonya ve Hong Kong ilk sıraları paylaştılar. PİSA 2000’de de Finlandiya, Japonya ve Kore ilk üç sırayı paylaşan ülkelerdi. Demek ki uygulanan programın temel mantığı tutarlıdır. Eğer öyle olmasaydı, başka bir sınavda ilk sıraları başka ülkeler paylaşırdı.

Türkiye’nin ilk kez katıldığı PİSA 2003 sınavındaki sonuçlara bakalım:

Bu sınava 41 ülke katılmış. Matematik dalında birinci ülke Finlandiya, ikincisi ise Kore’dir. Türkiye sondan altıncı. Bizden düşük puan alanlar: Tunus, Endonezya, Tayland, Brezilya ve Meksika. Problem Çözme Yeteneği dalında birinci Kore, ikinci Hong Kong, üçüncü Finlandiya ve dördüncü Japonya. Türkiye ise sondan beşinci. “Okuma Yeteneği” dalında ise Finlandiya yine birinci, Kore ikinci Türkiye ise sondan yedinci. Fen Bilimleri dalında yine Finlandiya birinci, Japonya ikinci, Hong Kong üçüncü ve Kore dördüncü. Türkiye’nin katıldığı bu ilk sınavdan sonra Milli Eğitim Bakanlığı tarafından sonuçları değerlendiren kapsamlı bir rapor hazırlanmış. Aralık 2005 tarihli raporun Milli Eğitim Bakanı Doç. Dr. Hüseyin Çelik imzasıyla yayınlanan önsözünde, milli eğitimdeki geriliğimizin açıkça görülmesi üzerine şöyle bir hükme yer verilmiş: “Milli eğitim sistemimizde acilen reform yapılması gerekir.”

Bu satırların yayınlanmasının üzerinden koskoca bir on yıl geçti. Ülkemizde reform denince ne anlaşıldığı kamuoyu önünde açıkça tartışıldı. Reform adına hiçbir şey yapılmadığı daha sonra yapılan 3 PİSA (2006, 2009 ve 2012) sınavı tarafından da tescillendi. 2012 ve 2015 yılında yapılan sınav sonuçlarına bakacak olursak Türkiye’de eğitimde büyük bir gerileme söz konusu. Ancak reform yapılmakta olduğuna dair iddialar hala pişkince havalarda uçuşuyor.

2006’da yapılan PİSA Sınavı’nda Türkiye 57 ülke arasında ancak 46. olabildi. Sonuncu ile arasında sadece 12 ülke vardı. Üçüncü Dünya ülkeleri sınavlara katılma kararı aldıkça Türkiye son sıralardan orta sıralara doğru yol alıyor. Türkiye 2006 sınavında OECD ülkeleri arasında ancak Meksika’yı geçebildi ve sondan bir önceki sırayı aldı. Bu sınavda, Uzakdoğu ülkelerinin geçmiş sınavlardan edindikleri tecrübelerle eğitim programlarında önemli iyileştirmeler yapmış olmalılar ki ilk 8’de 6 Uzakdoğu ülkesi yer aldı. Bunların üçü Çinli (Hong Kong, Macao ve Tayvan). Finlandiya, sınavın bütün dallarında birinci değilse ikinci ve toplamda birincilik yine Finlandiya’nın. Demek ki sınav sonuçlarından gerekli dersleri çıkararak kısa zamanda atılım yapmak mümkünmüş.

Üç yılda bir yapılan ve sadece 15 yaşındaki öğrencilere uygulanan söz konusu sınavların her biri farklı bir ana konuyu temel alarak hazırlanıyor. Okuma Becerileri, Matematik ve Fen Bilgisi ana konularından her biri döngüsel olarak her sınavda temel alınarak öne çıkartılıyor. 2003 sınavında matematik temel alınmıştı. 2006’da fen bilgisi, 2009 sınavında ise okuma becerileri temel alındı. Okuma becerileri soruları çeşitli ölçme guruplarında hazırlandı. Bilgiye Ulaşma ve Bilgiyi Hatırlama, Bilgileri Bir Araya Getirme ve Yorumlama, Kendi Düşüncelerini Yansıtma ve Metni Değerlendirme, Akıcı Metinler, Bağımsız Metinler, Matematik Okuryazarlığı, Fen Okuryazarlığı dallarında sorular verildi. Bütün bu alt guruplarda ilk dört belli: Çin-Şankay, Kore, Finlandiya, Hong Kong. Dikkat edilirse üçü Uzakdoğu, Avrupa’yı Finlandiya temsil ediyor. Anlaşılan o ki, soruyu nasıl sorarsanız sorun, hangi dala ağırlık verirseniz verin, Finli öğrenciler altından kalkıyor ve ön sırayı kaptırmıyor. Türk öğrencilerin sınavda aldığı dereceler 34 ila 44 arasında değişiyor. Matematik Okuryazarlığında derecemiz 44.’lük. Yine aynı sınavdaki sonuçlara dayanılarak hazırlanan tablolarda okumaya duyulan ilgi ölçeğinde derecemiz 51 ila 61 arasında değişiyor.

Üçer yıl arayla yapılan ilk üç sınavdan sonra Uzakdoğu ülkeleri eğitimlerine daha da çeki düzen vermiş olacaklar ki PİSA 2012’de bütün dallarda ilk sıralarda Uzakdoğu ülkelerini görüyoruz. Matematik dalında ilk 7 ülkenin tamamı Uzakdoğu’dan. Sırasıyla Şankay (Çin), Hong Kong (Çin), Tayvan (Çin), Kore, Makau (Çin) ve Japonya. Okuma dalında da ilk beş Uzakdoğu’dan. Fen bilgisinde de ilk dört Uzakdoğu’dan. Finlandiya birincilikler Uzakdoğu ülkelerine kaptırmış ama adı geçen ülkelerin hemen ardından geliyor ve yine OECD ülkeleri arasında birincilik onda. Türkiye ise gerilemiş. Matematik dalında 44., Fen Bilgisinde 43. ve okuma dalında ise 42. olmuş. 2009 yılında yapılan sınava giren ülke sayısı 74 iken 2012’de 65 ülke katılmış ama Türkiye daha geri sıralara düşmüş.

PİSA anlayışında okuryazarlık kavramı, okumak ve yazmak fiillerinin ifade ettiği dar anlamdan çok daha kapsamlı olarak tanımlanmıştır. Buna göre okuryazarlık, öğrencilerin bilgilerini, günlük hayatta kullanmak, mantıksal çıkarımlar yapmak, çeşitli durumlarla ilgili problemleri yorumlamak ve çözmek için öğrendiklerinden çıkarımlar yapma kapasitesi demektir. Okuryazarlık, bilgiyi anlamaya, sentezlemeye ve iletmeye yarayan araç anlamındadır. PİSA ile ilgili tanımlarda geçen “okuma becerileri okuryazarlığı terimi, “okumanın etkin bir şekilde belirli bir amaca ve göreve yönelik gerçekleştirilmesi” anlamındadır.

PİSA kurmayları, matematik bilgisi deyince ne anlaşılması gerektiğini de tanımlamışlar. Buna göre matematik eğitimi, “matematiğin önemini tanımlama ve anlama, sağlam temellere dayanan yargılara varma, yapıcı, ilgili ve duyarlı bir vatandaş olarak kendi ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde matematikle ilgilenme ve matematiği kullanma konularında bireyin kapasitesini geliştirmek” görevini yüklenmelidir. Demek ki Adana, Bursa, Ceyhan, Denizli diye işaretlemeden önce epeyce düşünmek gerek. Kanaatimize göre, ülkemizin uluslararası PİSA testlerinde başarısız olmasının nedeni, cevaplar arasında doğru şıkkı işaretlemeye indirgenmiş kısır bir eğitim uygulamasıdır. Oysa düşünen, problem çözen, birkaç hamle ötesini görebilen nesil yetiştirmeyi hedeflemeliydik. Nitekim PİSA Testleri, öğrencilerin “hayatta karşılaştıkları durumlar karşısında edindikleri bilimsel bilgileri kullanma yeterliliği”ni de ölçmektedir. Fen bilgisi soruları söz konusu yeterliliği ölçme amaçlı olarak, gerçek hayatta karşılaşılan sorunlardan yola çıkılarak hazırlanmıştır. Genel bir çerçevede ifade edecek olursak, PİSA Sınavı’nın amacı, öğrencilerin hayatları boyunca karşılaşacakları zorlukların üstesinden gelmeye ne derece hazır olduklarını, fikirlerini ne kadar etkili bir şekilde ifade edebildiklerini, matematiği işe koşabilme ve yorumlayabilme kapasitesinin ne kadar olduğunu, hayatın dayattığı sorunlar karşısında analiz yapıp doğru sonuçlara ulaşma yeteneklerini ölçmektir.

Görüldüğü gibi, Türkiye bütün sınavlarda son sıralarda yer almıştır. Oysa iktidar, her fırsatta Türkiye’nin 2023 yılında dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmesinden söz ediyor.

PİSA 2012 sonuçlarını yorumlayacak olursak, demek ki Kore’nin yakın gelecekte ilk yedi büyük ekonomi arasında yer alması beklentisi tutarlı, buna karşılık Türkiye’nin ilk 10’a girmesi tutarlı değil. Çünkü eğitim düzeyi epey gerilerde. Türkiye’nin söz konusu geriliği 2003 PİSA sınavından beri her sınavda görülüyor. Son olarak da 2015’de yapılan sınavda görüldü. Geçen 12 yılda Türkiye hiçbir tedbir ve iyileştirme düşünmemiş. PİSA sınavları başlayalı beri Türkiye tablodaki yerini düzelterek üst sıralara çıkamamış.

Burada üzerinde durmak istediğimiz bir Avrupa ülkesi var: FİNLANDİYA.

Finlandiyalı öğrenciler bütün sınavlarda ön sıralarda yer alıyor. 2000 yılında yapılan sınavın da açık ara birincisi olan Finlandiya, Japonya ve Kore ile ilk üç sırayı paylaşmışlar. 2009 sınavlarında üçüncü olmuş, 2012 sınavlarında ise beşinci olmuş. Her sınavda Finlandiya’nın ilk sıralarda yer bulması, başarılarının rastlantısal olmadığını kanıtlıyor. Bunun kültürel bir arka planı var. Tablolarda görülen bu durum bize Atatürk’ün bütün gençlerimizin okumasını istediği “Akzambaklar Ülkesi: Finlandiya”, adlı kitabı aklımıza getirdi. Adı geçen eser 1923’de yayınlanmış. Atatürk bu eseri Türkçeye çevirtmiş ve önce etrafındaki herkesin okumasını sağlamış. Yazar o günlerdeki gözlemlerini ilk sayfalarda bakınız nasıl anlatmaya başlıyor:

“Bu ülke Avrupa’nın tam kuzeyindedir. İklimi serttir: Çok yağmur yağar orada, sürekli sis vardır, ilkbaharda bile don olur, yaz ağustosun sonunda başlar. Toprak verimsizdir: Her yer ya çıplak kaya, granittir, ya da vıcık vıcık bataklık. Yer altı zenginliği hemen hiç yoktur. Toprak büyük güçlüklerle işlenir… Finlandiya’dır bu ülkenin adı. Finlerin ülkesi… Birçok kentinde sokaklarda dolaşırken topraktan çıkmış çıplak kayalarla karşılaşırsınız. Helsinki’nin bu çıplak tepeciklerini gören kişi Finlandiyalıların ne büyük çabalar harcadıklarını anlar… Taşların üzerine getirip verimli toprak sermişlerdir, ağaçlar çiçekler dikmişlerdir… Finliler, ‘bize bataklıklar, kayalar düştü, oraları bir kültür ülkesine çevirdik’, derler… Bütün bunları yaklaşık üç milyonluk bir halk; iki milyon üç yüz bin Fin, dört yüz bin İsveçli gibi küçücük bir halk yaptı. … Suomi’yi gören insan kıskanabilir de. Ülkede her şey küçük ölçektedir. Kentler de küçüktür, bölgelerin gelirleri de. Ama konfor, bayındırlık büyüktür…”

Finlandiya kalkınması dendiğinde Fin aydınlarının önde gelen temsilcisi Yuhan Wilhelm Snelman (1806-1881) akla gelir. Atatürk’ün doğduğu yıl ölen Snelman, köy köy, kasaba kasaba gezip halkı aydınlatmaya çalışan bir idealisttir. Söz konusu kitapta yer alan konuşmalarından birkaç satırı buraya aktaralım:

“Aydın sınıftan olmak devlet resmî giysisini giymek veya boynunda kolalı yakalık, başında şapka olmak demek değildir. Aydın olmak demek halkın beyni olmak demektir. Halk sizi öğrenim görüp yüksek maaş alasınız, akşamları restoranlarda yemek yiyesiniz, okuma salonu denilen yerlerde iskambil veya domino oynayasınız diye yetiştirmedi. O durumda aydın olamazsınız, olsanız olsanız aydın müsveddesi olursunuz. Halkın aklını, iradesini, enerjisini, vicdanını uyandırmaktır sizin göreviniz. Halkı bilinçlendirmelisiniz… halkı… köylüleri, işçileri, toplumun alt tabakalarını eğitmeli, onlara daha iyi nasıl yaşayacaklarını, ülkede yaşam düzeyini nasıl yükseltebileceklerini öğretmelisiniz… Suomi’mizin büyük bir aile olduğunu, yoksul bir oduncunun da, herhangi bir işçinin de, dul bir çamaşırcı kadının da küçük kardeşleriniz olduğunu unutmayın. Sizin göreviniz onları eğitmektir. Onları köklü kültür sahibi uluslar ailesine sokmaktır.”

İdealist Snelman, kışın kızaklarla, ilkbahar ve yazın kayıkla, hatta yayan, Finlandiya’nın her bölgesini dolaşıyordu. Bir keresinde papazlar toplantısına gitti ve onlara şöyle hitap etti:

“Saygıdeğer papazlar, kilise görevlileri!

Bir dost, Kilisenin bir evladı, dinine bağlı bir insan olarak sizlerden bir ricam var:

Halkımızın gerçek yol göstereni olun!

Papazlar kilise memurları değildirler. Görevleri yalnızca ayinleri yönetmek değildir. Peygamberler halka en önce temiz, dürüst, adil olmayı öğütlemiştir. İnsanlara vicdanının uyanmasını, yakınlarını sevmesini… nasıl iyi şeyler yapabileceklerini öğretmiştir; hayvandan farksız, canavar ruhlu insanların nasıl dinine bağlı insanlar yapılabileceğini… Halka dinin gerçeklerini anlatın. O sıkıcı, iğrenç papaz konuşmalarıyla halkı sıkmayın. Peygamber şimdi Suomi’ye gelse halkla nasıl konuşacaksa öyle konuşun halkla.

Papazlar, İsa’nın adamları!

İki milyonluk Suomi halkı adına rica ediyorum sizden: Kalın ölü toprağı üzerinizden silkeleyip atın, halka peygamberimizin gerçeklerini anlatın. Yaşlıları çocukları uyandırın. Gençlerde, büyüklerde canlı irade gücünü geliştirin…”

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=t6d7R0GxKME&w=854&h=480]

Günümüzde PİSA Sınavı’nda başa güreşen Fin gençlerinin yetiştirilmesi için doksan yıl önce nasıl, hangi idealist duygularla yola çıkıldığını bu satırlar özetliyordur herhalde.

Çin’in başarısını da kısaca değerlendirelim.

Çin, günümüzde dünya liderliğine oynuyor. PİSA sınavlarının şimdiye kadar bütün sonuçları Çin’in dünya liderliğinin mümkün olduğunu, bu hedefin ya da beklentinin tutarsız olmadığını onaylıyor. Aşağıdaki fotoğraf, Pekin’de bir kütüphanenin önünde sabahın erken saatlerinde çekilmiş. Görüldüğü gibi, Çin’de kütüphaneye girebilmek ve bir sandalye kapabilmek büyük sorun olmalı ki öğrenciler açılış saatini beklerken alanda uzun kuyruklar oluşturmuş. Çin’in eğitim ilkelerine biraz sonra, yeri geldiğinde yine döneceğiz.

İktidar kanadı eğitim sistemimizle yakından ilgiliymiş gibi demeçler veriyor.  Muhalefet kanadı ise sorunu özüyle ilgili dişe dokunur bir görüş öne sürmüyor. Eğitim sistemi üzerinde süren tartışmalara eğitimin süresiyle ilgili tartışmalar hâkim oldu. Sekiz yıl kesintisiz eğitim mi olsun, 4+4 mü olsun, 5+3 mü olsun, dershaneler kapatılsın ya da kapatılmasın, imam-hatip okullarına yönlendirme gibi tartışmalar sorunun çözümü olacak iddiasıyla merkezde yer bulan tartışma konuları olarak medya gündeminde manşetlerden inmiyor. Oysa sorunun kaynağı ve çözüm bu tartışmaların çok uzağında. İktidar reform cilasını kullanarak bir şeyler yapıyor ama sözde reformları eğitim kalitesini yükseltecek içerikten yoksun. Yok, efendim her öğrenciye bilgisayar, her öğrenciye tablet vereceğiz diye ekran karşısında konuşmalar yaparken bir de öğrendik ki meğerse bir milyondan fazla öğrencimiz matematik sorularına elini sürmemiş. Gerçeğin ortaya çıkmasından sonra konunun üzerinde neredeyse hiç durulmamasına, hatta facianın gözden kaçırılmasına bakılırsa, gelecek yıllarda eğitim sorunumuz daha da büyüyecek gibi durmaktadır.

Konuşmamızda şu ana kadar söze girerken sınav sonuçları üzerinden sorunu mukayeseli bir zeminde iyice tanımlamaya çalıştık ve vahameti anlamaya yarayan itiraza yer bırakmayacak kadar açık sayısal verileri öne çıkardık. Makalemizin bundan sonraki kısmında eğitimin içini layıkıyla doldurmak adına yapılması gerekenlere kısa kısa değineceğiz.

Bu satırların yazarı, devletimizin sağladığı imkânlar sayesinde hasbelkader Türkiye’de en üst düzeyde eğitim alma fırsatı yakalamış kişilerden biridir. Birkaç yıl devlet memurluğu yapmış ve ardından da Deniz Harp Okulu’nda öğretim görevlisi olarak askerliğini yapmış ve daha sonra dünyaya açılmış, dünya çapında birçok deneyim yaşamış, başka ülkelerin eğitim sistemleriyle ülkemizin sistemini kıyas zemini bulmuştur. Halen de dünyada bilim ve teknoloji alanındaki araştırmaları ve gelişmeleri yakından izlemektedir. Türk insanının bu tür çabaların içinde pek bir yerinin bulunmadığı herkesin bildiği bir gerçektir. Durumun daha uzun yıllar sürmesi tehlikesi ve hatta son zamanlarda ortaya çıkan örneklerden açıkça görüldüğü gibi, daha bile geriye düşme durumu gözlenmektedir. Bize göre, bu hal düpedüz bir milli güvenlik sorunu halini almıştır.  Sadece bilim insanı yetiştirmek için değil, araştıran, sorgulayan, keşfeden, yerine göre kendini dahi eleştirmesini bilen ve böylece kendisi olarak yaşamaya azimli bir nesil, bir millet yetiştirmek gibi büyük bir görev eğitim camiasının önünde durmaktadır. Görevin yerine getirilmesi için topyekûn seferberlik gerekmektedir. Ama ortada sorunu doğru yerinden kavramış yetkili görünmüyor. Muhalefet cephesinden de esaslı bir görüş, vahameti duyuran bir ses duyulmuyor. Herkes kendi köşesinde kendi çapında iktidar gibi duruyor. Eğitimcilerin sendikalarının durumu da aynı. Sorunun suçlusu da yok, sahibi de yok.

ON TEMEL İLKE

                           OKUMAK ZİHNİ SADECE BİLGİ MALZEMESİYLE DOLDURUR.                             OKUDUĞUMUZU BİZE MAL EDEN DÜŞÜNMEDİR.

JOHN LOCKE

Eğitim reformunun on temel ilke doğrultusunda biçimlendirilmesi gerekir. Aksi halde, ülkemizi güvenli bir geleceğe taşıyabilecek nitelikli insan yetiştirmek mümkün değildir. Konuyu derinlemesine kavramak ve kavratmak bakımında başka ilkeler de öne sürülebilir. Sadece bu on ilke önemlidir, başka ilke öne sürmeye gerek yoktur, şeklinde bir tutum da doğru olmaz. Elbette ki aşağıda sıraladığımız ilkelerden bağımsız başka ilkeler öne sürenler olabilir. Onları da dinlemeye hazır olduğumuzu belirterek ilkelerimizi sıralayalım.

Bunlar tartışılmalıdır falan diyerek topu taca atmayalım. Ayrıca “siz eğitim uzmanı mısınız da bu konuda konuşabiliyorsunuz” diyenler olabileceğini hesap ederek peşin peşin cevap vermek istiyorum. Albert Einstein, “problemleri onları üreten kafalarla çözemeyiz”, demişti. Eğitim kadroları bu manzaranın sorumluluğunu taşıyorsa, çözüm için dışarıdan müdahale zorunlu bir hal alır. Yetkili olmak ehliyet sahibi olmak demek değildir. Yetki, ehliyet sahibi olanlara verilmelidir.

Eğitim reformu çalışmaları aşağıdaki temel ilkelerin önemini kavrayabilen ve bu alanlarda katkıda bulunabilecek ehil kimselere teslim edilmelidir. Söz konusu temel ilkeleri teker teker şöyle özetleyebiliriz:

BİRİNCİ İLKE

MATEMATİKLE UĞRAŞMAK ÇOK SIKI KURALLARI OLAN DİLBİLGİSİ ALIŞTIRMALARI YAPMAYA BENZER.

DAVİD RUELLA, Raslantı ve Kaos adlı eserinden

 

İYİ MATEMATİK BİLMEYEN TOPLUMLARDA ADALET YOKTUR.

JOHN NASH

MATEMATİK VE TÜRKÇE

Matematik ve Türkçe eğitimi dal ayrımı yapılmaksızın bütün öğrencilere olabildiğince kapsamlı olarak verilmelidir. Çünkü Türkçe de matematik de aslında aynı şeyin iki cephesidir. Bin yıl önce matematik bilmeyenler medresede hiçbir konuda ders veremezdi. Büyük matematikçiler bu gerçekten yola çıkarak, matematiği mantığın şiiri olarak nitelerler. Matematik eğitimi, düşünmeye hazırlanan beyinleri formatlama sanatıdır. Ancak matematik bilenler, yani doğru formatlanmış beyinler Türkçemizi en doğru şekilde kullanabilir. Her ne düşünüyorsak, bunu apaçık bir netlikte ifade edebilmenin incelikleri matematikte saklıdır. Sadece iyi fizikçi olmak için değil, iyi edebiyatçı olmak için de matematik gerekir. İyi edebiyatçılarda ileri düzeyde mantık bilgisi ve mantığı doğru ve yerinde kullanma becerisi vardır. Matematik eğitimi almış bir beyin bulanık konuşmalar yapmaz, muğlâk ifadeler kullanmaz. Bunu ona kazandıran matematik eğitimidir. Masal bile anlatsalar, ifade gücünü mantık sayesinde kazanmışlardır. Edebiyat, beynimizde oluşan düşünce bulutlarını başkalarına dil aracılığıyla aktararak aynı bulutları onlarda da oluşturabilme sanatıdır. Hem düşünceyi başkalarına aktarabilmek hem de başkalarını anlayabilmek için matematik gereklidir. Eski çağlarda matematik bugünkü gibi simgelerle yapılmazdı. Mantığın yol göstericiliğinde arı ve duru ifade gücüyle yapılırdı.

Batı dünyasının bugünkü düzeye çıkmasının arkasında yatan iki temel etkenden birincisi matematik öğrenmek ve matematikle ilgilenen insan sayısındaki büyük artıştır. İkincisi ise bilim dili olduğu o zamanlar öne sürülen Latincenin terk edilip, anadilde eserler yayınlamak ve anadilde bilim yapmaktır. Anadilde eser verme önce İtalya’da Dante ve Marko Polo Seyahatnamesi ile ve daha sonra Fransa’da, ardından Almanya’da ve İngiltere’de ortaya çıktı. O zamana kadar Almanlar, kendi dilleriyle bilim yapılamayacağını düşünüyordu, İngiliz aristokratları Fransızca konuşuyordu, kiliseye bağlı üniversite Latinceden başka bir dilde bilim yapılmasının karşısındaydı, anadile olan ilginin artmasını dine ihanet olarak görüyordu. Ama bütün engeller aşıldı ve nitelikli bilgi kendi anadilinden başka bir dil bilmeyen halk katına ulaştı. Avrupa’da bilim ve teknolojide atılım bilgi halka ulaşınca yükselişe geçti. Bir başka deyişle, Rönesans’ı mümkün kılan iki etkenden birincisi matematik ve ikincisi ise ana dilde kaleme alınmış eserlerin yaygınlaşmasıdır. Bu konuyu önemine binaen “Uygarlığa Giden Yol” adlı kitabımızda kapsamlı olarak inceledik.

İKİNCİ İLKE

PROBLEMLERİ ONLARI ÜRETEN KAFALARLA ÇÖZEMEYİZ.

ALBERT EİNSTEİN

BİREY GERÇEĞİ NE KADAR ÇOK ÖZÜMSERSE, BULUŞ YAPMA POTANSİYELİ DE O KADAR BÜYÜK OLACAKTIR.

                                                   EDWARD SHLESİNGER, Buluş Nasıl Yapılır? Adlı eserinden

FEN DERSLERİ

Fizik, kimya, biyoloji gibi fen dersleri, bilim tarihi üzerinden, bilim ve teknoloji alanındaki aşamaları takip ederek, -bir zincir reaksiyon gibi- ortaya çıkan gelişmeleri sırasıyla ele alan dersler halinde yürütülmelidir. Bilim dünyasında kullanılan matematik diliyle yazılmış formüllerin ezberletilmesi bilimsel eğitim demek değildir. Söz konusu formüllerin ilk kez nasıl ortaya çıktığı, nasıl geliştiği ve bugünkü haline nasıl geldiği, teknolojiye nasıl aktarılabildiği de anlatılmalıdır. Bilim tarihi üzerinden eğitim, öğrencinin bilim insanları büyük ailesine dahil edilmesi demektir. Bu şekilde eğitilmiş genç beyinler, bilimin ufuk çizgisine gözleri kamaşmadan bakabilirler ve daha ileri taşımak için yeni yollar bulabilirler.

Bilimsel araştırmanın doğasını anlayabilmek için gelişme çizgisini iyi anlamak gerekir. Alman dilbilimci Walter Porzig, “Dil Denen Mucize” adlı eserinde şöyle diyor:

“Her bilim, birisinin çıkıp her gün karşılaşılan ve olağan bir şeye şaşmasıyla başlar. Cisimler tutulmayınca neden yere düşer? Ağaçlar niçin yeşildir? İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler neden kendilerini doğuranlara çoğu kere o kadar benzer ve onlardan yine de tamamen farklıdır? Böyle sorulara cevap bulma denemeleri, ya yepyeni bilimlere yol açmış ya da mevcut bilimleri yepyeni yollara sevk etmiştir.”

Ve ekler:

“Elbette ki sadece şaşmakla bitmez bu iş. Soruyu soran, ‘Tanrı öyle yapmış’ veya ‘eski çağlarda tesadüfî bir olay, bütün çağlar için geçerli örneği oluşturmuştur’, cinsinden cevaplarla kolayca tatmin olursa veya ‘böyle sorular sormak günahtır, suçtur’ ya da ‘insan aklı bunları kavrayamaz’ cinsinden ihtarlar karşısında ürkerse, sonuç şu olur, bu olur, ama ortaya bilim çıkmaz. Bilim ancak insanlar realitedeki (dış gerçekteki) görüntülere, korku ve saygı yüzünden engellenmeksizin, onlarla pratik gayeleri düşünmeden uğraşacak kadar büyük ilgi duyarlarsa ortaya çıkar.”

Bu satırlarda ifade edilen manayı derinden anlamak için bilim tarihi çalışmak gerekir. Fen derslerini bilim tarihi üzerinden yürütebilmek için gerekli ders kitapları hızla hazırlanmalıdır.

Öğrenci; büyük bilimsel deneylerin nasıl tasarlandığını, nasıl bir ilham sürecinden yola çıkıldığını, deney sonuçlarının nasıl yorumlandığını, sonuçlar üzerinde yapılan tartışmaları, büyük başarılara imza atmış düşünürlerin de hata yapabildiğini, hata yapmanın onur kırıcı olmadığını, bilimin, bir düşünürün bir başka düşünürün hatasını bularak ilerlediğini ama kendisinin de kendinden sonra gelenlerin düzeltmesi gereken hatalar yapabileceğini, bilim tarihinin kuramlar mezarlığı gibi olduğunu anlaması, iyi niyetini koruduğu takdirde hata yapmaktan korkmaması gerektiğini öğrenmelidir.

Birçok bilimsel atılım rastlantıyla ortaya çıkmıştır. Ancak rastlantıları değerlendirebilmek, aniden ortaya çıkan fırsatı hemen yakalayacak derecede iyi eğitilmiş beyinlerin hakkı olduğunu da bilmek gerekir. İnsanlık tarihinin akışını değiştiren Louis Pastör (1822-1895), tıp alanında en büyük atılımlardan olan aşıyı böyle bulmuştur ve şu ünlü söz ona aittir:

“Talih, ancak siz hazırsanız yardım eder.”

Robert Koch (1843-1910), hastalıklara mikroorganizmaların yol açtığını bulan, bilim tarihine altın harflerle geçmiş olan bir bilgindir. Ne var ki Louis Pastör’ün aşıyı bulmasını yanlış değerlendirmiş, buluşunu reddetmiş, hatta onu sahtekârlıkla suçlamıştır. Pastör’ün geliştirdiği ve üreterek pazarladığı tavuk aşılarının Almanya’ya girmesine bile engel olmuştur. Alman tavuk yetiştiricileri Pastör’ün üreterek pazarladığı aşıları çekinmeden kullanmakta olan İngiliz ve Fransız rakipleri karşısında gerilemekte olmaları üzerine harekete geçmişler ve Koch’un çıkardığı yasal engeli kaldırtmışlar, aşıyı ithal ederek tavuklara uygulayabilmişlerdir. Buna rağmen kabul etmek gerekir ki, Koch da insanlığın ufkunu açan bilgindir; Pastör de. O günlerde tartışmalar ne şekilde seyretmişse etmiştir. Bugünkü parlak sonucun o tartışmaların eseri olduğunu biliyoruz.

Mikroorganizmaların varlığı ilk keşfeden kişi Danimarkalı Leeuwenhoek(1632-1723)’tur. Zamanını meyhanede öldürmek istemeyen meraklı bir insandı. Latince bilmezdi. Doksan yıllık ömründe ülkesi dışına sadece iki kez çıkmışlığı vardı. Tekstil işiyle uğraşırdı ve kumaşların atkı ve çözgüsünü saydığı bir büyüteci vardı. Optik biliminden habersiz olan bu kişi ilk mikroskobu yapan kişidir ve bir damla göl suyunun içinde mikroorganizmaların binlercesinin yaşadığını keşfetmiş, gördüklerinin resimlerini çizmiş, gözlemlerini yazıya dökmüş ama kendisiyle alay edilmiştir. Kendisiyle dalga geçenleri bugün kimse hatırlamıyor ama o, hakkında söylenenlere aldırış etmeden araştırmalarını sürdürmesi sayesinde bilim tarihindeki unutulmaz yerini aldı.

Örnekleri çoğaltabiliriz ama meramımızı örnekler üzerinde yeterince anlattığımızı düşünüyoruz. Kısaca ifade edecek olursak, bilimsel çabaların ne kadar insanca olduğunu anlamamız, cesaret ve istekle katılmak için gerekli bir başlangıçtır.

Büyük bilimsel atılımlara öncü olmuş ünlü düşünürlerin birer dahi olarak nitelenmesi, abartıyla kaleme alınmış metinlerde tasvir edilen dehayı kendinde göremeyen gençleri, bilimsel çalışmaların sadece seyircisi haline dönüştürmekte, bu alanda çabalara girişmekten caydırmaktadır. Oysa Einstein bir kütüphane memurudur ve ilgi duyduğu konularda çok kitap okuması sayesinde ünlü kuramını ortaya koymuştur. Onun kitap peşinde koşmasına gerek yoktu; çünkü yeni kitaplar postayla masasına kadar geliyor, o sadece ilgi duyduklarını seçip okuyordu. Newton ise bir kabalacıydı; Tevrat içinde gizlendiğine inandığı, geleceğe dair sözde bilgiler içeren şifreleri çözmeye çalışırdı. Bu konuda tuttuğu notlar, büyük bilimsel atılımına dair yazdıklarından onlarca kat fazladır. Newton, Francis Bacon ve René Descartes ile birlikte bilimin temel mantığını ortaya koymakla payelendirilir. Ne var ki, “iki şey arasında benzerlik bulunması, söz konusu iki şey arasında bir ilişki bulunduğunu öne sürmeye yetmeyeceğini, bir ilişkinin varlığını öne sürebilmek için başka kanıt ya da kanıtlara ihtiyaç olduğunu” düşünebilmiş görünmüyor.

Elektrik bilimine büyük atılım yaptıran Faraday, ciltçi çırağı idi. On üç yaşına geldiğinde zar zor okuyabiliyordu. Üstelik okulundan ayrılmak zorunda kalmıştı. Sokaklarda aylak aylak dolaşmaktayken, demircilik yapan babası onu ciltçiye çırak olarak ermişti. Okumayı cilt atölyesinde söktüğü söylenir. Elektrik motorunun bulunmasına yol açan ünlü deneyini her gün deliler gibi kitap okumasına borçludur. “Tanrının gücünü kavramak için elektriğin sırrını çözmek lazım”, derdi ve bu amaçla elektrik üzerine yoğunlaşmıştı; çünkü elektrik görünmez ve anlaşılmaz bir şey olmaya devam ettiği takdirde “Tanrının sonsuz gücü ve Tanrısal yapısı”nı doğru olarak anlayabilmek mümkün olmayacaktı. Onu bilim tarihine altın harflerle yazdıran, ciltlenmek üzere önüne gelen kitapları ciltlemekle kalmayarak okuması sayesinde kazandığı düşünce gücüdür.

Örneklerde sergilemeye çalıştığımız gibi gençlerimizin bilimsel çabalara katkıda bulunması için önce merak uyanması sonra katkıda bulunma arzusu doğması gerekir. Bilim tarihi çalışmak bu duyguyu geliştirmek için çok önemli bir imkândır.

Bilim tarihi incelemiş olanlar, hayal gücünün değerini de anlarlar. Bu konuda da yüz yıl önceki tezleri (1916) yüz yıl sonra kanıtlanmış olan (2016) Einstein’dan destek alalım. Şöyle diyor Einstein:

“Mantıklı düşünce kişiyi A noktasından B noktasına götürür. Hayal gücü ise her yere.”

Hayallerin tutarlı bir temeli olması ve hayallerden güç alabilmek için yıllarca süren ısrarlı okuma alışkanlığı kazanmak gerektiğinin de vurgulamış olalım. Gazların sıvılaştırılması üzerinde yaptığı bilimsel çalışmalarıyla tanınan ve bildiğimiz termosun mucidi olan İskoç fizikçi James Dewar (1842-1923) konunun önemini şöyle vurgulamış:

“ Beyin bir paraşüt gibidir, sadece açık olduğunda iyi çalışır.”

Demek ki gençlerin beynini bir paraşüt gibi açık hale getiren bir eğitim sistemine ihtiyaç vardır. Eğitim sisteminde böyle bir ilke olması olmazsa olmaz şartlardan biridir.

Öğrencinin, metal hurufatla basılarak önüne konmuş yazıların başka insanların eseri olduğunu, bazen tamamen yanlış, hatta kasıtlı bir aldatmaca veya kısmen hatalı bir çalışma olabileceğini peşinen bilmesi gerekir. Ancak bu sayededir ki sorgulayıcı bir zihin yapısı kazanabilir. PİSA sınavlarında öğrencilerimizin son sıralardan kurtulamamasına, büyük ölçüde eğitimlerinde sorgulayıcılığın göz ardı edilmesi ve sorgulama konusunda yeterince antrenmanlı olmamalarının neden olduğunu düşünüyoruz.

Fen eğitimi verilen bütün öğrenciler, insanlığın kaderini değiştiren büyük bilimsel deneyleri bizzat tekrarlamalıdır. Bu konu da olmazsa olmaz bir şarttır. Sayıları 30-40’ı geçmeyen bilimin ufkunu açan temel deneyleri bizzat yapmanın tatmin edici sonuç doğuracağını düşünüyoruz. Eğer öğrenci böyle bir ortamı soluyarak yetiştirilirse ancak o zaman kendisinin de insanlığa önemli katkılar sağlayabileceğini düşünmeye başlayabilir. Bunun için temel bilim eğitimi için kapsamlı laboratuvarlar kurulmalıdır.

Gözlem yapmanın sistematiğini, inceliklerini ve önemini anlatmak için ünlü bir temel deney vardır. Adı mum deneyidir. Bu deney için öğrenciye bir mum, bir kibrit, kâğıt ve kalem veriyorsunuz; mumu yaktırdıktan sonra şöyle soruyorsunuz: Ne görüyorsanız önünüzdeki kâğıda madde madde yazın. Yanmakta olan bir mumda ne görülebilir ki diye aklınızdan geçirerek soruyu küçümsemeyin sakın. Çıplak gözle yapılan gözlemde 50 dolayında farklı özelliğin göze çarpması beklenir. Bu deneyi yapmak için bakkaldan mum almanız yeterlidir.

Eğer sonuçta yine bir sıralama sınavı yapılacaksa, öğrenci laboratuvarda bizzat yaptığı bütün deneylerden soru çıkacağından emin olarak çalışmalıdır. Unutulmamalıdır ki, deney yapmak, beş duyuyla eğitim demektir. Ezbere dayalı eğitimden geçirilenlerin hayatının sonuna kadar kendilerini güdüleyen birilerine ihtiyacı olur. İnsanları kendi çıkarları doğrultusunda güdülemeye çalışan ve bu işte küresel çapta büyük mesafe almış güç odakları olduğunu bilmeyen yoktur. Söz konusu odakların emelini boşa çıkarmak için ve dünyaya alternatifler sunabilecek nesiller yetiştirmek için doğru yapılandırılmış eğitim sistemine ihtiyacımız vardır. Bu konu Türkiye’mizin olmazsa olmazıdır. Birinci dereceden stratejik önem taşır.

Fen eğitiminin bilim tarihi üzerinden ve laboratuvar ortamında layıkıyla yerine getirilebilmesi için iki konuda esaslı yatırım yapmak gerekir. Birincisi her öğrencinin bizzat deney yapabileceği kapsamlı bir laboratuvar ve ikincisi tarihe geçen ünlü deneyleri yapmak için gerekli deney düzenekleri (deney kitleri). Demek ki bu işin finansmanı sorunu da var. Bu konudaki görüşümüzü makalemizin üçüncü ayağında bildireceğiz.

ÜÇÜNCÜ İLKE

DİL BİR MİLLETİN ŞEREFİDİR. ANCAK ŞEREFİNİ KORUYAN MİLLETLER DÜNYADA CİDDİYE ALINIR. DİL OLMAZSA KÜLTÜR, KÜLTÜR OLMAZSA KİMLİK, KİMLİK OLMAZSA HAYSİYET ŞEREF OLMAZ.

 OKTAY SİNANOĞLU

 

YABANCI DİL EĞİTİMİ

Üçüncü olarak, kamuoyunda zaman zaman tartışılan yabancı dille eğitim konusuna değineceğiz. Bilimin bütün dallarında eğitim Türkçe olmalıdır. Yabancı dille eğitim ancak sömürge ülkelerinde (ya da geçmişte sömürge olan ülkelerde) görülen bir durumdur. İngilizce bilmeden İngilizce matematik kitabı ya da fizik kitabı üzerinden eğitim nasıl açıklanabilir, anlamak mümkün değildir. Bu yüzden öğrenciler hem İngilizceyi hem de matematiği layıkıyla öğrenememektedir.

Matematiği öğrenemeden İngilizce öğrenilebilir ama o İngilizce hangi işimize yarayacak? Rahmetli Oktay Sinanoğlu’nun eserlerinde yer verilmiş olan güzel bir örnek yardımıyla durumu açıklayabiliriz. Yabancı bir gazeteci Atatürk ile röportaj yaparken şöyle sorar: “Size dahi diyorlar ama siz Fransızcayı dahi çok iyi bilmiyorsunuz.” Atatürk gayet soğukkanlılıkla şöyle cevap verir: “Beyrut’ta hamallar yedi dil bilir.”

Yabancı dil eğitimi dünyayı izlemek ve gelişmelerden günü gününe haber almak için gereklidir. Hangi bilginin peşinde koşacağımızı bilmeksizin yabancı dille eğitim almak demek başkasının yargısını benimsemek için eğitim almak demektir. Türk dilini bilim dili yapmak için bütün zamanını ortaya koyan Oktay Sinanoğlu, savunmasını “Bir milleti köle yapmak istiyorsanız eğitimini yabancılaştırın!” düşüncesinden hareketle yapardı.

Azerbaycanlı milli şairimiz Bahtiyar Vahapzade (1925-2009), “Yabancı Dilde Eğitimin Zararları” adlı makalesine şu cümlelerle başlar:

“Milli şuurun şekillenmesinde ve kişinin kendini kavramasında ana dilde eğitimin önemini ispat etmeye gerek yoktur. Ferdin yetiştirilirken ana dili ile eğitim yapılmasının gerekliliği hakkında dünyanın en büyük filozof ve eğitimcileri cilt cilt kitaplar yazmışlardır. Bunların arasında büyük Rus eğitimcisi K. D. Uşinski’nin Ana Dili (Rodnoe Slovo) adlı kitabı önemlidir. Ana dilimiz uğruna verdiğim 56 yıllık mücadelemde bu kitaba her zaman başvurdum, bana yönelik saldırılarda bu kitabı hep kalkan olarak kullandım. Uşinski şöyle diyor: ‘Eğer çocuğun eğitim aldığı dil, onun atadan gelme milli karakterine yabancıysa, bu dil çocuğun manevi gelişmesine ana dili kadar güçlü etki yapmaz.

Sovyet yönetimi yıllarında, Rusçayı Rus gibi bilmeyenlere iş verilmediği için ebeveynler evlatlarını Rus okullarına veriyorlar, ana dilde eğitim yapan okullarımızın sayısı her yıl biraz daha azalıyordu. Rusça eğitim veren okullarda ise milli şuurdan mahrum, kendini başkalarından hakir gören mankurtlar yetişiyordu. Bu mankurtlar, bugün geçmişin nostaljisi ile yaşayarak kendilerini Bakûlüler (Bakinets) olarak adlandırıyor, Bakû’den Rusların, Ermenilerin, Yahudilerin taşınmasına, onların yerine Karabağ’dan ve Ermenistan’dan taşınan Azerilerin almasına üzülüyorlar, geçmişteki beynelmilel Bakû’yü yitirdikleri için feryat koparıyorlar. Soy kökünden uzaklaşan, dilinden ve dininden ayrı düşenler, bağımsızlığımızı kabul etmiyor, yine gözlerini Moskova’ya çeviriyorlar, çok milletli kozmopolit ve simasız Bakû’yü istiyorlar.”

Bu satırları adeta bizden bir fotoğraf gibi bulduğum ve beni birçok söz söylemekten kurtardığı için seçtim. Türkiye, engin kültürünü günümüzde sergileyebilmek, dilini ve kültürünü koruyarak ve geliştirerek geleceğe yansıtabilmek adına yabancı dille eğitime derhal son vermelidir. Bu politika yabancı dil eğitiminin terk edilmesi anlamına gelmez. Tersine, yabancı dil bilgimizi en üst düzeyde yararlı hale getirebilmek için olabildiğince yüksek bilgi düzeyine erişmek için kendi dilimizde eğitim almak gerekir.

Hiç şüphe yok ki, geleceğe doğru emin adımlar atabilmek için dünyayı takip etmek gerekir ve bunun için de derinlemesine yabancı dil bilmek gerekir. Dünyadaki işe koşulacak bilginin geometrik olarak arttığı ve her 7-8 yılda ikiye katlandığı bir gerçektir. Dolayısıyla, her uzmanlık dalının dünyada olup biten gelişmeleri, deyim yerindeyse, enseden takip etmek gerekir. Uygarlığa Giden Yol adlı kitabımızda Norveç’i bu konuya örnek göstererek öne çıkarmıştık. Bağımsızlığını 1905 yılında kazanan Norveç takriben 5 milyon nüfuslu bir ülkedir. Bilimsel ve teknolojik gelişmeleri izlemekte en küçük bir gevşeklik göstermeyen Norveç’te, başka uluslardan geri kalmamak ve kendi tarzında oynayarak uluslararası camiada etkin rol almak bir ideolojidir. “Kendimiz olmak” ideolojisi bize de çok yakışır. Batılılara güven duyan ve onlara kendimizi beğendirmeye çalışan bir tutum felaketimizi hazırlar.

Norveç, İkinci Dünya Savaşı’nda 5 yıl Alman işgalinde kalmıştır ve bağımsızlığına tekrar kavuştuğunda söz konusu 5 yıl boyunca dünyayı izleyemediğinden dolayı kaygılanmış ve dünyadaki bilimsel ve teknolojik gelişmeleri takip etmek ve açığı kapamak için özel bir örgütlenmeye gitmişti. İlgilenenler Norveç modelini adı geçen kitabımızdan izleyebilirler.

Sonuç olarak, kolayca anlaşılacağı gibi yabancı dil eğitimi demek yabancı dilde eğitim demek değildir. Türk üniversitelerinin AR-GE çalışmalarında gerekli performansı gösterememelerinin nedenlerinden birinin akademik çevrelerin yabancı dil düzeyinin yetersiz kalması olduğunu biliyoruz. Çözümü şöyle görüyoruz:

  • Yabancı dil eğitimini üniversitelerdeki Yabancı Diller Okulu gibi ayrı bir çatı altında toplamak lazımdır.
  • Başka ülkelerle karşılıklı öğrenci mübadelesi yaparak bir sömestr ya da iki sömestr öğrenci göndermek için fırsatlar yaratılmalıdır.
  • Üniversite son sınıfta bir ya da birkaç dersi İngilizce (ya da Fransızca, Almanca) olarak almak uygun olabilir.
  • Öğrencilik yıllarında ve mezun olduktan sonra yabancı dilde gazete, dergi ve kitaplar okumak gerekir. Bunun için okul kitaplıklarına gerekli harcamalar yapmaktan kaçınmamalıdır.

Başka ülkelerin önemli üniversiteleriyle paralel çalışmak ve karşılıklı öğrenci mübadelesi yapmak birçok bakımdan faydalıdır. Yabancı dil öğrenmek için en önemli yoldur. Bu arada şunu da ekleyelim ki öğrenilmesi gereken yabancı dil sadece İngilizce Fransızca ve Almanca değildir. Japonca, Çince, Rusça gibi teknolojiye odaklanmış ülkelerin dillerini bilenlerin de aramızda olması gerekir.

DÖRDÜNCÜ İLKE

 EĞİTİM, GERÇEKLERİN ÖĞRETİLMESİ DEĞİLDİR. DÜŞÜNMEK İÇİN AKLIN EĞİTİLMESİDİR.

ALBERT EİNSTEİN

TEKNİK EĞİTİM

Teknik eğitim, demir çelik fabrikaları, petrokimya tesisleri gibi büyük sanayi kuruluşları ortamında ya da Organize Sanayi Bölgeleri ve tersane bölgeleri gibi teknoloji yoğun ortamlarda yapılmalıdır. Tıp fakültelerinin hastaneler bünyesinde olması gibi.

Çok üniversite açmakla, özel üniversiteler aracılığıyla bedeli karşılığında herkese istediği gibi bir diploma vermekle bir yere varmak mümkün değildir. Türkiye’de Mayıs 2015 itibariyle 193 üniversite var. Altı milyon dolayında da üniversite öğrencisi var. Bu sayı Danimarka’nın, Finlandiya’nın ve Norveç’in toplam nüfusundan fazla bir sayıdır.

Düşünceyi eyleme geçirecek yol, düşünce ile el becerisini bir arada geliştirmektir. İnsanlığın ufkunu genişleten bütün öncü büyük adamlar düşüncesini eyleme geçirmesini bilmiş kimselerdir. Düşünen, tasarlayan ve eyleme geçiren nesiller yetiştiren bir eğitim sistemimiz olmalıdır.

Yukarıda PİSA Sınavlarında Çinli öğrencilerin birinciliği kimseye kaptırmadığını, ilk sıraları Şankay, Hong Kong, Macau ve Tayvan gibi Çin bölgelerinden öğrencilerin paylaştığını göstermiştik. Finlerden söz ettiğimiz gibi biraz da Çin eğitim sisteminin sergilediği büyük başarının kökenlerine de eğilelim:

Çin bugün dünyaya kafa tutuyor ve yakın gelecekte Çin’in dünyanın en büyük ekonomisi olması beklentisi var. Çin’in endüstriyel alandaki günümüzdeki başarısı, siyasi alanda birçok ağır hatalı uygulamaya imza atan Mao Zedung’un bir şeyi doğru yapması sayesinde mümkün olmuştur.

Onun sanayileşme stratejisi,

üretici güçleri geliştirmek,

düşünmeye cesaret etmelerini sağlamak,

düşünceyi eyleme geçirme isteği uyandırmak,

Çinli gençlerde Çin toplumunun öz gücüne güven duygusu geliştirmek,

yıllarca hiçbir şey üretmeden toplumun sırtından geçinen üniversite çevrelerini üretkenliği örgütlemek adına baskı altına almak,

 ve onların, merkezinde kendilerinin çöreklendiği kronik statüko

oluşturmalarına engel olmak

gibi parayla, sermayeyle ya da genel geçer ekonomi terimleriyle ifade edilemeyen ilkelere dayanır.

Mao, bu amaçla, işçi-mühendis yetiştiren üniversiteleri büyük sanayi kuruluşlarının ortasına kurmuş, bilimsel araştırmaların Çin’in gerçeğiyle ve ihtiyaçlarıyla bağ kurarak Çin halkının ortak çıkarına göre yönlendirilmesi için küçük, orta ve büyük sanayi tesislerinin üniversiteye yakın durmalarını ve birlikte çalışmalarını öncelikle sağlamıştır.

Çin’le ilgili bildiklerimize “ÇİN/3500 YILIN KÖŞE TAŞLARI” adlı kitabımızda yer verdik. Bunun yanında yine PİSA sınavlarında ön sıralarda gördüğümüz Japonya’nın kalkınmasıyla ilgili bildiklerimizi de “JAPONYA/BİR YÜKSELİŞİN KISA HİKAYESİ” adlı kitaplarımızda inceledik. Bu makalemizde, bu konular üzerinde daha fazla durmayacağız. Teknik eğitimin verimli biçimde yapılabilmesi için karar organında yer alan kimselerin teknoloji tarihini mukayeseli düzeyde bilmesi gerekir.

Türkiye’de on büyük ekonomiden biri olabilmeyi yüksek öğrenimin büyümesine bağlamış bir anlayış var. Nitekim 2011 yılında YÖK başkanlığına atanan Gökhan Çetinsaya, işine üniversitede köklü reformlar yapılacağını ve Amerikan üniversitelerinin model alınacağını söyledi. Adı geçen başkana göre, “Türkiye eğer 10 büyük ekonomiden biri olacaksa bunun için yüksek öğrenimin büyümesi” sürdürülmelidir ve üniversite sayısında artış gurur vericidir. İktidar kanadı, “geldik, 81 vilayetin hepsinde üniversite kurduk,” diye övünüyor ama eğitimin içeriğinden ve derinliğinden söz eden yok. 2016 yılında üniversite sayımız 193 ama bu üniversitelerin çoğunluğunun tabela üniversite olduğunu bilmeyen yok. Tehlike de burada başlıyor. Bu gerçeği dile getiren üniversite içinden gelen kimse yok. Örnek aldıklarını söyledikleri Amerikan üniversitelerinin sistemini kuranlardan biri olan Walter Lippmann, 1920 yılında eğitimin ilkelerini açıklarken şöyle demişti:

“Yalanı ortaya çıkaran bir araca sahip olmayan topluluk özgürlüğüne kavuşamaz.”

Bu sözler üniversiteye yüklenen sorumluluğu ifade etmek için sarf edilmiş sözlerdir. Amerikan modeli esas alınırken bu ilkeye de riayet edilmesini bekleriz.

BEŞİNCİ İLKE

                            OĞUL GEÇMİŞİNİ BİL Kİ GELECEĞİNİ SAĞLAM BASASIN,                         NEREDEN GELDİĞİNİ UNUTMA Kİ NEREYE GİDECEĞİNİ  BİLESİN.

ŞEYH EDEBALİ

 

                                      TARİHİ TEKERRÜRDÜR DİYE TARİF EDİYORLAR.                                        HİÇ İBRET ALINSAYDI, TEKERRÜR MÜ EDERDİ?

Mehmet AKİF

TARİH EĞİTİMİ

Eğitim sistemi üçlü sacayağı üzerine oturtulmalı ve özellikle orta öğrenim düzeyinde dal ayrımı yapılmaksızın bütün dallarda ısrarla uygulanmalıdır.  Söz konusu sacayağı üç temel derstir: Matematik, Türkçe ve Tarih. Matematik ve Türkçenin bütün öğrencilere dal ayrımı yapmaksızın öğretilmesi gereğini BİRİNCİ İLKE olarak yukarıda vurguladık. Bunların yanına tarih derslerini de eklemek gerekir. Öncelikle şunu ifade edelim ki tarih bilgisi,  en azından kendi mesleği açısından fizikçiye de biyologa da gereklidir. İKİNCİ İLKE’de bu görüşü savunduk. Burada sadece şunu eklemekle yetinelim: Eğer araştırmacı kendi mesleğinin tarihinden habersiz ise geçmişte dünyanın bir yerinde yanlış tasarlanmış ve başarısız olmuş bir deney için zaman ve para harcayabilir veya yanlışlığı ispatlanmış bir görüşü savunarak meslek camiasında küçük düşebilir veya tersine, “Amerika’yı yeniden keşfetti”, şeklinde alaylı eleştirilere muhatap olabilir.

Örnek vermek gerekirse önce Edison’u öne süreriz. Çünkü Edison, yeni bir araştırmaya karar verdiğinde önce o konu hakkında yazılmış bütün eserleri okur, konuyla ilgili birikmiş ne kadar bilgi varsa hepsini göz önünde bulundururdu. Kendinden önceki bilgelik mirasından olabildiğince yararlanmaya çalışmak aklın gereğidir. Bütün bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin arkasında, üzerinde kafa yorduğu konunun geçmişini araştıran, izini süren, ısrarlı takip yapan bir beyin vardır.

Siyasi, toplumsal ya da kültürel, batı eğitim sisteminde bütün tarih dersleri bilimsellik düzeyinde verilen bir derstir. Yani tarihin akışı neden-sonuç ilişkileri çerçevesinde ele alınır. Eğer tarih bilinci olmasaydı, bugün Yahudi diye bir millet olamazdı. Yahudi tarihinin derinliğini anlatan ve bir Yahudi tarafından yazılmış bir kitapta tarihin önemi şöyle vurgulanmıştır:

“Geçmişini bilmeyen milletin bugünü sönük ve yarını da belirsizdir.”

Konuyu açmak adına bizi yakından ilgilendiren bir örnek üzerinden gidelim:

Bilimsel tarih anlayışında Osmanlı tarihi iki temel sorunun cevabını verecek şekilde ele alınır.

Birincisi: Nasıl olup da 200 çadırdan ibaret Kayı boyu 3 kıtada hükmeden büyük bir devlete dönüşmüştür ve bunu mümkün kılan etmenler nelerdir?

İkincisi: Osmanlı devleti, nasıl ve zamanla ortaya çıkan hangi arızalar yüzünden gerilemeye yüz tutmuş ve yıkılmıştır?

Dikkat edilirse, ülkemizde Osmanlı devletini yüceltmek adına 200 çadırdan ibaret Kayı boyu üç kıtada imparatorluk kurdu, denilir; fakat arkası kurcalanmaz. Diğer yandan yıkılışın nedenleri de kurcalanmak istenmez. Devletler canlıların hayatına benzetilir ve İbn Haldun’un görüşüne dayanılarak biyolojik ömrünü tamamladığı için yıkıldığı söylenir ve geçilir. Oysa hem yükselişte hem de çöküşte nedensellik ilişkileri çok önemlidir ve tarih öğrenme zorunluluğunun en önemli gerekçesidir.

Osmanlı tarihini bilen bir kişi sayılabilmek için bu iki konuda esaslı bilgi sahibi olmak gerekir. Bu soruların cevaplarına kafa yormak, kendi tarihiyle barışık Türk aydını sayılmanın vazgeçilmez şartıdır. Her ne kadar önemini inkâr etmesek de olayın Osmanlıca bilmekle, eski yazıyı okumayı bilmekle pek bir ilgisi yoktur. Büyük Atatürk, tarih konusunda çeşitli vesilelerle yaptığı konuşmalarında tarih araştırmalarının dayanması gereken temelleri gayet açık ifade etmiştir. Şu sözler Atatürk’e aittir:

“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanı şaşırtacak bir nitelik alır.” (1931)

Tarih, hayal mahsulü olamaz. Tarih yazarken gerçek olayları bulmaya çalışmalıyız; eğer bulamazsak, bu noktadan cehlimizi itiraf etmekten çekinmeyelim.” (10 Kasım 1935)

Ancak sadece kendi tarihimizi değil, dünya tarihini de araştırmak zorundayız. Kapsamlı çalışmalardan işe koşulacak nitelikli bilgilere ulaşabilmek için araştırmalarımızı sağlam bir zemine oturtmak ve mukayeseli bir temelde inşa etmek gerekir. Nedensellik bakış açısıyla dünya tarihi de bilinmelidir. Çünkü dünyayı anlamadan ve gelişmeleri izlemeden tutarlı bir Türkiye projesi ortaya konamaz. Daha genel ifade edecek olursak, nedensellik sorgulamasından ayrılmayan tarih bilgisi aydın olmanın olmazsa olmazlarındandır. Geleceği görmek için tarih bilgisi, uzağı görmek için teleskop gibi işlev görür. İleriyi görmek için önce geriye bakmak gerekir. Geriye baktığımızda alacakaranlıkta ne kadar derini görebiliyorsak, ileriye baktığımızda sis perdesinin içini de o kadar derinlemesine görebiliriz. Tarih bilgimizin karardığı yerde millet kavramı da kaybolur. Millet olabilmek için tarih bilincine ihtiyaç vardır. Burada Osmanlı şehzadelerinin eğitim durumunu anlatalım.

Fransız düşünürü Voltaire, “tarih milletlerin tarlasıdır. Her toplum geçmişte ne ekmişse gelecekte onu biçer”, demişti. Bu ifadeden yola çıkarak tarihi anlamaya çalışmak geçmişte ne ekildiğini ve bu durumda ne biçileceğini bilmek demektir. Demek ki gelecekte iyi bir hasat adına bugün tarlamıza ne ekeceğimizi anlamak için de tarihe bakmak, geçmiş tecrübelerden dersler çıkarabilmek gerekir.

İki bin yıl önce Romalı Cicero, Roma senatosunda kürsüye çıkıp “geçmişten habersiz olmak demek her zaman çocuk kalmak demektir”, demişti. Batılılar iki bin yıl öncesine ait bu dersi tuttular. Öyle ki, Türk tarihiyle kıyas kabul edebilir derecede bir tarihten yoksun olduklarının farkına vardılar ve bu yüzden kendilerine hayali bir tarih tasarlayarak, nesillerini yetiştirdiler. İşin ilginci, tarih bilincinden yoksun olan milletleri kendilerini yüceltmek adına uydurdukları yalanlarına inandırdılar. Tarih bilincinden yoksun milletler, Batılıların uydurduğu bu yalanlara kandılar ve Avrupalıların efendileri olduğuna dair telkinleri benimsediler.

Avrupa entelektüellerinin matbaanın icadından sonraki beş yüz yılda tarih bilincinin yerleşmesine ne kadar önem verdiklerini ve tarihe ne kadar derin anlam yüklediklerini birkaç çarpıcı örnekle göz önüne serebiliriz.

Çanakkale Savaşı’nda İngiliz donanmasının sancak gemisi 800 milyon sterline mal olan Queen Elizabeth zırhlısıydı. Bu gemi Çanakkale boğazındaki dehşetli savaş sırasında korktu. Mondros limanına demirledi ve daha az değerli gemiler ön cepheye sürüldü. Ancak Mondros Mütarekesi bu haşmetli gemide imzalanmadı. Onun yerine Çanakkale’de yoğun bombardıman altında ağır yara alan ve güç bela yine Limni adasına çekilen Agamemnon zırhlısında imzalandı. Agamemnon zırhlısı İngiliz donanmasının en önemli ikinci zırhlısıydı ama 18 Mart günü başlattıkları saldırı sırasında saat 12.45’de 25 dakika içerisinde 12 isabet almıştı. Mermilerden 5’i geminin zırhına isabet etmesine rağmen kalın zırhı yüzünden delik açılmamış, buna karşılık 7 mermi güvertesini darma duman etmiş ve gemi savaş dışı kalarak Limni limanına çekilmişti. İngilizler neden bu gemiyi tercih ettiler dersiniz? Çünkü gemiye adı verilen Agamemnon, MÖ 1200’lerde, yani günümüzden 3200 yıl kadar önce Truva Savaşı’nda Çanakkale’ye saldıran Birleşik Helen Orduları başkomutanı idi. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’ u fethettiğinde sarf ettiği iddia edilen “Truva’nın intikamını aldık”, şeklindeki Avrupa’da kiliseler tarafından yeni bir Haçlı Seferi başlatmak üzere Hıristiyanları gayrete getirmek için uydurdukları söze bir cevap olarak Agamemnon seçilmiştir. Papalar, Fatih Sultan Mehmet tarafından kendilerine gönderildiğini iddia ettikleri sahte mektuplar yazar ve halka duyururdu. Söz konusu sahte mektup trafiğini Türkler ve Avrupa/Avrupa Kimliği Nasıl Şekillendi?, adlı kitabımızda enine boyuna inceledik.

İkinci bir çarpıcı örnek daha verelim:

Birinci Dünya Savaşı sonunda Almanların Fransızlara teslim olduğu antlaşma ve İkinci Dünya Savaşı başlangıcında Fransızların Almanlara teslim olması antlaşmaları aynı yerde aynı tren vagonunun içinde yapılmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nı sona erdiren mütareke İtilaf devletleriyle Almanya arasında, 11 Kasım 1918’de Paris yakınlarında Şark Ekspresi’nin 2419 numaralı yemek vagonunda imzalanmıştı. Bu vagon daha sonra Fransızlar tarafından, kazandığı tarihi önem dolayısıyla müzeye kaldırıldı ve imzaların atıldığı yere Alman kartalının süngülendiğini anlatan bir de heykel dikildi.

Almanlar bu aşağılamayı unutmadı. Fransa teslim olduğunda, 22 Haziran 1940 tarihinde, söz konusu heykelin yanında bahsi geçen vagonu getirterek teslim antlaşmasını törenle imzalattı. Dahası, Almanlar yenildiklerini anladıklarında tekrar aynı vagonun içinde kendilerine antlaşma imzalatılmasını önlemek için bir hava saldırısı düzenleyerek söz konusu vagonu ateşe verdiler. Fransızlar ise yine de bir yol buldu ve kayıtsız şartsız teslim olduklarında dair belgeyi Almanlara, daha önce kendilerinin teslim alındığı antlaşmayı imzaladıkları kalemle imzalattılar.

Başka bir örnek bizim açımızda çok daha çarpıcıdır ve Avrupalıların tutumunun tırmanarak sürdürüldüğünü ve tarihin izinden giderek kararlı takip gösterir.

Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki antlaşmanın imza töreni Roma’da Papa 10. İnnocentus’un heykelinin önünde yapıldı. Ne kadar ilginçtir ki söz konusu fotoğraf karesinde Türkiye adına imza atarken gördüğümüz Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan siyaset sahnesinde o zamana kadar her vesileyle Haçlı zihniyeti, Haçlı ruhu gibi deyimlerle Haçlı seferlerine atıfta bulunan ve “minareler süngü, camiler kışla” diye atıp tutan kimselerdi.

Bu tebliğimizde, en fazla tarih eğitimi üzerinde durduk. Konunun önemini iyice vurgulamamız gerekiyordu. Çünkü “Milli Eğitim” de “milli” sıfatını kaldırmayı çağdaşlaşma ve AB Kriterlerini yerine getirmek için gerekli olduğunu öne sürenler var. Tarih kitaplarında Yunan düşmanlığına yol açan ifadeler olduğunu ve bunların kaldırılması gerektiğini söylüyorlar. Bazıları o kadar ileri gitti ki bu kadar çok “değişim” akla zarar. Mesela Afyon’un AKP’li belediye başkanı Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’yu kan gölüne çeviren işgalci Yunan askerlerini şehit ilan ederek onlar için de anıt yapılacağını söyledi (27 Ekim 2009).

İngiltere kraliçesi Elizabeth’in Türkiye ziyaretine de değinelim:

Önce şunu belirtelim ki, Kraliçe, Bursa’ya özel olarak geldi ve Fetret Devri’ni, yani Anadolu beyliklerinin tekrar hortladığı, merkezi otoritenin dağıldığı dönemi ifade eden Yeşil Türbe’yi ziyaret etti. Bunun ifade ettiği anlama şimdilik yorum yapmayalım ama Türkiye’de bulundukları tarihin 13-16 Mayıs 2008 olmasının anlamına dikkatli bakalım. Söz konusu ziyaret kapsamında İstanbul’a gelen İngiliz uçak gemisi HMS İllustrious, 90 yıl önce Türkiye’yi işgal için gelen HMS Ajax adlı savaş gemisiyle aynı yere demirledi. Kraliçe bu gemide 15 Mayıs 2008’de Abdullah Gül’e bir resepsiyon verdi. Bu tarih, Yunanlıların İngilizlerin yardımıyla İzmir’i işgal ettikleri tarihtir (15 Mayıs 1919). 15 Mayıs 1919, aynı zamanda Sultan Vahdettin tarafından müfettiş göreviyle Samsun’a gönderilme emrinin tebliği edildiği tarihtir ve ertesi sabah Bandırma vapuru ile Samsun’a hareket etmiştir.

1918’de işgal güçleri olarak, yenik düşmüş Osmanlı karşısında inisiyatif onlardaydı. İstedikleri tarihte harekete geçerek istedikleri yere demirleyebilirlerdi. Ancak 2008 ziyaretinde ziyaret programı Türkiye hükümetiyle anlaşmak suretiyle yapıldı. Bizimkiler neden bize en zayıf günlerimizi hatırlatan söz konusu ziyaret tarihleri üzerinde durmadı, dersiniz?

Yine Kraliçe Elizabeth’in bir başka örneğini verelim:

Londra’da kurulu bulunan emperyalist örgüt Chatham House, 2010 yılında Abdullah Gül’e “yılın devlet adamı” ödülü vermeye karar verir.  Gerekçeler çok ilginçtir ki hiçbiri gerçekleşmediği gibi tam tersi gerçekleşmiştir. Bölünmüş Kıbrıs’ı yeniden birleştirme çalışmalarında etkin liderlik yapması, Türkiye’de sivil-demokratik yönetimi güçlendirmesi, Irak’taki gurupları uzlaştırma çabaları, Türkiye’nin AB’ye girmesini tereddütsüz savunması, Türkiye’nin Ortadoğu ile geleneksel bağlarını güçlendirmesi. “Kristal Cam Küre” adı verilen bu ödül 2005 yılından beri veriliyor ve her seferinde 15-16 Ekim tarihleri arasında verilmiş. Ama Abdullah Gül’ün ödülü 9 Kasım 2010’da verildi. Bu tarih, İngilizlerin Çanakkale’ye ve İskenderun’a asker çıkardıkları (9 Kasım 1918) tarihtir. Abdullah Gül, bu ödülü aldı ve ödülle birlikte Türkiye’ye döndü. Ödül şimdi nerede saklanıyor bilmiyoruz. Ama günü geldiğinde ödülün alındığı günün tarihteki önemi de müzede bir plâket üzerine kazınacak ve ödül gerekçeleri ve daha sonra olan bitenler tarihçiler tarafından enine boyuna incelenecektir.

Tarih dersleri, tercüme kitaplardan öğrenilmemesi gereken konulardandır. Avrupalılar, Hint-Avrupa kavimlerini yücelten ve diğer kavimleri özelikle de Türkleri aşağılayan ve tarihin dışına atan, zamanda donmuş kavimler olarak nitelerler. Bilhassa Türk tarihi Avrupalı ideolog-tarihçilerin aşağılamalarından nasibini fazlasıyla almıştır. Dolayısıyla tarihimizin tercüme kitaplardan öğrenilemeyeceği bu yönden de özel bir önem arz etmektedir. Nitekim Atatürk, bu bilinçle, Türk Tarih Kurumu’nun açılışında yaptığı konuşmalarında tarihçilerimize şöyle yön gösteriyor:

“Her şeyden önce dikkat ve özenle kendi seçeceğiniz belgelere dayanınız. Yoksa bin bir şarlatan ve bin bir ulusun tarihçisi geçinen sokak siyasacısının oyuncağı olursunuz.”

Bu konuda söylenecek çok şey var. Ancak daha fazla söze gerek olmayacak kadar veciz bir yazıyla konunun stratejik önemini ortaya koyabiliriz. EK 1’de görülen tarih bilincinin önemine dair olan yazı, 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nda Anadolu Ordusu Kumandanı Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın başkatibi olarak görev yapan Mehmet Arif Bey’in savaş içerisinde tuttuğu günlüklerden hareketle kaleme aldığı ve savaştan sonra da yayınlanmış olan (1903) kitabının başlangıcında yer almaktadır.

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=p3KcOiGHwnw&w=854&h=480]

ALTINCI İLKE

EĞİTİM, OKULDA ÖĞRENİLEN HER ŞEYİ UNUTTUKTAN SONRA GERİYE KALANDIR.

ALBERT EİNSTEİN

YALANI ORTAYA ÇIKARAN BİR ARACA SAHİP OLMAYAN TOPLULUKLAR ÖZGÜRLÜĞE KAVUŞAMAZ.

WALTER LİPPMANN, Amerikalı eğitim felsefecisi

 

İNSAN BEYNİNİN AÇIK VE GEDİKLERİ HAKKINDAKİ BİLİMSEL KEŞİFLERİN DİKKATE ALINMASI

1640_24

İnsan beyni bebeklikten itibaren üzerine gelen etkilerle tıpkı parmak izi gibi beyninde kendine özgü, resimde görülen sicimsi bir yapı kazanır. Eğitim demek sonuçta beyindeki yukarıda bir örneği görülen yapılandırmayı tesis etmek demektir.

Diğer bir önemli konu, insan beyni üzerinde son yıllarda yapılan bilimsel keşiflerin sonuçlarını eğitim sistemine yansıtmakla ilgilidir.

Yakın zamanlarda, bilim dünyası eğitim sistemini yeni baştan gözden geçirilmesini gerektiren çok önemli bazı gerçekleri ortaya çıkardı. Artık biliyoruz ki, insan beyni sadece aklımızın yuvası değildir. Beyin iki şeyin birden yuvasıdır: Duygu ve akıl. Duygularımız çalışmıyorsa aklımız da çalışmaz. Duygusuz beyinde akıl patinaj yapar. Hiçbir konuda karar veremez. Nesnelerle dolu olan dünyada, nesneler arasında tercih yapmamıza yardımcı olan şey duygularımızdır. Duygularımız adeta içimizdeki jeneratördür; bir benzetme daha yapacak olursak, aklımızı boş durmaktan kurtarır.

Grek düşünürü Eflatun’dan beri, beynimizin görevinin bizi duygularımızdan korumak ve bu amaçla da aklı güçlendirmek olduğu şeklinde bir eğitim anlayışı genel kabul görüyordu. Oysa bugün gerçeğin şöyle olduğu anlaşıldı: Duygularımız olmasaydı akıl diye bir şey olmazdı. Hissedemeyen beyin karar da veremez. Duygularımızdan yoksun kaldığımızda, en basit kararları bile alamaz hale geliriz.

Bugün biliyoruz ki psikopatlar duygusal beyini hasarlı olan kişilerdir. Psikopatlarda ahlaki duyguları yönlendiren kararlar eksiktir. Duyguların olması gereken yerde kocaman bir boşluk vardır. Psikopatlar topluma karşı şiddetli suçlar işlerler; çünkü duyguları onlara asla karşı koymaz. Onların beyninin içinde attıkları her adımı meşrulaştırmaya yarayan akılcı avukat dışında hiçbir şey bulunmaz.

Oysa ahlaki kararlar başka insanları hesaba katmayı gerektirir. Zihnin, diğer insanların zarar görmesini engelleyecek bazı yapılar geliştirmesine eğitim sistemi yardımcı olmak durumundadır. Zihnin, tanımadığı insanların haklarına, acılarına, içinde bulundukları kötü duruma karşı duyarlı hale getirilmesi için eğitim aşamasında desteğe ihtiyaç vardır. Eğitimin temel amaçlarının en başına, akılcı beyin ile duygusal beyini sağlıklı bir denge içinde geliştirmek ve tutmak ilkesi yerleştirilmelidir.

Sorgulayıcı nitelikler kazandırılmaksızın sözde eğitilmiş birey, 21. yüzyılın en büyük silahı olan algı yönetimi yöntemleriyle aldatılmaya yatkın hale getirilmiş demektir. Bu durumdaki insanlara hiçbir anlam ifade etmeyen kurallar öne sürüldüğünde sorgulamadan uyma eğilimine girerler. Beyin deneyleri, insanların kurallara uymaya programlanmış olduğunun keşfedilmesini sağlamış ve bu gedikten girerek bireyi istismar etmenin mümkün olduğunu ortaya koymuştur. İnsanların neden kolayca itaat ettikleri artık biliniyor. Bu bilgiler sayesinde, itaati kolaylaştıran yol ve yöntemler de geliştirilmiştir.

14925266_1302100303188117_6850042824920801546_n

İnsanları yanlış yollara sürükleyebilen bir diğer konu da yalnız kalmak korkusudur. İnsan bir guruba ait olma ihtiyacı duyar ve yalnız kalmaktan korkar. Nörologlar, beyinde aidiyet duyduğu guruba uymayı kolaylaştıran bir bölge olduğunu keşfettiler. Beyindeki bu bölge bir şekilde aktive edildiğinde mantıksal kısım olaya dâhil olmuyor. Böylece insanlar kolayca itaat ediyor. Çünkü insan beyninde kestirme kararlar verme eğilimi çok yüksektir. Bu gediği bilenler, gerekli sıklıkta tekrarlarla baskın medya ortamında televizyon camına yapışık yaşamayı seçen bireyi istediği gibi biçimlendirebilir. Siyasi partilerde, terör örgütlerinde ve dini guruplaşmalarda öndere körü körüne itaat edilebilmesinin nedeni beynin söz konusu bölgesini hedef alan telkinlerdir.

Guruba ayak uydurma güdüsü yüzünden kültür hayatımız giderek monotonlaşıyor. Toplum katmanları düşünce zenginliğinden uzaklaşıyor ve hep birlikte aynı hataları yapan insanlara dönüşüyoruz. Oysa sağlıklı toplum olabilmek için aramızda bizim hatalarımızı görüp uyaran ya da bize muhalefet eden yeteri kadar insan bulunmalıydı. Küresel güç odaklarının geniş mali imkanlar tahsis ederek uyguladığı manipülasyon yöntemleri sayesinde, hatamızı görüp bizi uyarabilecek insanların sayısı iyice azaltıldı. Bir başka deyişle, toplum sigorta tertibatından büyük ölçüde mahrum bırakıldı. Bizi biz olmaktan çıkartarak küresel tüccarın istediği kıvamda sorgusuz sualsiz bir tüketici biçimine sokmak isteyen güçlerle mücadele ederek milli kimliğimizi koruyabilmemiz için eğitim sistemimizi tepeden tırnağa ince ayardan geçirmemiz gerekir.

Bu konu 21. yüzyılda özellikle önem kazanmıştır.

Küresel güçler insan beyninin açık ve gediklerini anlamak için çok büyük araştırma yatırımları yapıyor. Varılan sonuçlardan dikkatimizi en fazla çeken, insan beyninin açık ve gediğinin çok fazla olduğunun keşfedilmiş olmasıdır. Algı Yönetimi dediğimiz zihinsel yönlendirme yol ve yöntemleri bilimi, söz konusu boşluklardan girerek insanları küresel güç odaklarının çıkarları doğrultusunda evcilleştirmeye çalışıyor. Büyük güçlerin doğru dediğine doğru, yanlış dediğine yanlış dememiz isteniyor bizden. Bir televizyon belgeselinde Amerikalı bir profesör, “bana medya gücü ve gerekli miktarda para verin, bir şehrin halkının yüzde 80’inin algısını tersine çevireyim”, demişti. Bu tehdide karşı savunma mekanizması oluşturmak için eğitim sistemimizin temel ilkeleri üzerinde ısrarlı çalışmalar yapmak gerekir. “Televizyon camına sinek gibi yapışarak televizyon okuyan ama kitaba uzaktan bakan insan”, algısını yönetmek için gerekli laboratuvar ortamına çekilmiş olan insandır. Medya bu isteğe kolayca boyun eğen insan üretmek için bir dönüştürücü işlevi görüyor. Eğitimle bu kötü gidişin önüne geçmek mecburiyetindeyiz. Yoksa bildiğimiz insanı tüketici varlığa indirgeyen bir süreç yaşanıyor. Bu başlık altında şu hususa da değinmekte fayda vardır:

Başarısızlık korkusu öğrenmeye ket vuran bir duygudur. Eğitim sistemi, hatalarımızın aptallık belirtisi olmadığını, tersine, düşünmenin ve bilginin doğal uzantısı olduğunun farkına varılmasını da sağlayabilmelidir. Büyüklerimiz bunun farkındaymış ki, Türkçemizde “elini korkak alıştırma” diye bir öğüt vardır.

Konuyu desteklemek için şunu da eklemek isterim:

Kişi yeteneklerini ve kusurlarını, güçlü yanlarını ve eksiklerini kendi kendine her durumda değerlendirebilmelidir. İnsanın kendisini geliştirebilmesinin sırrı özeleştiri yapabilmesinde saklıdır. Özeleştiriden kaçınmak, kendi kendimizi kandırmanın en kestirme yoludur.

 

YEDİNCİ İLKE

                       İNSANI AYAKTA TUTAN İSKELET VE KAS SİSTEMİ DEĞİL,                              PRENSİPLERİ VE İNANÇLARIDIR.

 EİNSTEİN

GELECEĞİN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ BUGÜNÜN TOHUMLARININ İÇİNDE SAKLIDIR.

ÇİN ATASÖZÜ

581938_580106288666660_2099020611_n

ÖĞRENCİ OKUMA VE ARAŞTIRMA ALIŞKANLIĞI KAZANDIRILMIŞ OLARAK HAYATI BOYUNCA ÖĞRENCİ KALACAĞININ BİLİNCİYLE MEZUN EDİLMELİDİR

Yirmi birinci yüzyılda artık tartışmaya yer olmayacak kadar açıkça bilindiği üzere bilgi üretimi her 8-10 yılda iki katına çıkmaktadır. Dolayısıyla mesleğinde ilerlemek ve mesleğinin hakkını vermek isteyen herkes hayatı boyunca öğrenci olarak yaşamak zorundadır. Ne var ki hayat okulunda öğretmen yoktur. Kişinin kendisi hem öğretmen hem de öğrencidir. Okuma ve dünyayı izleme işini ara vermeden sürdüren insanlara ihtiyaç vardır. Bu konuda internet ortamı da her geçen gün daha büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Bu fırsatı değerlendirmeyen milletlerin köleleşme süreci hız kazanır.

Günümüzde dünya çapında yaptığı atılımlarıyla tanınan ve dünya ekonomisinin liderliğine oynayan Çin’in PİSA sınavlarındaki olağanüstü ve sürekli başarılarından yukarıda söz etmiştik. Şöyle bir Çin atasözü vardır:

“Okumadan geçen üç günden sonra konuşma tadını kaybeder.”

Demek ki gençleri okumaya özendirmek Çin kültürünün kılcal damarlarına işlenmiş. On beş yaşındaki öğrencilerin bütün PİSA sınavlarında birinci olmaları rastlantı değilmiş demek ki. Eksi 2 derece soğukta kütüphaneye girebilmek için sabahın köründe kuyruğa girmenin kültürel geçmişle derin bir bağı varmış.

Malum olduğu üzere, Japonlar, Uzakdoğu’nun en dinamik halkıdır. Teknoloji alanında yaptıkları atılım herkes tarafından bilinir. Japonya, yüzyıllarca dünyaya kapalı kaldıktan sonra 1868’de başlatılan reformlarla dünyaya açıldı. Şunu da ekleyelim ki Japonya’da reformların başlatılması Osmanlı devletinde reformların başlatılmasından 30 yıl sonradır. Ne var ki Japonya ile bizim aramızdaki fark olağanüstü denebilecek ölçüde açıldı. Reformları başlatan ünlü imparator Meiji bakınız ne diyor:

“Bilgi dünyanın her yerinde aranmalı ve bu şekilde emperyal siyasetin temeli pekiştirilmelidir.”

Şimdi soralım:

  1. yüzyılda Türkiye bilgiyi dünyanın her yerinde arayan bir ülke midir?

Değilse neden değildir?

Eğitim sisteminde dünyayı anlamak fikrinin yeri var mıdır?

Birinci yüzyılda yaşamış Romalı düşünür Ovidius, “gençlerini kitapla beslemeyen ulusların sonu acıdır”, derken adeta Osmanlı’yı tarif etmiş görünüyor. Ne kadar doğru ve yerinde. Haklılığı bizim tarihimiz tarafından onaylanmış bir vecize.

Bizde Namık Kemal de okumanın önemine çok açık vurgu yapmıştır. Şöyle diyor:

Beşeriyetin hayvaniyeti yemekle, insaniyeti okumakla beslenir.”

Cenap Şahabettin’in bir sözüne de burada yer verelim:

Daima ara, bugün altın ararken bakır bulursun, yarın bakır ararken altın.

Avrupa karanlık çağlardan çıkışını matbaaya ve okuma alışkanlığının kazanılmasına borçludur. Bu konunun iyice ve açıkça anlaşılabilmesi için “Uygarlığa Giden Yol” adını verdiğimiz bir kitap yayınladık. Söz konusu kitabımızın incelenmesi halinde konunun stratejik öneminin daha fazla billurlaşacağına inanıyoruz.

14370360_1196861653740269_4523727185126392205_n

SEKİZİNCİ İLKE

ÇOCUKLAR DONMAMIŞ BETON GİBİDİR. ÜZERİNE NE DÜŞSE İZ YAPAR.

HAİM JİNOT

BEN ÇOK ÇALIŞMAK ZORUNDA KALDIM, BU KADAR ÇOK ÇALIŞAN HERKES BURAYA ULAŞABİLİR.

JOHANN SEBASTİAN BACH (1685-1750)

 EBEVEYNLERE DÜŞEN ASLİ GÖREVLER ve ZORLUKLARLA MÜCADELE EĞİTİMİ

Ebeveynlerin çocuklarını hayata hazırlama yol ve yöntemlerine de ilkesel bir önem atfetmek gerekir. Malum, eğitimin üç kaynağı vardır. Birincisi aile, ikincisi okul ve üçüncüsü toplumdur. Ebeveynler okuldan bile önemlidir ve ilk öğretmenlerdir.

Önce şunu söyleyelim ki anne ve babalar, çocuklarını adeta fanus altında, pamuklara sarılı olarak büyütme eğilimindedir. Çocuklarının bir dediğini iki etmiyorlar. İmkânları olanlar çocuklarının bütün isteklerini yerine getirmeyi çocuk yetiştirmenin bir gereği gibi algılamış görünüyorlar. Hiçbir tehlikeye girmemeleri için büyük özenle yetiştirilen bu çocuklar, hayatları boyunca kendilerine bakacak insanlara ihtiyaç duyacaklar, sorunlardan kaçacaklar, başarısızlığın suçunu yıkacak insanlar arayacaklar ve bütün bu eksiklikleri yüzünden dolu dolu gerçek bir hayat yaşamaktan mahrum kalacaklardır. Üstelik adeta sokakta büyüyen, çocukluğundan beri birçok risk alan erken yaşta hayat deneyimi kazanmış, olgunlaşmış, fakat kaderin bir cilvesi olarak eğitimsiz kalmış başka çocukların resmi ya da gayri resmi yönetimi ve yönlendirmesi altına gireceklerdir. Çünkü zorluklarla büyüyen çocuklar problem çözme yeteneği geliştirirler. PİSA sınavlarında, Avrupa’nın ileri sanayi ülkelerinin öğrencilerinin de dereceye girmemesinin nedeni budur.

2012 Londra olimpiyatlarında yaşadığımız büyük başarısızlık da bu konudaki eksiklerimizden kaynaklanıyor. Sporun bütün dallarında başarısızlıklar birbirini kovalıyor. Doping ve şike konusunda dünya çapında şöhretlerimiz var. Ama konu Türkiye gündeminden itina ile uzaklaştırıldı.

Söz konusu olimpiyatlarda atletizmde iki genç kızımızın kazandığı madalyalar, Türk insanının sporda en üstün başarılara imza atabilecek kapasiteye sahip olduğunu itiraza yer bırakmayacak derecede göstermiştir. Ne var ki madalyaların sayısı çok azdır.

Türk insanının uluslararası müsabakalarda büyük başarılara imza atmaya ne kadar uygun olduğunu gösteren güzel bir örnek 2015 Eylül ayında ortaya çıktı. Yasemin Zengin adlı 18 yaşında bir genç kızımız, Burdur’dan dünyaya adını duyurdu. Burdur’da yeterli antrenman sahası olmadığı için oturduğu köyde koyun sürüleri arasında antrenman yaptı ve dünyanın en zor koşularından biri olan dağ koşusunda dünya şampiyonu oldu. Şimdi şöyle bir düşünün. Dünya şampiyonlarımız belediyelerimizin kurduğu semt sahalarından çıkmadı. Esaslı destekten yoksun kırsal ortamdan çıktı. Çünkü başarı için birinci dereceden önemli olan tesis değil, azim ve irade sahibi olmak, “ben de başarabilirim”, diyen ve hedefine doğru kararlılıkla ilerleyen örnek gençler yetiştirmektir.

Çünkü iyi beslenen, sağlıklı bir bünyesi olan ve imkânları geniş ailelerin çocukları hem okulda hem de aile içinde yanlış eğitim aldıkları için hayata azim ve irade sahibi olarak atılmayı başaramıyorlar. Yabancıların başarılarını kendilerinin de gerçekleştirebileceği düşüncesine erişememiş durumdalar. Spora geniş eğitim kadroları ihdas edildiği ve herkesin spor yapabilmesi için borç parayla sayısız tesis inşa edildiği halde, uluslararası alanda ters performans ortaya çıkmasının nedeni de aynıdır. Varlıklı ailelerin çocukları genellikle lüks arabalara meraklı. Şehir içinde sürat yaparak  tatmin olmaya çalışıyorlar.

Alın size Ocak 2016’da gazetelerde yer alan ve üzerinde hiç durulmadan tüketilen bir haber:

“Üç tarafı denizlerle çevrili Türk milli sutopu takımı, denize kıyısı olmayan Macaristan’dan erkeklerde 20 kadınlarda 27 gol yedi.”

İki maçta toplam 47 gol!

Bu başlık altında düşüncemizi özetle şöyle ifade edelim:

Türk insanı dünya ile rekabet hevesini henüz düşüncede başlatamamıştır. Riskleri başkasına yüklemek ama başarılı sonuçlara ortak olmak gibi yoz bir zihniyetin esareti altındadır. Ana babalar şunu unutmamalıdır ki, kendi evlatlarımızın eğitiminde görev alma önceliği, okuldan ve öğretmenden ziyade kendilerine düşmektedir.

Bu makalemizde genellikle eğitimin, kitapların dışındaki eksiklerinden ve pek dikkate alınmayan temel ilkelerinden söz ettik. Eğitim sistemimiz, kitaplara (özellikle de test kitaplarına) kapanmaktan mutlaka çıkarılmalıdır ve beş duyumuza birden hitap edebilen, düşünceyi hayata geçirme iştahı kazanmış, düşünen, gelecek adına hayal kuran ve el becerisi kazanmış gençler yetiştirmeyi hedefleyen bir yapıya kavuşturulmak zorundadır.

Engeller, zorluklar ve tehlikeler, sanılanın aksine, insanların büyük dostlarıdır. Genç beyinlerin gelişmesi için engellerle boğuşması şarttır. Söz konusu dostlar, beyni çalışmaya, çareler aramaya mecbur eder. Zorluklar hayatımızın bileyi taşıdır, bizi keskinleştirir. Varlıklı ailelerin çocuklarının çoğunun zayıf kalmalarının önde gelen nedeni yukarıda saydığımız dostlardan yoksun olmalarıdır. Gençleri pişirecek olan, örs üzerinde çekiç darbeleri yiyen demir gibi, zorlukların, engellerin ve tehlikelerin indirdiği darbelerdir.

Prof. Dr. Herbert N. Gasson, “Hayat Yolunda Zorluklarla Mücadele” adlı eserinde, görüşünü sisal bitkisinin hikâyesini anlatarak örnekler. Sisal, kenevire benzeyen, büyük yapraklı, bol elyaflı dokumada ve kâğıt imalatında kullanılan bir bitkidir. Bu bitki Meksika’da Yucatan yarımadasında, rüzgâra açık, taşlık ve sert, organik maddesi az olan topraklarda yetişir. Bir Amerikan şirketi bu bitkiyi Florida’da yetiştirmeye karar verir. Tohumları iyi sürülmüş, gübresi bol bol verilmiş tarlalara eker. Bitki dev gibi büyür. Tarlalardaki yeşil yaprak okyanusuna bakınca şirket yetkilileri çok sevinirler. Günü gelir, hasat ederler. Sıra yapraklardan elyafı çıkarmaya gelince bir de ne görsünler. O büyük yapraklarda bir gram bile elyaf bulunmaz. Açıkça anladıkları şudur: Hayatının kolaylaştırılması bitkiyi işe yaramaz hale getirmiştir.

Bu dersten çıkan sonucu bir düşünecek olursak, eğer rüzgâra karşı koymak mecburiyeti olmasaydı, ağaçların da gövdeleri olmazdı. Gençlerin sıra onlara geldiğinde sorumluluk almaktan korkmaması için zorlukların, engellerin, tehlikelerin birer fırsat olduğunu öğrenmesi gerekir. Zorlukları olmayan, sorumluluk almaktan uzak bir hayat boşa yaşanmış bir hayattır. Dünyada iz bırakarak göçüp giden büyük insanlar zorlukların ve engellerin yetiştirdiği büyük beyinlerdir. Mesela Büyük Atatürk tarihe mal olmuş böyle bir şahsiyettir. Zorluklarla mücadele gücü ve kararlılığını tek başına okulda kazanmak mümkün değildir. Bu konuda aile ve sosyal çevre okuldan çok daha etkilidir. Ancak okulda, tarihe mal olmuş büyük şahsiyetlerin hayat hikâyelerini anlatan kitapları öğrencilerin okuması sağlanmalıdır. Mesela Timur’un hayatı, kutup kâşiflerinin hayatı, ilk uçağı yapan Wright Kardeşlerin hayatı ve daha birçok örnek olay öğrenciler tarafından öğrenim hayatları boyunca mutlaka incelenmiş olmalıdır. Söz konusu örneklerin hepsinde kahramanlar başlamak için büyük azim sergilemiş ve bitirmek için ise büyük sabır göstermişlerdir.

Zorluklarla mücadeleye alıştırmak demek aynı zamanda azim ve sabır konusunda da eğitim demektir. Engel ve zorluklar hayatın doğasında mevcuttur. Başarma arzusu dolu gençler yola çıkar çıkmaz zorluklarla kuşatılmış olduklarını anlarlar. Engel ve zorluklarla karşılaştığında takınacağı tavır, onun başarılı olup olmayacağını belirler. İlk zorluk belirtilerinde sebat göstermeden projesinden vazgeçerse bu hatası onu hayatı boyunca yalnız bırakmayacaktır.

 

DOKUZUNCU İLKE

DOĞA GÖRÜLEBİLEN DÜŞÜNCEDİR.

HENRİCH HEİNE

 DOĞAYLA BAŞ EDEBİLME, DOĞAYLA BÜTÜNLEŞTİRME VE UYUM EĞİTİMİ

Evlatlarımıza doğayla baş edebilme, doğayı tanıma ve koruma becerisi kazandırmalıyız.

Yirmi birinci yüzyıl, toplumsal hayatın omurgasını aşırı işbölümünün yapılandırdığı bir yüzyıldır. İnsanlar sabahleyin fırından ekmek çıkacağından emindir. Çıkmayabileceğini, hatta kente un gelmeyebileceğini aklına bile getirmez. İnsanlarımızın pek çoğu ekmek pişirmesini bilmez. Evinde tamirat bile yapamaz. Evinin badanasını da yapamaz, sigortasını da tamir edemez. Bütün bu hizmetleri dışarıdan satın almak zorundadır. Bir fare gördüğü zaman onu kovacak şekilde eyleme geçmek yerine sandalyenin üzerine çıkıp korkudan titreyecek birçok insan vardır. Kent hayatı insanı hayatın gerçeklerinden kopardı, gerçeklerle yüzleşme imkânlarını büyük ölçüde kısıtladı. Oysa 50 yıl öncesine kadar insanoğlu komşularıyla birlikte kendi evini kendisi inşa edebilecek beceriye sahipti. Büyük kentlerimizi kuşatan milyonlarca gecekondu böyle inşa edildi.

Aşırı işbölümü insanın doğayla olan bütünlüğüne engel oldu ve araya beton girdi. Kırlara günübirlik piknik için gidiliyor artık. Gençlerimiz kırlarda yetişen bitkileri tanımıyor. Kuşları, hayvanları, kelebekleri, böcekleri gerçek hayatta neredeyse hiç görmedi. Hani ne denir: “Tavuğu tabakta gördü.” Gerçek hayatın yerini sanal hayat aldı. Artık futbol bile sokakta değil, sanal ortamda internet kafelerde oynanıyor. İnternet kafeler sanal âlemde savaş yapan, sağa sola ateş eden “kahraman” gençlerle dolu. Sosyal çevre ve iletişim teknolojileri gençlerimizin gerçekle bağlarının kopararak sanal bir hayata kapılmalarını özendiriyor. Gençlerimizin arkadaşı artık internet. İçe kapandılar ve sanal âlem tarafından tutuklandılar. Ortak amaçlar için birlikte çalışma duygusu ortadan kalktı. Artık birey ve iphone’u var. Herkesin apaçık önünde cereyan eden bu durumun gelip geçici bir heves olduğunu söyleyenlere katılmak mümkün değildir. Üstelik bu süreç gittikçe hız kazanıyor. Metroda, tramvayda, vapurda etrafınızda birçok insanın çevreyle ilgilenmeden cep telefonuyla oynadığını, kendi kendine güldüğünü her gün görmektesiniz. İnternet ortamı, troller aracılığıyla en etkin şartlandırma, güdüleme cihazına dönüştürüldü. Bu gidişatla mücadele etmek eğitim sisteminin kapsama alanına dâhil edilmelidir.

Öğrenciler, her yıl çeşitli kamplarda toplanmalı, doğa yürüyüşü, bitki örtüsü araştırması, kelebek, böcek gibi canlıların araştırılması, gökyüzü gözlemleri, gece yürüyüşü, yön bulma, kutup yıldızını bulma, ormanda kaybolunca yön arama ve bulma, ata binme, eşeğe binme, koyun keçi sürüleri arasında dolaşma, kamp ateşi etrafında gece sohbetleri yaparak sohbet adabını öğrenme, arkeolojik kazı alanlarında çalışmalar katılma, toplu kros, dağa tırmanma vs gibi takım çalışmaları yapmalı, doğa ortamında, beş duyuyla eğitime tabi tutulmalıdır.

Amatör astronomlar,  astronominin bugünkü düzeye gelmesinde çok büyük rol oynamışlardır. Hatta astronominin bugünkü düzeyine gelmesinde amatörlerin büyük önemi vardır. Ancak bu iş şimdiye kadar ülkemizde gerekli ilgiyi yeterli düzeyde görmemiştir. Göktaşlarının pek çoğunu bulan amatörlerdir. İlk beş gezegenden sonraki gezegenleri bulanlar da amatörlerdir. –ilk beş gezegen Sumer çağından beri biliniyordu- Kamplarda teleskop yardımıyla geceleri gökyüzünü gözlemleme eğitimi, gençlerde araştırma hevesi uyandırmak için biçilmiş kaftandır.

Japonya’da her yıl arkeolojik kazı sezonu geldiğinde 10 bin yerde birden kazı yapılıyor. Öğrenciler tamamen milliyetçi duygularla kazı ekiplerine dâhil olmak için birbiri ile yarışıyor.

Botanik alanında arazide yapılan araştırmaların belli başlı aktörleri amatörlerdir. Ülkemiz coğrafyası endemik bitkilerin ortaya çıkarılması amacıyla henüz tatmin edici ölçüde taranmamıştır. Çünkü amatör katkı çok zayıftır. Aynı durum böcekler ve kelebekler için de geçerlidir. Televizyonlarda elinde filelerle kelebek avlamaya çalışan insanlar batılı gençlerdir. Ülkemizde henüz bu alanda bir heves uyanmamıştır.

Doğayla kucaklaşarak bilimsel araştırmaları teşvik etmek, özendirmek ve yol gösterebilmek amacıyla öğrencilerin takım takım gidip kampa alınacakları sabit tesisler kurulmalıdır. Bunlar betonarme binalar değil, çadırlarda ve uyku tulumlarıyla yaşanan ve yemeklerin kamp ateşinde pişirildiği kamp ortamı olmalıdır. Söz konusu kamplarda öğrenci her işi kendisi yapmalıdır. Buralarda teleskop, mikroskop gibi cihazlar bulunmalı ve öğrenciler ders dinleyerek değil, kendileri tarafından yapılan araştırmalara göre değerlendirilmelidir. Bu kamplarda halat bağlama teknikleri, kamp ateşi yakmak, yön bulmak, gece yürüyüşü, gece nöbeti, ocak başı sohbetleri, uzaktan mesafe ölçme, derenin genişliğini hesaplama ve benzeri daha birçok uygulama yapılmalıdır. Genel ifadesiyle, okulda öğrenilenlerin hayata uygulanması çalışmaları bu kamplarda yapılmalıdır. Bu sayede eğitim kitap sayfalarından ve karatahtadan hayata taşınmış olur.

Konuyu içerik bakımından zenginleştirebilecek bazı uzmanlarla yaptığım sohbetlerde geliştirmeye çok açık ve bir o kadar da eğitici bir konu olduğunu anlamış bulunmaktayım.

ONUNCU İLKE

BİR ULUSUN GERÇEK UMUDU GENÇLİĞİNİN İYİ EĞİTİLMESİNDE YATAR.

ERASMUS

 ÜNİVERSİTE SINAVLARI PERFORMANS ÖLÇME VE SIRALAMA SINAVINA DÖNÜŞTÜRÜLMELİDİR

Günümüz dünyasında bütün büyük kuruluşların lider kadroları günü geldiğinde yerlerini uzun yıllar boyunca özel eğitimden geçirilmiş gençlere bırakmak için yoğun çaba harcarlar. Bunun için her gün yüzlerce sayfa metin okuma alışkanlığı olan gençlere yatırım yaparlar. Yüksek strateji eğitimi Büyük Güçler’de sıkı örgütlenmiş ve titizlikle yürütülmekte olan bir konudur. Ülkemiz ise maalesef, pek kitap okumadan, hatta kitap okumayı gereksiz bir iş olarak gören, bütün işini doğaçlama yöntemlerle yürütme alışkanlığı olan ve kuru zekâsıyla övünen politikacılar tarafından temsil edilmekte ve bu zihniyetteki kadrolar, uluslararası alanda, Büyük Güçleri temsil eden ve uzun yıllardan beri her gün yüzlerce sayfa metin okuyan kimselerin karşısına çıkmaktadır. Dolayısıyla maç genellikle adeta 10-0 başlamaktadır. Okuma alışkanlığının olmaması neredeyse bütün sorunlarımızın temelinde yer alan olmazsa olmaz bir eksikliktir.

Bu bağlamda şunu hemen söyleyelim ki eğitimin birinci hedefi hayatı boyunca okuma alışkanlığını koruyabilecek gençler yetiştirmek olmalıdır.

Yükseköğrenime geçiş sınavları bu amaca yönelik olarak biçimlendirilmelidir. Üniversite hazırlık kurslarının yerini kendi gayretiyle okuma becerisini geliştirmek almalıdır. Sınava giren öğrencilere uzun paragraflar verilmeli ve bunlar okunduktan sonra her metin içinden birkaç soru sorulmalıdır. Soruların zekâyı ölçen aldatıcı unsurlar içermesi gerekmez. Soruların zor olması da gerekmez. Bu bir performans sıralama sınavıdır. İleri derecede okuma alışkanlığı ve çabuk kavrayış kapasitesi geliştirmiş öğrencilerin eğitiminde önlerini açma sınavıdır. Performans ve gayret alışkanlıkları sıralamaya tabi tutulmak için yapılır. Mesela şimdiye kadar sınavlarda üç yüz soru mu soruldu, bundan sonra beş yüz soru sorulsun. Okuma becerisi, matematik yanında aynı önem derecesinde kabul edilmelidir. Bu sınav türünde en fazla soru yapan ilk beş-on öğrenci hariç tutularak hesaplanan ortalamaya göre derecelendirme yapılmalıdır. Sayılarla açıklamak gerekirse, okuma becerisine dair sorulan üç yüz sorudan en fazla yapan öğrenci 160 soru yapabilmiş ise zaman yetmediği için cevaplayamadığı gerideki 140 soru sınavın dışına itilmeli, sıralama 160 soruya göre yapılmalıdır. Bu yöntem sayesinde öğrencilerin ilkokuldan itibaren iyi birer okuyucu olması için hem aileden hem de okuldan geniş destek sağlanacaktır. Sözlerimizin başında ifade ettiğimiz PİSA sınavlarında, dikkat edilirse belli ülkeler hep ön sıralardadır. Çin’in eyaletleri hep birinci. Hepsinde sabahın erken saatlerinde eksi 2 derecede kütüphanenin açılmasını saatlerce bekleyen öğrenci kuyrukları var. Her sabah aynı manzara görülüyor. Keza söz konusu sınavlarda Avrupa birincisi olan Finlandiya’nın durumu da aynıdır ve öğrenciler yüksek düzeyde kişisel gayret geliştirecek şekilde eğitime tabi tutulurlar. Ülkemizde ise maalesef Hababam Sınıfı kültürü vardır.

Sözlerimizin sonunda büyük önem verdiğimiz bir hususu tekrarlamak istiyoruz:

Türkiye için eğitim sorunu, günümüzde geçmişte olduğundan çok daha fazla bir milli güvenlik sorunu haline gelmiştir. Bu yüzden, milletimize güvenli bir gelecek hazırlayan tutarlı bir eğitim sistemi adına her zamankinden daha yoğun, kararlı ve ısrarlı bir mücadeleye girişmek gerekiyor. Eğitim deyince, öğrenciye işe koşulacak bilgi yükleme, hayat için gerekli donanımı kazandırma sürekli eylemi akla gelmelidir. Yukarıda sıraladığımız, eğitime dair olmazsa olmaz şart olarak öne sürdüğümüz temel ilkelerin hiçbiri Türkiye’de uygulanmamaktadır. Elektron bombardımanı altında tutulan Türk genci kendisi olmak için değil de Batılılara güven duyan ya da şeyhine inanan, değişim ve uyum adı altında onları taklit ederek yaşamayı benimsemiş bir düşünce yapısı telkini altında tutulmaktadır. İstisnaların olması, bu hükmün abartılı bulunmasına hükmetmeye yetmez.

ÖNEMLİ NOT: Japonların eğitim anlayışı: http://odatv.com/vid_video.php?id=8E176

PEKİ, BÜTÜN BU İŞLER HANGİ PARAYLA YAPILACAK?

PARA NEREDE?

EĞİTİMİN PAHALI OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORSANIZ, CEHALETİN BEDELİNİ HESAPLAYIN.

SOKRATES (MÖ 469-399)

 

Konuşmamızın başından beri kapsamlı laboratuvar, deney düzenekleri, yabancı dil okulu ve gözlem araçlarıyla donatılmış doğa kampları gibi yatırım gerektiren işler öne sürüyoruz ve bunların mutlaka sağlanması gerektiğini savunuyoruz. Bizi dinleyenler, ayağı yere basmayan, mali imkânsızlıklar nedeniyle gerçekle bağ kurmadan ortaya atılmış fikirler öne sürdüğümüzü düşünebilir. Demek ki tezimizi tamamlamak için söz konusu projeleri nasıl fonlayacağımızı da açıklamamız gerekir.

Önce şunu belirtelim ki, ek kaynak arayışına girmeden mevcut bütçeyi, sıraladığımız olmazsa olmaz ilkeler ve öncelikler doğrultusunda yeniden düzenleyerek kaynak sorununun çözülebileceğine inanıyoruz. Birçok bütçe kaleminde tasarrufa gitmek mümkün olmakla beraber, burada sadece iki kalemde değişiklik öne süreceğiz. Biri Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinde yer alan harcama kalemlerinde değişiklik yaparak, diğeri ise Diyanet İşleri bütçesinden Milli Eğitim Bakanlığı bütçesine aktarma yaparak ihtiyacımız olan parayı büyük ölçüde bulabileceğimizi düşünüyoruz.

Önce Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinde yer alan büyük harcama kalemlerinden birini ele alalım.

Kamuoyunda iktidar kanadı tarafından uzun zaman yoğun biçimde siyasi propaganda malzemesi olarak kullanıldığı için herkes tarafından bilinen Fatih Projesi için ayrılmış olan bütçede çok büyük bir kaynak mevcuttur. Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan projeyi tanıtırken şöyle demişti:

“Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethederek Ortaçağ’a son vermiş, Yeniçağ’ı başlatmıştır. İşte biz de bugün Fatih projesiyle sadece eğitim sisteminde değil, eğitimin etkilediği her alanda bir çağı kapatıyoruz.”

Söz konusu proje, 6 Şubat 2012’de, şaşalı bir törenle ve bu sözlerle başlatıldı. Kısaca hatırlatacak olursak, proje kapsamında okullara 18 milyon tablet bilgisayar dağıtılacaktı ve dersliklere üç bölümden oluşan, LSD panelli akıllı tahta konacak, eğitimin kalitesini yükseltmek için teknolojinin bütün imkânları seferber edilecekti. Projeye 2015 bütçesinde ayrılan para 4,3 milyar TL idi. Oysa başlangıçta projenin 1,5 milyar TL’ye mal olacağı açıklanmıştı. Şimdi ise projenin 8 milyar liraya mal olacağı konuşuluyor. Ne var ki projeden bugüne kadar yapılan olanca harcamaya rağmen hiçbir sonuç alınamadı. Seçim öncesi dağıtılan 730 bin tablet de oyun aleti oldu. Atari niyetine kullanılıyor ve ders çalışmaktan kaytarmak için yeni bir heves ortaya çıkardı. Şimdilerde bu tabletlerde sanal dövüş ve savaş oyunları veya sanal futbol oynanıyor. Bu tabletler üzerine uygun program yüklendi. Öğrenciler tabletlerini okula getirmiyor. Diğer yandan, 2015 seçimlerinde oy kullanmak için gittiğim ilköğretim okulunun hiçbir sınıfında akıllı tahta göremedim.

Başkent Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmadan çıkan sonuca göre, söz konusu tabletlerin eğitime bir katkısı yok. Projeden sadece kamu kaynaklarına göz diken birileri zengin oldu. Eğitim sorununun esastan çözümü için hem zaman hem de çok büyük kaynaklar kaybedildi. Türk Eğitim-Sen “Fatih Projesi siyaset aracı olarak kullanıldı”, diyor. İktidar kanadı dâhil, artık konu hakkında olumlu görüş bildiren kimse yok. Konu gündemden düşürülüp unutturulmaya çalışılıyor.

İşte iktidar tarafından 8 milyara mal olacağı bildirilen projeyi çöpe atıp, 8 milyar TL olması öngörülen bütçeyle yabancı dil okulları, doğa kampı sahaları, bilimsel deney laboratuarları yapılmasını savunuyoruz.

Heba edilen ikinci bir kaynak daha var. Aşağıdaki grafikte Diyanet İşleri bütçesinin yıllara göre artışını görüyorsunuz. Söz konusu kurumun bütçesi AKP iktidarı döneminde yaklaşık 11 kat arttı. 2002’de 553.364.200 TL olarak belirlenen bütçe 2016 yılında 6.400.000.000 TL olarak öngörüldü.

Diyanet İşleri teşkilatı kendisine tahsis edilen bu parayı nerede sarf ediyor. Karşılığında hangi hizmetler alınıyor. Konuşmama son şeklini vermeye çalıştığım günlerde (2016 Şubat) Diyanet’in işleri ile ilgili bir haber gözümden kaçmadı. Diyanet Teşkilatı bu yıl 81 ilde kıbleyi doğru hesaplasın diye Kıble Uzmanı almaya karar vermiş. Bu düpedüz cehaletin daniskasıdır. Çünkü bu iş harita mühendislerinin işidir ve kıbleyi bulmak için Tapu Kadastro Müdürlükleri’ne başvurmak yeterlidir.

Diyanetin bütçesine göz konuyor ithamına maruz kalabiliriz. O halde şu soruyu sormamız gerekir:

Eğitimin felç olduğu, gerek ülkemizde yapılan sınavlarla gerekse de uluslararası sınavlarla kanıtlandığına göre,  eldeki sınırlı mali imkânları önce nereye harcamak gerekir?

Öncelik sırası nasıl olmalıdır?

Üçüncü bir kaynak olarak cumhurbaşkanı için yapılan 1000 odalı sarayı göstereceğiz. Bu sarayın inşa masrafları bir kenara aylık masrafları 21 milyon TL imiş.

Sonuç olarak kısaca konuyu şöyle bağlamak istiyoruz:

Yukarıdaki iki örnekten eğitimde köklü reform için bütçede geniş imkânların var olduğu görülüyor. İhtiyaç duyulan şey siyasi otoritenin zihniyetinde köklü değişiklik olması. İktidar söz konusu harcama kalemleriyle 2023’de ilk 10’a girme hedefine doğru atış yapıyor ama hedef tahtasına bile isabet ettiremiyor. Eğitim sisteminin doğru bir kanala oturtulması için öncelikle zihniyet değişikliği için mücadele etmek gerekiyor. Yoksa para var ve görüldüğü gibi yağmalanıyor.

EK: CEPHEDE YAZILAN SATIRLARLA TARİH DERSİ    (Beşinci bölümde video olarak yer alıyor.)

1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’na Doğu cephesinde katılan Mehmet Arif Bey, yayınladığı Başımıza Gelenler adlı eserinin başlangıcında, başımıza gelenlerin ilk nedeni olarak bakınız ne diyor: 

“Akıl bu ya!

Önceleri tarih ilmine hiç önem vermezdim. Bilinmezse ne olur? Gereksiz ve faydasız, yalnızca bir bilgiçlikten ibarettir derdim. Bilinmesiyle bilinmemesini eş tutardım… Fakat son olarak yaşadığım tecrübelerin yardımıyla aklım başıma geldi. Anladım ki meğer iş öyle değilmiş. Tarih o kadar önemli, o kadar dikkate değer bir ilimmiş ki, tarih bilinmezse, devlet gemisinin dümeni, istenilen yöne doğru çevrilemez. Tarih bilmezlik, siyasi olarak, devletçe çok büyük noksan ve hataların meydana gelmesine sebep olur. Tarih, bir milletin bakıp bakıp, varsa ayıp ve noksanlarını görüp düzeltmesi için bir aynadır. Gerçeği gösteren ve gelecek nesillerin gözleri önüne seren bu ayna, ayıp ve kusurları olmayan milletlerin, mücadele yeri olan şu dünya pazarına, güzellik ve olgunluklarına şükrederek, şık bir kıyafet ile çıkmalarına yarar.

Başkalarını ve eskileri bırakalım da şu yakın zamanları ele alalım. Daha dört gün önce, Osmanlı devletinin emir ve fermanına mahkûm şu ehemmiyetsiz Mora eyaletini “Yunan” şekline sokan, tarihtir… Romanyalıları, Sırpları, Karadağlıları, Bulgarları birer bağımsız devlet şeklinde “Balkan hükümetleri” adıyla dirilten, yine tarihtir. Ermenilerin dili altında ileri geri şeyler bulunduran, yani, âlemin nazarına kuvvetli bir siyasi varlık olarak çıkıp görünmek hevesini ve onlarda da zamanın modasına uygun milliyet aşkı ve kavmiyet sevdası uyandıran yine tarihtir. Tarih olmasaydı, 1877 yılında Rumeli kıtamız bir savaş ve gürültü patırtı ateşgedesi kesilmezdi…

Şu Rumlar yok mu şu Rumlar, yıkılıp ortadan kalkan şu Yunan devleti ile bozuk bir lisandan başka şimdi ahlakça, verasetçe ve nesepçe hiçbir ilişkileri olmadığı halde, tarihin tesiriyle müfrit kesilmişlerdir. Rumların ufak bir diyakozu papazı, Eflatun ve Aristo’nun ders çemberinde yetişmiş bir hünerli ve gündelik ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz, tembel bir Rum palikaryası Makedonyalı İskender’in torunu imiş gibi bir çalımla varlık gösterir de, canlı kanlı bir asker oğlu asker kesilir…

Kısacası, bizim kolumuzu kanadımızı kırıp hareketsiz bırakan bozgun silahı, hepimizin ve iş başındaki devlet adamlarımızın çoğunun, tarihten ibret almayışıdır. Düşmanlarımızın şanlarını yükseltmek sebebi ise, her ferdinin, milletinin tarihini, kavminin serüvenini bilmesi ve inanmasıdır…

İddia edebilirim ki, insancasına yazılmış muhakemeli bir tarih, yalnız başına insanı canlandıracak, harika bir güce sahiptir. Gerçekten böyle bir tarih, ölüleri mezardan çıkarır derlerse yeridir. Fakat tarihteki ruh kavramı, parlak bir fikirle beraber, akıllı bir rehber ve eğitici tarafından gençlerin zihinlerine, taşa nakşolunur gibi yazılmalıdır. Din ilmi üstatlarına “Ruh terbiyecisi” denilirse, tarih muallimlerine de –amma kıssa anlatanlarına değil- “Kahramanlık babası” denilmelidir… Muhakemeli bir tarih öğretmeni bir milletin mayasına gayret ve hamiyet tohumunu saçar. İş adamı olmak üzere yetişecek milletin çocuklarının fikrini aydınlatır. Onları milletin mutluluğunu sağlama yoluna sevk eder. Ders esnasında vereceği somut ve mantıklı örneklerle, öğrencilerini hayalperest olmaktan kurtarır. Halkın zihnine mantılı olana inanma yetisini yerleştirir. Yoksa bizde, şimdi okullarda okutulan tarihe, tarih dersi okunuyor, demek abestir. Bunları dinleyenler birer yazıcı, anlatanlar ise masalcıdır…

Siyasi varlığımız daha eldeyken, ileri gelenler, ümmetin ahlakına musallat olan fesadın yok edilmesine, Allah rızası için el birliği ile çalışsınlar. Kahramanlık ruhunu ve milletin devamı aşkına en ücra yerlerdeki köylerin okullarına bile yayacak, parlak fikirli öğretmenler arasınlar. Eğer yoksa icat etsinler. Bize ve bizden öncekilere ait tarihleri araştırarak, geçmiş olayları iyice öğretsinler.”

SUMER ÇAĞINDA MATEMATİK

         Evren her zaman gözlerimizin önünde. Fakat onun dilini öğrenmeden ve bu dilin yazıldığı harfleri yorumlama bilgisi olmadan, bu evreni anlamamız olanaksızdır. Evrenin dili, matematiğin diliyle yazılmıştır ve bu dilin harfleri, üçgenlerden, çemberlerden ve öteki geometrik şekillerden oluşur. Bunlar olmadan, insanlar evrenin tek bir sözcüğünü anlamaz ve bunların yokluğunda, kendimizi karanlık bir labirentten çıkmaya çalışırken buluruz.

GALİLEO, 1623[1]

GİRİŞ: MATEMATİĞİN BİLİM ÜZERİNDEKİ KONUMU HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ

             Matematik bilim değildir ama bilimin anahtarıdır.  Matematiğin bilim karşısındaki  konumunu en güzel ifade edenlerden biri Galile’dir. Bu yüzden onun veciz açıklamasını baş köşeye yerleştirerek söze başlamayı uygun bulduk.

          Matematiği doğru yerine konumlandırabilmek için mantık karşısında duruşuna da değinmek isteriz. Eski çağlarda matematik ve mantık iki ayrı disiplindi. Ama günümüze doğru yol alırken mantık matematikselleşti, matematik de “daha çok mantıksal” hale geldi ve sonuçta, ikisi arasındaki boşluk ortadan kalktı, ikisi bir oldu. Bertrand Russell, konuyu açıklamaya çalışırken, “mantık matematiğin gençliği ve matematik mantığın yetişkin halidir”, demiştir[2]. Eğer matematik ve mantık birlikte harmanlanmasaydı, daha kapsamlı bir deyişle, her iki disiplinin sınırları birbirlerini içine alacak şekilde genişlemeseydi ve genişleyen alan müşterek bir sinir sistemiyle donanmasaydı, bilgisayar çağı mümkün olmazdı.  Ne Ay’a gidilebilirdi,  ne de internete bağlanabilirdik. Bütün bunları mümkün kılan, matematikle mantığın evliliği ve bu evliliğin ürünlerinin bilimin yolunu açmasıdır. Matematik geliştikçe, anlamak, kavramak, özümsemek, sezmek, tahmin etmek, yorumlamak ve işe koşulacak bilgi üretmek kolaylaşmış, araştırma eylemi derinlik kazanmıştır.

         Eski çağlarda matematik, daha ziyade felsefeyle ve ilahiyatla iç içeydi. Bilginler evrenin sırlarını matematiği bir şifre sistemi olarak kabul ederek açıklamaya çalışırlardı.  Hatta matematiği doğrudan doğruya din olarak kabul eden matematikçiler bile vardı. Bunlar evrenin sırlarını tam sayılarla açıklanabileceğine inanırlar ve matematik bilgilerini bu yönde kullanırlardı. Asal sayıların (3, 5, 7, …, 17, 19 vs), mükemmel sayıların (6 ve 28 gibi) özel bir önemi vardı.

            Eski matematikçiler, bugünkü matematikçilere taş çıkartacak kadar sıkı matematikçiydi. Fakat karşılaştıkları sonuçları yorumlarken günümüz matematikçilerinden farklı düşünüyorlardı. Ne var ki zamanla söz konusu yorumların bir faydasının olmadığı anlaşıldı. Matematikçilerin dünyasında bu tür söylem ve inanışlar terk edildi. Ama terk edilen bu alan daha sonra aslında matematikçi olmayan bazı kimseler tarafından dolduruldu. Günümüzde, eski ustaların yüzyıllar önce terk ettikleri görüş ve düşünceleri sürdürenler bunlardır. Şifreciler, Hurufiler ve astrolog esnafı terk edilen söz konusu zemin üzerinde ısrar edenlerdir.

SAYMANLIK  EN AZ 20 BİN YIL ÖNCE DE VARDI

Matematik tarihindeki bu aşamaları anlayabilmek için, insanlık tarihinin bilinen ilk matematikçileri olan Sumerli matematikçilerden ve onların sanatlarından yola çıkmak gerekir.

Matematik  tarihini  bilmek veya tarihin akışı içerisinde bu alandaki gelişmeleri izlemek, bilim tarihini anlamanın da anahtarıdır. Matematik tarihi üzerinde söze başlamak için ise Sumer Çağı’na, yani günümüzden  5-6 bin yıl öncesine gitmek gerekir.

Tarih Sumer’de başlar”, sözü yaygın olarak bilinen bir deyiştir. Bunun yanında, tarihin ilk rakamlarının da, ilk hesap yöntemlerinin de Sumer tabletlerinde görüldüğü bilinmelidir. Hatta matematik içeren tabletler, edebiyat içeren tabletlerden çok daha önceye tarihlenir.

Eldeki arkeolojik bulgular, matematiğin Sumer’de başlamadığına, insanlık tarihi kadar eski köklere sahip olduğuna işaret etmektedir. Hatta bazı canlıların da matematikçi olduğu, sayarak veya hesap yaparak iş gördükleri gözlemlenmiştir. Mesela arı ve örümcek tipik örneklerdir. Arı peteğini yaparken, örümcek ise ağını örerken geometri bilgisini bütün ihtişamıyla sergiler. İsteyenlere örümceğin ağını nasıl ördüğünü sergileyen bilgisayar animasyonunu gönderebiliriz. Belki bu sayede, bu konuya yakın ilgi duyan okuyucuları konunun içine çekmemiz mümkün olabilir.

ÖRÜMCEĞİN GEOMETRİ BİLGİSİ:

[youtube https://www.youtube.com/watch?v=v4zH_RAOgWQ&w=854&h=480]

Dünyanın çeşitli bölgelerinde mağaralarda yapılan kazılarda, MÖ 20 binlere ait kemikler üzerinde saymanlık amaçlı çentiklere rastlanmıştır. Söz konusu çentikler, Romalılar döneminde bile saymanlık amacıyla kullanılmaktaydı. Kemik üzerine çentik atmak şeklinde kayıt tutma aşamasından sonraki aşama tarihin ilk rakamlarıdır. İşte bu aşamada karşımıza yine Sumerliler çıkmıştır.

Dikkat edelim!

Sumer rakamları Roma imparatorluğu dönemine kadar 3 bin yıldan beri kullanıldığı halde Romalılar hala çentik atarak matematik yapmaktaydılar.

001

003

On binlerce yıl önce kullanılan kemikler ve üzerlerindeki çentikler

TARİHİN BİLİNEN EN ESKİ RAKAMLARI SUMERLİLERE AİTTİR

Tarihin ilk rakamları 6 tanedir. Bunlar 1, 10, 60, 600, 3600 ve 36000’dir. Sumerliler 60 ve 60’ın katlarıyla iş görürlerdi. Bu bilgi, ister istemez, neden 100 değil de 60 sorusunu akla getirmektedir.  Cevap basittir aslında.  Sumerliler 60 sayısını seçmiştir; çünkü bu sayının 12 tam böleni vardır: 1, 2, 3, 4, 5, 6, 10, 12, 15, 20, 30 ve 60. Buna karşılık 10 sayısının sadece 4 tam böleni vardır: 1, 2, , 5 ve 10. Ayrıca, dikkat edilirse, ilk altı sayı 60 sayısının tam bölenidir. Görüldüğü gibi, ilk rakamlar ve Sumer sayı dizgesi, bölüşme problemlerine cevap bulmak amacıyla kolaylaştırıcı niteliği dolayısıyla seçilmiştir. Bir başka deyişle, 60 sayısı tercih edilmiştir; çünkü en kullanışlı sayı odur.

sumer rakamları

Sumerlilerin yaptığı matematiksel işlemleri gösteren bir tablet

014

  Sumer okullarında öğrenciler için hazırlanmış bir çarpım cetveli

          8. SUMER MATEMATİĞİ Bu seçimin ilginç başka yönleri de vardır. 60 tabanlı sayı dizgesiyle saymak, iki elimizin parmaklarıyla saymak için de çok uygundur. Bunun nasıl yapıldığını SUMER MATEMATİĞİ VE SAYILARIN GİZEMİ adlı kitabımızda ayrıntılı resimlerle anlatmıştık.

60 sayısıyla ilgili bir başka ilginç konu, sadece pergel kullanarak bir çemberin çevresini 6 eşit parçaya bölme problemidir. Lise düzeyinde geometri bilgisiyle kolayca hatırlanabileceği gibi, pergelimizin ayağını çemberin yarıçapı kadar açtıktan sonra, çember üzerinde birbiri ardına yay parçaları işaretlersek, sonunda çemberi tam olarak 6’ya bölmüş oluruz. Bu işlem sonunda ortaya çıkan yay parçalarının çemberin merkeziyle belirledikleri açıya Sumerler 60 demişlerdir. Çemberin çevresinin 360 derece olmasının nedeni budur. Sumerliler, söz konusu 60 derecelik yay parçasını kutsamışlardır ve onu “Yukarının Tanrısına”, yani GÖK(AN)’e atfetmişlerdir.

Bir çemberin sadece pergel kullanarak 6 eş parçaya bölünmesi yöntem ve bir uygulama örneği

Sumer okullarında öğrenciler ilk olarak 60 tabanlı dizgede çarpım cetvelini ezberlemekteydi. Böyle bazı tabletler bulunmuştur. Bunun, bizim 10’lu dizgedeki ezberden daha zor olduğuna dikkat edilmelidir. Şunun da altını kalın çizgilerle çizmeliyiz ki, Sumerli matematikçiler, günümüzde orta öğrenim düzeyinde matematik bilgisine sahiptiler. Bilgileri asla daha geri değildi. Üçüncü dereceden denklemlerin çözüm yollarını bile bilmekteydiler. Bunu kanıtlayan MÖ 17. yüzyıla ait tablet bulunmuştur. Ayrıca geliştirdikleri sayı sistemiyle çok büyük sayılarla işlemler yapabilmekteydiler. Bunu kanıtlayan ve 60 tabanlı dizgede 20’nin 20. kuvvetini gösteren bir tablet bulunmuştur. Bu gibi yüksek sayılar, astronomiyle ilgili hesaplamalar için olsa gerekir. Yani matematik bir yandan astronominin yolunu açarken, diğer yandan gökbilimcilerin ihtiyaçlarına cevap verebilmek için gelişme ihtiyacını daima duymuştur.

SUMERLİLER MATEMATİĞİ KUTSAL BİR İŞ OLARAK GÖRÜRLERDİ

Sumerlilerin inanışında, matematikle kutsallık arasında birebir ilişki vardır. Günümüzde, teoloji alanında görülen Hurufi eğilimlerin kökeni neredeyse 5 bin yıl öncesine ve Sumerlilere kadar uzanır. Makalemizin çerçevesi bu konuyu enine boyuna incelemeye imkan vermiyor. Ama konuyu 12 sayısıyla ilgili birçok gerçeği sıralayarak burada biraz olsun açabiliriz. İşin daha kapsamlı incelemesini matematik tarihi ve matematik felsefesi bağlamında yayınladığımız Matematik ve İlahiyat adlı kitabımızda yer almaktadır.

Sumerlilerde 12 sayısı 60 sayısı yanında ikinci derecede önemlidir. Ama zamanla 60 sayısının önüne geçmiştir. Sumerli astronomların gözlemleri 12 sayısının Sumer inanışında özel bir yer edinmesini sağlamıştır.

Milattan önceki 4. binyılın sonlarına doğru, Sumerli rahipler, gözlem kulelerine tırmanarak yıldızların hareketini gözlerdi. Ünlü Zigguratlar, bu iş için geliştirilmiş gözlem kuleleriydi. Sumerli astronomlar, gözlem yaparlar, bunları tabletlere kaydederler ve daha sonra da bunları arşivlerlerdi. Söz konusu arşivlerden bazıları, içindeki belgelerle birlikte bulunmuştur.

Sumerlerin astronomi alanında kuramları da vardı. Bunlar  mitolojikti ama “kendi içinde tutarlı” idiler. Tarihin ilk gözlemcilerinin en fazla serseri yıldızlarla ilgilendikleri anlaşılıyor. Şimdi biz bunlara GEZEGEN diyoruz. Sumer çağında 5 serseri yıldız bilinirdi. Bunlar Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’dür. Sumerliler bunlara aynı sırayla Nabu, İştar, Nergal, Marduk ve Ninurta derlerdi.

Ur kenti ören yerinde bulunan ziggurat ve etrafındaki günlük faaliyetleri gösteren bir canlandırma. Zigguratlar, kentin ticaret merkeziydi.

Eğer dünyayı merkez kabul edecek olursak, yani yerinde durduğunu ve diğer gök cisimlerinin onun çevresinde döndüğünü kabul edecek olursak, yukarıda adını saydığımız serseri yıldızlar, sağa sola giden gelen, yerlerinde duramayan cisimler olarak algılanırlar. Oysa diğer yıldızlar, yani serseri sayılmayanlar, kutup yıldızı etrafında düzenli olarak çember biçimli bir yörünge üzerinde döner dururlar. Sumerliler, yerinde duramayan ışık topları olarak gördükleri serseri yıldızların, Gök Tanrı’nın düşüncelerini insanlara aktaran aracılar, başka bir deyişle, tercüman olarak değerlendirmekteydiler. Bilginlerin görevi, ulaşan  şifreleri çözmek ve özellikle,  gelecekle ilgili haberlere ulaşabilmekti.

Serseri yıldızların birbirlerine olan yakınlıklarına yahut uzaklıklarına, parlak olmalarına ya da soluk olmalarına ve gökte görülemedikleri dönemlere özel önem verilir ve aktardığı bilgilerin şifrelerinin çözülmesi için rahipler durmadan çalışırlardı. Her gezegenin bir anlamı olduğu gibi, her hareketlerinin de özel bir anlamı olduğuna inanılırdı. Günümüzde astrologlar işte bu malzemeyi kullanarak gelecekten haber verdiklerini öne sürüyorlar. Ama Sumerli gözlemcilerin çalışmaları bilimseldi; çünkü öncelikle gözleme dayanıyordu. Onları taklit eden günümüz astrologlarının iddiaları ise bilim dışıdır; çünkü bilim dünyasının ortaya çıkardığı kanıtlanmış en son bilimsel bilgileri görmezden gelerek mesleklerini icra ediyorlar.

GÖZLEMLER ve 12 SAYISI

          Sumerlilerin inanışında 12 sayısını öne çıkaran söz konusu gözlemlerdir. Şimdi bu gözlemleri şöyle bir özetleyelim:

  1. Ay’ın Dünya çevresinde yılda 12 kez döndüğünü gözlemlediler.
  2. Bir yılın, her biri 30 gün süren 12 aydan meydana geldiğini gözlemlediler. (Bir yılın 12 ay ve 360 gün olduğunu ifade eden tablet bulunmuştur. Bunlardan, her yıl ortaya çıkan 5-6 günlük farkı nasıl açıkladıklarını burada yer vermiyoruz. Ama bu konuda kafalarının epey karışık olduğunu söyleyebiliriz.)
  3. Ay, günde 12 derecelik bir açısal mesafeyi tarıyordu.
  4. Dünya (12 x 2) 24 derece eğimli olarak dönüyordu.
  5. Burçlar Kuşağı denilen kuşak, kuzeyle 12 ve güneyle 12 derecelik açı yapan bir bant içinde yer alan yıldızlardan oluşmaktaydı.
  6. Kutsal 60 sayısının 12 tane tam böleni vardı.
  7. Kutsal 60; 10 ve 12 sayılarının en küçük ortak katıdır.
  8. Jüpiter gezegeni güneş etrafındaki turunu 12 yılda tamamlıyordu. (Bugünün imkânlarıyla yapılan ölçümlere göre 11,9 yıl sürer.)
  9. Astronomi dışından da bir bilgi ekleyelim: İnsanların kaburga kemikleri 12’si sağda 12’si solda olmak üzere 12 çifttir.

SUMERLİLER MATEMATİĞİN GÖKTEN İNDİRİLDİĞİNE İNANIRLARDI

         Sıraladığımız bu 9 özellik, Sumerli matematikçilerin 12 sayısını kutsamalarına neden olmuştur ve özellikle bu sayıyı “Tanrının bahşettiğine” inanırlar, “Gök’ten indirilen bilgi olan matematiğin” anahtar sayılarından biri olarak nitelerlerdi. Mesela Sumer panteonunda 12 tanrı yer alır.

Bir Sumer tabletinde, EN.ME.DUR.ANNA adlı bir ulu kişinin göğe çıktığından, Tanrılardan, sayılarla nasıl hesap yapılacağını öğrendikten sonra geri gelerek insanlara öğretmeye başladığından söz edilmektedir.

Sumerliler, bir yılı, bir günü ve Burçlar Kuşağı’nı 12’ye bölmüşlerdir. Bugün de bu bölümlendirmeyi kullanıyoruz ama bizim 2 saatimiz onların 1 saatine karşılık gelir. 12 sayısına verdikleri önemi gösteren bir başka bulgu, gerek uzunluk ölçüsü, gerek hacım ölçüsü ve gerekse de alan ölçüsünde 12 tabanlı bir sistem kullanmalarıdır. Diğer yandan, Sumerlilerin meslekler hiyerarşisi her biri 12 meslekten oluşan 3 kademeli bir yapıdır. Bu bölümlendirmelerin, inanışlarından kaynaklandığı kadar, matematiksel kolaylıkları dolayısıyla inanış çerçevesine alındığını da düşünmek gerekir.

SUMERLİLER ve GEOMETRİ

            Sumerliler, ileri derecede geometri bilgisine de sahiptiler. Bunu kanıtlayan birçok tablet bulunmuştur. Öklid geometrisinin belli başlı konularını kapsayan birçok analitik geometri problemi, 3 bin yıl önce Sumer okullarında öğrencilerin önüne konuyordu. Mesela öğrenci tabletlerinden birinde, alanı ve köşegen uzunluğu verilen bir dikdörtgenin eni ve boyu sorulmaktadır. Söz konusu problem iki bilinmeyenli ve iki denklemlidir. Ayrıca denklemler ikinci derecedendir.

Kanıt niteliğindeki diğer bir tablet, MÖ 17. yüzyıla aittir ve bir çember üzerine çizilen kirişlerin ayırdığı çember yaylarıyla ilgili çeşitli problemleri ve çözüm yollarını içermektedir.

MÖ 19. yüzyıla ait bir başka tablet üzerinde yamuk ve üçgenlerle ilgili 4 problem yer almaktadır. Bu problemler orta öğrenim kurumlarında Sumer kökenleri de dile getirilerek ders olarak okutulmalıdır.

MÖ 17. yüzyıla ait olduğu belirtilen diğer bir önemli tablet de 2’nin karekökünün nasıl bulunacağını gösteren bir geometri problemini içermektedir. Yine bir başka tablette, eşmerkezli iki benzer üçgenin arasında kalan alanın hesaplanması istenmektedir. Yine aynı döneme ait bir başka tabletten Sumerli öğrencilerin bir dik üçgen üzerinde birbirini izleyerek çıkarılan diklerin uzunluklarını gayet güzel hesaplayabildiklerini göstermektedir.

 

Eşmerkezli iki benzer üçgenin arasında kalan alanın hesaplanmasını gösteren Sumer tableti

TALES, PİSAGOR ve ÖKLİD SUMERLİLERİN ÖĞRENCİLERİYDİ.

            Bu satırların yazarı, Sumer matematiğinin gücünü ve Sumerlilerin uygarlık üzerindeki derin etkilerini ilk kez 1979 yılında, Irak’ta inşaat şantiyelerinde çalıştığı dönemde fark etti. Eğer bir hafta sonu tatilinde Babil müzesine gitmeseydi, aldığı olanca matematik eğitimine rağmen belki de Sumerlilerin matematiğe yaptığı katkıyı hiçbir zaman öğrenemeyecekti. Öğrenemeyecekti; çünkü eğitim sistemimiz, insanlığın bütün başarılarını Helen-Hıristiyan uygarlığına bağlayan bir söylemi sürdürüyordu. Söz konusu müzede sergilenen tabletler üzerindeki şekilleri incelediğimizde Sumer matematiğinin gücünü kavramak güç olmadı. Malumunuz, matematiğin dili evrenseldir, matematiği anlamak için Sumerce bilmek gerekmeyebilir.

O zamandan beri, yani 30 yıldır bu konu üzerinde durmaktayız. Sumer Çağı’nda bilim ve matematik konusunda ne zaman bir yayın yapılsa, eğer farkındaysak, onu bulur ve üzerinde çalışırız. Bu bağlamda üzerinde çalıştığımız konulardan biri de Grekçe yazmış olan ve Grek oldukları öne sürülen matematikçilerdir. Bunlardan üçü diğerlerine göre daha önde dururlar. Bunlar Tales, Pisagor ve Öklid’dir. Bizim okullarımızda da bunlar öğretilir ve örtük biçimde matematik Greklere bağlanır. Oysa matematiğe gerçekten de çok önemli katkılarda bulunmuş olan bu üç şahsiyetin hayat hikayesi, uygarlığı Greklere bağlama ideolojisinin gerçeklerden ne kadar uzak olduğunu göstermeye yeterlidir. Daha doğrusu, meğerse onların dile getirilmeyen hayat hikayeleri, zaten Sumerlileri işaret etmekteymiş. İdeolog sözde bilim tarihçileri, bu gerçekleri ustalıkla gözden uzak tutarak işlerini yürütmekteymiş.

İşin en çarpıcı yanı, her üç matematikçinin de Doğu’da öğrenim görmüş olmasıdır.

Tales’den başlayalım.

MÖ 624-547 yılları arasında yaşamış olan Tales, Anadolu’da Milet’te yaşayan bir tüccardı. Babil’ de ve Mısır’da bulunmuştur. Aslen Grek değildir. Kendi çağına ait bir eserde, babasının tek kelime Grekçe bilmediği bilgisi yer almaktadır. Çünkü ailesi Fenikeliydi. Milet’e göçmen olarak gelmişlerdi. MÖ 4. yüzyılda Matematik Tarihi adlı bir eser bırakan Rodoslu Eudemos, Tales hakkında şöyle demektedir[3] :

Nasıl Fenikelilerle ticaret ve mübadeleden ötürü sayıların tam olarak bilinişi başlamışsa, Mısırlılarda da geometria bulunuyor. Tales, Mısır’a gelerek ilk kez bu bilimi Hellas’a götürüyor.”

Nitekim başka eserlerde de Tales’in geometriyle Mısır gezisi sırasında tanıştığı söylenir.

Diğer önemli matematikçi Pisagor’dur.

MÖ 582’de dünyaya gelene Pisagor, Tales’in çağdaşıdır. Üstelik Tales’in komşusu sayılır. Tales’in Miletli olmasına karşılık Pisagor Sisamlıdır. Babası çok zengin bir mücevherciymiş. Oğlunun iyi bir matematik eğitimi alması için çağının bilinen en iyi hocalarını tutmuş. Pisagor, kısa zamanda hocalarını aşmış ve gönlünü tam anlamıyla matematiğe kaptırmış ve yaşadığı toprakları terk ederek matematiğin doğduğu yere, Babil’e gitmiş. Yıllarca kalmış. Daha sonra İran’a, oradan da Hindistan’a gitmiş. Sonra geri dönerek Mısır’da yıllarca dirsek sürtmüş. Orada Memfis rahiplerinin öğrencisi olmuş. Matematiğin peşi sıra giderken ülkesine ancak 18 yıl sonra dönebilmiş. Hayatının bundan sonrasını, Doğu’da öğrendiklerini Batı’da uygulamakla geçirmiş. Pek çok öğrenci yetiştirmiş. Hatta tanrısı geometrici olan Tek Tanrılı bir din bile kurmuş.

Üçüncü olarak Öklid’den söz edeceğiz.

MÖ 330-275 yılları arasında yaşamış olan Öklid, zaten İskenderiyelidir.  Hayatı hakkında başka da bir şey bilinmemektedir. Tek bilinen, matematik alanında bıraktığı eserlerdir. Stoikheia (Elemanlar) adını verdiği 13 kitap ona ait kabul edilir. Bu eserleri, kendisinden önceki matematikçilerin eserlerini derlemek için yazmıştır. Batılı bilim tarihçilerine göre, onun çalışmaları, geometriyi aksiyomatik[4] bir başlangıçtan hareketle “ispat” amaçlı sistematik bir yapıya kavuşturmayı hedeflemiştir. Yüzyıllardan beri deneysel ve gözlemsel (ampirik) olarak doğruluğu bilinen bilgileri “mantıksal ispat” katına çıkarmayı onun başardığı söylenir. Onun muazzam katkısını göz ardı etmeyi doğru bulmayız. Ne var ki başarıyı sadece ona mal ederek matematik üzerinde Sumerlilerin ve Mısırlıların katkısının görmezden gelinmesini hiç doğru bulmayız. Nitekim Öklid’den önce de çeşitli derlemeler yapılmıştır ve ispat fikri önce de vardı. Hatta ispat fikri Tales’te de görülür. Mesela, ikizkenar üçgenin taban açılarının eşit olduğunu ispatlamıştır.

Özellikle 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl boyunca Sumer tabletleri üzerinde yapılan incelemeler, matematiğin kökenlerinin Sumerlilere dayandırmak gerektiğini kanıtlamaktadır. Kesin kanıtlardan biri Pisagor sayıları olarak anılan sayıları içeren tablettir. Hatırlanacağı üzere Pisagor’un adıyla anılan bir teorem[5], bir dik üçgenin dik kenarlarının uzunluğunun karelerinin toplamının, hipotenüsün uzunluğunun karesine eşit olduğunu söylemektedir. Sözgelimi, dik kenar uzunlukları 3 ve 4 olan bir üçgenin hipotenüsünün uzunluğu 5’dir. Çünkü 3’ün karesiyle 4’ün karesinin toplamı 25 eder ve bunun da karekökü 5 eder. Yani hipotenüs 5 birim uzunluktadır. İşte söz konusu üçgeni tanımlayan 3, 4 ve 5 sayı gurubuna Pisagor sayıları denir. (8, 15, 17) ve (7, 24, 25) ve (9, 40, 41) sayıları da Pisagor sayısıdır. Bu sayılar sonsuza kadar çoğaltılabilir. Ne var ki bu sayıların sadece Pisagor’a dayandırılması doğru değildir. Çünkü söz konusu 3’lü sayılar, MÖ 17. yüzyıldan kalan ve Tel Harmal’da gün yüzüne çıkartılan bir tablet üzerinde yer almaktadır.

Babil Müzesi soyulmazdan önce (soygun işgal kuvvetlerinin planlı bir eylemine benziyor), hemen kapı girişinde teşhir edilen ve dik üçgenlerde dik kenardan hipotenüse çıkarılan dikin uzunluğunun nasıl hesaplandığını gösteren tablet, geometrinin Sumer kökenleri konusuna başlı başına bir kanıttır. Çalınma olayı bu kanıtı şimdilik ortadan kaldırdı. Ama fotoğraflar ortadadır. Bu satırların yazarı da bu tabletin göz şahididir.  Yine Pisagor’la ilgili bir örnek daha verebiliriz. Pisagor’un ve onu izleyenlerin önemli uğraşlarından biri kök 2’nin nasıl hesaplanacağı konusudur. Oysa bu problemi içeren tablet MÖ 17. yüzyıla aittir ve Sumer ören yerlerinde bulunmuştur.

032031

 Sumerlilerin 2’nin karekökünü nasıl hesapladıklarını açıklayan tablet

Araştırmalarımızdan sonra vardığımız hükümlerin kanıtlarını SUMER MATEMATİĞİ ve SAYILARIN GİZEMİ adını verdiğimiz kitabımızda renkli olarak tek tek yayınladık. Kitap, devlet kütüphanelerinde incelenebilir. Ayrıca internet üzerinden satış yapan merkezlerden de temin etmek mümkündür. Bu makalemizde kanıtlarımızın tamamını sergileyemediğimiz için bu açıklamayı zorunlu olarak yapıyoruz.

NOTLAR

[1]  Richard Mankıewicz, Matematiğin Tarihi, Güncel Yayıncılık, 2002, Sayfa 145

[2]  Bekir S. Gür, Matematik Felsefesi, Kadim Felsefe Yayınları, 2004, Sayfa 91

[3]  Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, Düşünürler Bölümü 2. cilt, sayfa 317

[4]  Aksiyomatik: Sezgilerimiz yardımıyla ispatsız olarak doğruluğunu kabul ettiğimiz bazı temel kavram ve önermelerden yola çıkarak kurulan bilimsel düşünme yöntemi. Örnek: “Herhangi iki nokta arasındaki en kısa yol doğru parçasıdır.”, “Bir doğruya dışındaki bir noktadan yalnızca bir tek paralel çizilebilir.”

[5] Teorem: Matematik ve mantıkla kanıtlanması istenen önerme