Dünya Tarihine Farklı Bir Pencere

Son günlerde, Amerikan dolarının yerini dolduracak sanal para tartışmaları giderek yoğunluk kazanıyor. Sadece kağıt paranın değil, altının da koltuğunu sanal paraya bırakabileceğinden söz edenler var. Yazar bu kitabında altın ve gümüşün son 5000 yılda dünya ticaretinde oynadığı belirleyici ve katalizör rolü anlatıyor. Diğer yandan, kitap, aynı zamanda metalurji tarihi açısından da önemli bir kaynak. İlk yazılı belgeler olan Sumer tabletlerinden itibaren tarih boyunca günümüze kadar çıkabilmiş ve müzelerde yerini alabilmiş bütün belgeleri değerlendirmeye çalışmıştır. Eski Çağların Türk mezarları olan kurganlardan çıkan bütün metal esaslı eserler de değerlendirmeye dahil edilmiştir. 

KİTAP, bütün internet satış mağazalarından temin edilebilir. 

KİTAP hakkında ayrıntılı bilgiler http://www.ibrahimokur.com/PDF/Altin/Altin_icindekiler.pdf  ve http://www.ibrahimokur.com/PDF/Altin/Altin.pdf adreslerinden incelebilir.

OKUMAK VE YAZMAK ÜZERİNE

UNESCO, Türkiye Yayıncılar Birliği, Avrupa Birliği’nin çeşitli birimleri ve bizde de TÜİK zaman zaman okuma alışkanlığı üzerine çeşitli araştırmalar yapıyor ve bunları yayınlıyor. Uzun yıllardan beri bu tür araştırmaları okuyorum. Türkiye açısından bütün istatistikler çok üzücü, sarsıcı sonuçlar ortaya koyuyor ama birkaç gün dövündükten sonra konuyu unutup gidiyoruz. Okuma alışkanlığında çok gerilerde kalmış olmamız bir yana, zaman içerisinde daha da gerilere düşüyor görünüyoruz. İstatistikler bunu da önümüze koyuyor. Üstelik üniversite sayımız 200’e ulaşmış, okullaşma oranımız 10 kat yükselmiş, birçok ülkenin nüfusundan fazla üniversite mezunumuz var ve üniversitelerimiz tıka basa öğrenci dolu. Ama okuma alışkanlığında gerileme tırmanıyor. Ne var ki tehlike çanlarını çalan yok.

Geçenlerde instagram’da çarpıcı bir ikaz yazısı okudum. Şöyle diyordu:

TÜIK verilerine göre, Türkiye’de kitap okumaya ayrılan zaman 1 dakikadır. Bu ürkütücü bilgiyi hemen kabul edecek değildim. Bana abartılı görünmüştü. “1” dakika! Olur mu canım. Bu konunun aslını astarını internet ortamında araştırmaya koyuldum. Bir konunun doğruluğunu ya da yanlışlığını anlamaya çalışırken doğrulatmakla kalmadım, birçok başka üzücü gerçeği daha öğrendim. Şöyle özetleyebilirim:

  • Günde ortalama 6 saat televizyon seyrediyormuşuz. Akıllı telefonlar ise 3 saatimizi işgal ediyormuş. Oysa kitap okumaya ayırdığımız süre sadece 1 dakika imiş.
  • Kitap, ihtiyaç listemizde ancak 235. sırada yer işgal ediyormuş.
  • UNESCO araştırmalarına göre, okuma alışkanlığında dünyada 86. sırada imişiz.
  • Ülkemizde 100 kişiden sadece 4 kişi kitap okuyormuş.
  • Dünyada kişi başına kitap harcaması 1,3 dolarken Türkiye’de ancak 25 sent imiş. Bu sayı Norveç’te kişi başına yıllık 137 dolar, Almanya’da ise 122 dolarmış.

Kitap okuma oranımız çok düşük olmakla kalmıyor, okunan kitapların türüne bakıldığında karamsarlık bir kat daha artıyor bana göre. Çünkü okuduğumuz kitapların % 65’i aşk romanıymış. Yüzde 24’ü politika, yüzde 13’ü düşünce ve yüzde 7’si kişisel gelişimle ilgiliymiş. Bu gerçekleri de epey üzücü buldum. İşi gücü tercüme aşk romanı yayınlamak olan yayınevleri olduğunun farkındaydım. Para kazanmanın yolunu iyi keşfetmişler demek ki.

Geçen yıl okuduğum (2018), Kapadokya’ya gelen Amerikalı misyonerlerle ilgili bir kitabın hemen  başında, kültür ortamımızın durumunu ve bizi bekleyen tehlikeleri gayet veciz bir şekilde özetleyen iki cümle gördüm. Nal çivisini küçümsemeyin, bir çivi bir nalı, bir nal bir atı düşürür, koskoca bir ordu tek bir nal çivisi yüzünden savaş kaybedebilir, şeklindeki Cengiz Han’a mal edilen bir dersi hatırlatıyordu.  Okumakla ilgili söz konusu veciz ifade, uzun yıllar (1992-2000 arasında) Erciyes Üniversitesi rektörlüğünü yapmış olan Prof. Dr. Mehmet Şahin’e ait. Belki yıllar önce söylenmiş ama bugünkü kamuoyu siyasi atmosferini ve ondan nemalanan siyasi güçleri bile çok güzel ve çarpıcı bir dille açıklayabiliyor. Son yıllarda altını çizdiğim en önemli sözlerden biri olan ve yakın gelecekte bizi bekleyen tehlikeyi ifade eden söz konusu iki cümle şöyle:

Okumayanlar yazamaz,

yazmayanlar düşünemez,

düşünemeyenler bilim yapamaz ve bilgi üretemez,

bilgi üretemeyenler teknoloji yaratamaz,

teknoloji üretemeyenler taklit üretimden

ve taklit kültürden kurtulamaz

ve dolayısıyla gelişmiş ülkelerle rekabet edemez.

İnsanları bu zaaf içinde olan milletler

ve onları yönetenler,

kendi yetersizliklerini mazur göstermek için

sürekli bir düşman arayarak veya yaratarak 

asırlarca zaman kaybeder.

Burada anlatılmak istenen bir nal çivisi hikayesinden çok daha beter bir durum, değil mi?

Bir de örnek verelim:

Rusya 1905-1917 arasında olağanüstü toplumsal olaylar yaşadı. Ne 1905’de Japon yenilgisinden sonra ne de 1917 Bolşevik Devrimi’nden sonra dağılmadı. Bilakis daha da güçlendi. Yirminci yüzyılın uluslararası siyaset sahnesinde iki kutuptan biri oldu.

“Nasıl oldu da, dağılmadı, tersine güçlendi”, sorusunun cevabını ararken karşımıza yine okumak çıkar. John Reed, komünizme inanmış bir Amerikalıdır. 1917’nin olağanüstü çalkantılı günlerinde Petersburg’da, Bolşeviklerin arasında enternasyonalizm mücadelesine katılmıştır. “Dünyayı Sarsan On Gün” adlı eserinde bakınız ne diyor(1):

“Cephede askerler, subaylara karşı kavgalarını sürdürüyor ve komitelerde kendi kendilerini yönetmeyi öğreniyorlar, atölyelerde, eşsiz birer örgüt olan fabrika komitelerinde tecrübe ve güç ediniyorlar, eski düzene karşı savaşta tarihsel görevlerinin bilincine varıyorlardı. Tüm Rusya okuma öğreniyordu. Siyaset, ekonomi, tarih okuyordu; zira halk öğrenme gereksinimi duyuyordu. Her kentte, hemen her köyde ve tüm cephede her siyasal fraksiyonun bir ya da bir çok günlüğü vardı. Binlerce örgüt, yüz binlerce broşürü orduda, köylerde, fabrikalarda ve sokakta dağıtıyordu. Uzun yıllardan beri frenlenmiş eğitim susuzluğu, devrimle birlikte gerçek bir sayıklama sürecine girmişti. Yalnızca Smolny Enstitüsü’nde ilk altı ay boyunca her gün tonlarca eser çıkıyor, arabalarla, vagonlarla ülkeyi doyurmaya gönderiliyordu. Doymak bilmez Rusya, kızgın kumun suyu emmesi gibi içiyor, içiyordu. Ama bunlar, garip romanlar, yalan yanlış tarihler, hafifletilmiş din kitapları ya da ahlak çöküntüsünü hazırlayan ucuz edebiyat değil, tam tersine, ekonomik ve toplumsal teoriler, felsefe, Tolstoy, Gogol ve Gorki’nin yapıtlarıydı…. 

Riga’nın gerisinde, 12. Ordu’nun bulunduğu cepheye gittik bir gün. Ayakları çıplak, solgun benizli insanlar, siperlerdeki kurumak bilmeyen çamurların içinde ölüp gidiyordu. Yaklaştığımızda, kasılmış yüzleri,giysilerinin yırtıklarından gözüken soğuktan morarmış derileriyle doğrularak, ‘okuyacak bir şey getirip getirmediğimizi’ sordular hırsla.”

Birinci Dünya Savaşı’ndan ve Mondros Mütarekesi’nden sonra başlatılan Milli Mücadele’nin başarıyla sonuçlanmasında, Osmanlı’nın yıkıntıları arasından Türkiye Cumhuriyeti’nin yükselmesinde ve Cumhuriyet Türkiye’sinin yapılanmasında da kitabın ve dünyayı anlamak anlamında okumanın çok büyük önemi ve rolü vardır.

Devlet adamlarımız arasında okumanın, okuma alışkanlığına sahip olmanın, dünyadaki gelişmeleri izlemenin, herhangi bir konuda karar oluşturmadan önce veya TBMM’ye bir yasa teklifi sunmadan önce konunun geçmişiyle ilgili bizzat kapsamlı araştırma yapmanın en güzel örneği cumhuriyetimizin kurucu önderi M. Kemal Atatürk’ür.

Yapılan araştırmalar, Atatürk’ün 1741’i Çankaya’da, 2151’i Anıtkabir’de, 102’si İstanbul Üniversitesi’nde -söz konusu kitaplar birden fazla ciltli olanlarıyla birlikte 180 tanedir- ve 3’ü Samsun Gazi Halk Kütüphanesi’nde olmak üzere okuduğu kitaplar, en az 3997’dir. Anıtkabir Komutanlığı’nın “Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar” üzerine yaptığı araştırma 24 cilt tutmaktadır. 57 yıl yaşamış olan ve 42 yaşına kadar 4 büyük savaşta görev almış, muharebeler yönetmiş olan Atatürk, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren cephanesi kitaplar olan “muasır medeniye seviyesine ulaşma” savaşı başlatmıştır. Hayatının son 15 yılında kitap sever fikir adamı olarak yaşamış, gençlik yılları boyunca edindiği tecrübeleri hayata geçirmek için elinden gelen her türlü gayreti göstermiştir.

AtaturkunCalismaMasalari_1728515339

Atatürk kitaba çok değer verir, yıpranmaması için elinden geleni yapardı. Okumaya ara verdiği zaman kitabın sayfasını kıvırmazdı mesela. Böyle yapanlara da kızardı. Masada çalışırdı. Sadece okumakla kalmaz, önemli bulduğu konularda notlar alır, kendi görüşlerini de yazardı. Bazen kitabın çeşitli sayfalarında satırların alını çizer ve sayfa kenarına not düşerdi. Yukarıda anılan 4000 kadar kitabın hepsi öğretici niteliği olan kitaplardır. Hukuk, sosyoloji, dil, edebiyat, medeniyet tarihi gibi konularda kitaplar okuduğu yapılan araştırmalar sayesinde ortaya çıkartılmıştır. 1932, 1935 ve 1937 yıllarında İstanbul Üniversitesi’nden resmi yazışmalarla istediği kitaplar üzerinde yapılan incelemelerden, Atatürk’ün en fazla tarih kitapları üzerinde çalışmalar yaptığı anlaşılmaktadır (2).

Onun sağlığında kitap okuma alışkanlığı hızla yaygınlaşmış, ancak vefatından sonra okuma aşkı gerilemeye yüz tutmuştur. Hatta öyle ki, kitap okumayan, geçmişte de okumamış olan, kendisi hakkında bu bilgileri zekasını övmek için kamuoyu ile paylaşan politikacılar günümüzde devleti yönetmektedir.

(1)  John Reed, Dünyayı Sarsan On Gün, Dorion Yayınları, 2018, sayfa 33-35

(2) Prof. Dr. Cezmi Eraslan-Zekiye Eraslan; Türkiye’nin Kültür-Sanat Mücadelesinde   Kumandan ve Cephanesi, ATATÜRK ve KİTAP, Atatürk Araştırma Merkezi

 

 

BAYRAĞIMIZ ÜZERİNE YALANLAR VE DOĞRULAR

11. KÜLTÜR SAVAŞI

AŞAĞIDAKİ METİN, 2010 YILINDA YAYINLADIĞIMIZ, TARİH VE FELSEFE ÜZERİNDEN KÜLTÜR SAVAŞI/TÜRKLÜK DÜŞMANLARININ CEPHANESİ ADLI KİTABIMIZIN ÜÇÜNCÜ BÖLÜMÜDÜR.

Stratejimiz… gelecekte potansiyel bir küresel rakibin ortaya çıkışına meydan vermeyecek şekilde yeniden ayarlanmalıdır.

Defence Plannig Guidance’dan, 2002[i]

 

Son zamanlarda ortaya atılan bir iddiaya göre, Türk bayrağı, Bizanslılardan “çalıntı” imiş. Bu bölümde bayrağımızın biçimiyle ilgili diğer iddiaları, yalanları ve doğruları inceleyeceğiz.  Görelim bakalım, kim kimden ne çalmış? Apaçık gerçekler tam tersine nasıl çarpıtılmış?

Dünya ülkelerinin bayraklarına bir arada baktığımızda, Türk bayrağı, kalabalıkta özgün ve oturaklı biçimiyle hemen fark edilir. Bayrağımız, milli değerlerine bağlı insanlarımız için son derece önemlidir ve çok yüksek bir manevi değere sahiptir. Şüphesiz başka ülkeler için de kendi bayrakları değerlidir. Ama Türk bayrağından başka hiçbir ulusun bayrağına dil uzatıldığını şimdiye kadar görmedik. Grek bayrağına bile laf konuşulduğunu bilmeyiz. Üstelik bu bayrak, Fener patriğinin padişahtan olan 9 talebini ifade ediyormuş. Yani, bir ulus düşünün ki kendi geleceğini komşusunun çökertilmesine endekslemiş ve hedefini bayrağına işlemiş. Buna rağmen olgunlukla karşılanıyor, alay konusu yapılmıyor.

Türklüğü tarihi temellerden yoksun sanal bir gerçeklikmiş gibi tanıtmanın yollarından biri de Türk bayrağına yönelik saldırılardır. Bayrağımızın simgeleştirdiği manevi değerlerimize saldırının, bizzat bayrağımıza da dil uzatmaması, doğrusu önemli bir eksiklik olurdu.

1970’lerin başlarında üniversite koridorlarında Marksist-Leninist ya da Maoist örgütlerin üyeleri ve sempatizanları bayrağımıza dil uzatırlardı. Onlara göre, bayrağımızdaki hilal simgesi kaldırılmalı, sadece yıldız simgesi yerinde kalmalıydı; hilal, laikliğe gölge düşürüyordu, gericiliğin simgesiydi. Yine bu çevreler, sosyalist olarak tanıtmaya çalıştıkları bir Mustafa Kemal portresi çizerlerdi. Onlara göre Atatürk, Türk bayrağını, Osmanlı’yı ve Arap dünyasını çağrıştırdığı gerekçesiyle değiştirmek istemiş. Herkes biliyor ki, Atatürk bunu isteseydi yapardı.

Atatürk’ün, Türk mavisi (turkuvaz) rengini çok sevdiği bilinir. Bu renk, Mevlana türbesinde ve Selçuklu çinilerinde görülen yeşile çalan parlak mavi tonudur.  Selçuklu Devleti kurulduğunda bayrağı Türk mavisi zemin üzerinde beyaz çift başlı kartaldı. Eski Türkler için mavi ,simgesel değerde bir renkti. Yakın zamanlara kadar sünnet çocuklarına mavi renkli entari giydirilirdi. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’a girerken, mavi renkli çizmeler giymişti. Bugün Türk mavisi olarak anılan rengi tarihimizin her aşamasında görmek mümkündür ama gelişmiş Selçuklu sanatında adeta merkeze yerleşmişti.

Büyük-Selçuklu-Devleti-Bayrağı

Selçuklu Devleti’nin bayrağı mavi zeminli bir bayraktı ve üzerinde ok atan çift başlı kartal simgesi yer almaktaydı.

 

Soğuk Savaş döneminin gergin siyasi atmosferinde, kimileri SSCB’nin, kimileri Yugoslavya’nın, kimileri de Kızıl Çin’in bayrağını bize yakıştırıyordu. Sovyetler Birliği ve Kızıl Çin ordusu tarafından soykırıma uğratıldığı bugün açıkça anlaşılmış olan Türklerin kurtulmuş olduğunu, uygarlığa kavuştuğunu anlatanlar da aynı çevrelerdi. Bunun yanında, sosyalist devrimin gerçekleşmesinden ve emekçilerin egemen olduğu tek dünya devletinin kurulmasından sonra, Anadolu Türklüğünün de kurtuluşa ereceğinden söz ederlerdi. Eğer söyledikleri gerçekleşseydi, o zaman bayrağımızın hangi biçimi alacağını biliyorduk.

Bu satırların yazarı, bu gibi iddiaları ilk kez kırk yıl önce, İTÜ koridorlarında, Türkiye’yi hiç mertebesinde gören ve SSCB’deki Türklerin kurtuluşa erdiğini ve aynı mutluluğun(!) Türkiye’ ye de yayılması için her türlü eylemde bulunan Marksist-Leninist kimselerden işitmiştir. Araştırmacı yazar Yılmaz Koç, Unutulanlar adlı kitabında, Kurtuluş Savaşı’nın unutulmaya yüz tutmuş, bilinmeyen yönlerini aydınlatıyor. Söz konusu eserden öğrendiğimiz gerçeklerden biri, bayrak konusuyla ilgilidir.

Atatürk, 23 Nisan 1920’den önce, Büyük Millet Meclisi’nin açılması için çalışmalar yaparken, mesai arkadaşlarına bayrağımızın renginin gök mavi olmasını öneriyor. Konuyu müzakere ediyorlar, fakat bayrağın kırmızı renginin değiştirilmesi uygun bulunmuyor ve konu bir daha açılmamak üzere kapanıyor. Bir başka eserde ise, cumhuriyetin ilanından yıllar sonra Atatürk’ün mutat sofra sohbetlerinden birinde, mavi zeminli ve bozkurt başlı Gök Türk Devleti bayrağından söz ediliyor. Sofranın dışında, ne mecliste ne de resmi bir kurumda bu konuda başka bir görüşme yapılmış değil. Bu tür sohbetlerin sadece “sesli düşünme” olarak nitelenmesi gerekir.

Türk bayrağıyla ilgili başka kesimlerin öne sürdüğü iddialar da vardır. Bu kesimler, bayrağın putlaştırıldığını, bir İslam ülkesinde bayrağın renginin yeşil olması ve üzerinde Arap harfleriyle “lâilâhe illallah” yazması gerektiğini savunuyorlar. “Hakimiyet milletindir” sözünü değiştirerek, sanki birbirinin alternatifi olabilecek fikirlermiş gibi “hakimiyet Allah’ındır”, diyenler de bunlardır. Bunların şimdilerde pek sesi çıkmıyor.

Bayrağı kendi insanları arasında bu kadar birbirine zıt ve keskin köşeli tartışmalara konu edilen başka bir millet var mıdır, acaba? Türk insanının zihinsel bulanıklığının açıklamasını nasıl yapmamız gerekiyor. Bulanık kafalar, sorun olmayan alanlarda durmadan çözüm üretiyor ve kalkan tozdan önümüzü göremiyoruz.

Bizans’tan çalıntı diyenler, bayrağı put sayanlar, hilalin bayraktan çıkarılmasını savunanlar, hilalin yanına haç da konması gerektiğini öne sürenler bulunduğu için bayrak konusunun gerçeğini burada enine boyuna ele almak istiyoruz.

Önce “bayrak” sözcüğü üzerinde duralım.

Sözcüğün kökeni “batrak”tır. Kolayca anlaşılacağı üzere “batırmak”tan gelir. Eski Türklerde, toprağa saplanan (batırılan) mızrağın üzerinde hanedanlığı temsil eden simgeleri taşıyan renkli kumaşlar ve/veya ipler asılırdı. Zamanla, toprağa batırılan mızraktan, yani “batrak”tan, gönderde dalgalanan milli simge olarak bayrak ortaya çıktı.

Eski Türkler, bayrağın koruyucu bir ruhu olduğuna inanırlardı. Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihi’ne Giriş adlı dokuz ciltlik eserinin altıncı cildinde Prof. Abdülkadir İnan’ı kaynak göstererek şöyle yazmıştır[ii]:

Bayrak bir ruhtur. Binlerce yıldan beri elde taşınmış, eve asılmış, mezara dikilmiştir. Avda ve savaşta, ondan yardım dilenmiştir. Uğur ondadır. Türklerin başlarına bağladıkları iyi kaderin anahtarı da odur. O KÖTÜLÜKLERE KARŞI KORUYAN BİR MUSKADIR. Her şeyin tılsımı ondadır. Bayrak, KORUYUCU BİR RUHTUR… Bayrak, kutlu ve mübarek bir kişi gibidir. Bir insan gibi kızar, sevinir. Kırılır düşerse, onu tutanlar da yok olur. Büyük rüzgarlar, şimşekler ve göğün diğer büyük güçleriyle iç içedir.  Başı, aya ve güneşe değer. Bayrak, kökü, dibi yerde, başı ise göklerde olan bir varlıktır. Göklerde yayılır, enginleşir, yücelir.”

Görüldüğü gibi Eski Türklerde bayrak kutsal sayılan bir simgeydi ve yine görüldüğü gibi, bayrak Türk kültüründe derinlemesine yer etmiş bir değerdir.

Alpaslan çağında (11. yüzyıl), Doğuda, kırmızı renk için “al, Hanlara bayraktır”, denirdi[iii]. “Türk’ün gözü aldadır”, deyişini günümüzde de işitiriz. Oğuz Destanı’nın başlangıcında, “Oğuz Kağan’ın gözleri aldır”, denir.

Türk kültüründe renkler, yönleri belirtirken de kullanılırdı. Kara renk kuzeyi ifade ederdi, ak ise güneyi. Akdeniz ve Karadeniz adları da buradan gelir. Doğu gök mavisiyle simgeleştirilmişti. Buna karşılık batı, kırmızıyla anılırdı.

Biraz önce, Türk mavisi renginin Selçuklulardaki öneminden söz etmiştik. Kırmızı da aynı derecede önemliydi ve Selçuklu hanedanının rengiydi. İşte bu renk, Selçukluların meşru varisi olmalarının bir göstergesi sayıldığı için, henüz kurulma aşamasındayken Osmanlı hanedanının da rengiydi. Madem ki Türk kültüründe kırmızı batıyı ifade ediyordu, o halde en batıdaki Türk beyliği olan Osmanlıların bayrağının renginin de kırmızı seçilmesi olağandır. Bundan dolayı, Osmanlıların bayrak rengi başından beri kırmızıdır.

Araştırmalar, bugünkü Türk bayrağının sadece renginin değil, biçiminin de Osmanlı devletinin kuruluş yıllarına kadar gittiğini, hatta çok daha gerilere uzandığını göstermektedir.  Aşıkpaşazade, Alaşehir’de dokunan kırmızı renkli bir çeşit kumaştan bayrak yapıldığını yazmıştır. Şemsettin Sami’nin Kamusü’l-alam adlı eserinde yer alan bilgiye göre, Türk bayrağına bilinen şeklini veren Timurtaş Paşa’dır. Timurtaş Paşa, Osman Gazi’nin silah arkadaşlarından Aygut Alp’in oğludur. Rumeli’deki fetihlere katılmıştır. Birinci Murat zamanında, Rumeli’deki bazı kaleleri fethetmiş, Bosna ve Arnavutluk taraflarına akınlar yapmıştır. 1404 yılında, Bursa’da ölmüştür.  Osman ve Orhan Gazi türbelerinin yakınında özel bir türbesi vardır.

Tarihçilerimizin verdiği bilgiye göre, Türk bayrağının biçimi hakkındaki fikir, Birinci Kosova Meydan Savaşı sırasında, zaferin kazanıldığı günün akşamında ortaya atılmıştır. O gece gökyüzünde Yeni Ay’ın karşısında parlak bir yıldız varmış ve birlikte yerdeki kan gölünde yansımaktaymışlar. Timurtaş Paşa, bu manzarayı etrafındakilere göstererek “bayrağımız böyle olsun”, demiş ve onun isteği kabul edilmiş. Bu hikaye bir efsane olarak nitelenir. Ama günümüz teknolojisi ve astronomi bilgisi yardımıyla hikayenin ne ölçüde gerçek olduğunu sorgulayabiliriz. İsteyenler kendileri de aynı araştırmayı göstereceğimiz yoldan giderek yapabilirler.

Bu amaçla internette, amatör astronomlar için hazırlanmış “planetarium” programını kullandık. Geriye söz konusu meydan savaşının tam yerini ve gününü tayin etmek kaldı. Bunun için de Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Osmanlı Tarihi adlı kaynak eserine başvurduk. Söz konusu esere göre, adı geçen savaş, Üsküp ile Piriştine arasında yer alan ovada ve Priştine’ye daha yakın bir mevkide meydana gelmiş. Bunu da Google.earth’den araştırdık. Önce Makedonya’nın Üsküp kentini (Skopje) ve sonra da Kosova’nın Priştine kentini bulduk. İkisi arasında yer alan ova da kendiliğinden ortaya çıkmış oldu. Söz konusu ovanın koordinatlarını inceledik ve 42° 20’ kuzey enlemiyle 21°18’ doğu boylamını bulduk. Bu değerleri planetarium programına taşıdık ve böylece gökyüzüne hangi noktadan baktığımıza dair bilgileri de yüklemiş olduk. Geriye, gökyüzünün hangi tarihteki durumuna bakmak istediğimize dair bilgiyi yüklemek kaldı.

Bu konuda birbirine yakın çeşitli tarihlerle karşılaştık ama biz yine Uzunçarşılı’nın eserinde belirttiği tarihte karar kıldık. Bu tarih 10 Ağustos 1389 idi. Bunu da yerine yerleştirdikten sonra programı çalıştırdık. Gökyüzünün, o zafer gecesindeki manzarasının ekrana gelen görüntüsü aşağıdaki gök haritasında incelenebilir.

planetarium

Resimde görüldüğü gibi, çember içine aldığımız Ay ve karşısındaki parlak gök cismi, efsaneyi doğruluyor. O gece Ay, yüzde 32,7’si görünür durumda. Karşısındaki parlak yıldız ise, gerçekte bir yıldız değil, güneş sisteminin en büyük ve en parlak gezegeni olan Jüpiter. Arkasında duran ikinci parlak cisim ise Uranüs gezegeni. Ama o tarihte Ay’ın tam karşısında duran bu gök cisimlerinin güneş sistemine bağlı gezegenler olduğunu bilen kimse yoktu.

Bu arada küçük bir not daha ekleyelim:

Jüpiter, gökyüzündeki en parlak cisimdir. Venüs görüldüğünde ikinci parlak cisim oluyor ama Venüs sık sık gökyüzünde görülmez oluyor ve Jüpiter tek kalıyor. Böylece efsanenin uydurma olmadığını, sağlamasını yaparak kanıtlamış oluyoruz. Demek ki anlatılanlar gerçekmiş.

Gelelim bayrağımızın şeklinin Bizans’tan çalıntı olduğu konusuna!

Söz konusu iddia internette yer alan aşağıdaki resimlere dayandırılıyor. Soldaki Ay ve sekiz köşeli yıldız kırmızı zeminde beyaz renkte. Sağ tarafta yer alan para ve bu bayrak Bizans kentine ait.


Bizans kent sancağı olduğu öne sürülen, Ay ve karşısında sekiz köşeli yıldızla bezenmiş bayrak ve yanında altı köşeli yıldızla bezeli bir Bizans kenti parası. Bu iki görsel, Türklerin bayraklarını Bizanslılardan aldıklarını göstermeye yetmez. Ama gerek sancaktaki 8 köşeli yıldız ve gerekse de paradaki 6 köşeli yıldız Sumer tabletlerinde sık karşılaşılan simgelerdir. Paradaki 6 köşeli yıldız, pergeli çemberin yarıçapı kadar açtıktan sonra çember üzerinde çizilen yayların belirlediği yıldızdır. Bu iki kanıt, Bizans’i Sumer kültürünün batıdaki uzantısı olarak görmeye yarar.

Kaynağını öğrenemediğimiz iddiaya göre, MÖ 340 civarında Makedonya kralı Filip’in saldırısından kurtulan Bizans kenti halkı, kendilerini kurtaranın Ay tanrıçası Hecate olduğuna inanarak Ay ve sekiz köşeli yıldız simgesini kentlerinin sancağı olarak benimsemişler. Bu bayrağın zemin renginin gerçekte ne olduğunu bilmiyoruz. Diğer yandan, eldeki buluntular, Bizans kenti paralarının üzerinde de altı köşeli yıldız ve karşısında Yeni Ay olduğunu göstermektedir.

Konuyla ilgili olarak internette yaptığımız taramada, Batının yargısını benimsemiş bazı çevrelerin, Bizans kent sancağını Bizans imparatorluk bayrağı gibi sundukları ve Türklüğü küçültücü bir üslup kullandıkları da dikkatimizi çekti. Diğer yandan, Türk bayrağının özgünlüğünü ve Bizanslılardan taklit yoluyla devşirilmediğini anlatmak isteyen bazı iyi niyetli kişilerin, Mu uygarlığından ve konuyla ilgisi olmadığı halde Mısır uygarlığından söz etmeleri, buna karşılık Sumerlilerden hiç söz edilmemesi de dikkatimizi çekti. Oysa bu konudaki somut buluntular Sumer ören yerlerinde ele geçirilmiştir ve müzeler, Ay ve yıldızın kökenine işaret eden buluntularla doludur.

Sumer Matematiği ve Sayıların Gizemi adlı kitabımızda, altı köşeli yıldızın ne anlama geldiğini, bu simgeye yüklenen manevi değeri anlatmıştık. Ayrıca, söz konusu şeklin, pergel ve cetvel yardımıyla nasıl çizildiğini de göstererek kutsanmasının geometriye dayanan nedenini açıklamıştık.

Altı köşeli yıldız da, sekiz köşeli yıldız da Sumerlerin kutsallık ifade eden simgeleridir. Sekiz köşeli yıldız simgesi, Sumer dilinde “dingir”, yani Tanrı anlamına gelir (dingir, önce Tengri ve sonra da Tanrı şekline dönmüştür). Ay ve yıldız simgeleri, ele geçen pek çok Sumer mühründe görülen bir simgedir. Sözünü ettiğimiz kitabımızda bu tür mühürlerden örnekler verdik.

Sağdaki resimde MÖ 2100-2050 dönemine ait UR NAMNU stelindeki ay yıldız simgesini ve solda da söz konusu yıldızın 6 köşeli yapısı görülüyor. UR NAMNU, Sumerce yazılmış ilk yasa metinlerini ilan eden hükümdardır.

Bütün bu gerçeklerin ışığında, Bizans kent devletinin simgesi olarak sunulan ay yıldızın, Grek kültürüne ait olduğu söylenemez. Çünkü Grekler, hem İskender öncesinde hem de sonrasında daima “Doğuya ait” olmak arzusundaydılar. Yani günümüzde dillerden düşmeyen “Batılılaşma” söylemlerine benzer bir tutum içindeydiler, “Doğululaşmak” istiyorlardı. Grek mitolojisindeki birçok tanrı, Doğudan devşirmedir, ya Mısır’dan ya da Sumerlerden alınmıştır. İlk Grek düşünürü sayılan Tales, Grek değildir, Fenikelidir. Babası tek kelime Grekçe bilmezdi. Yunanlılar onu “Yunan düşüncesinin” babası sayıyorlar.

Grek kültürüne ait olduğu öne sürülen efsanelere, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılda yapılan kazılarda ele geçen ve Helen adı ortada yok iken yazıldığı anlaşılan Sumer, Hurri, Ugarit, Urartu kil tabletleri üzerinde de karşılaşılmıştır. Bütün bunlar, Grek efsanelerinin gerçekte Doğu kültürlerinden, daha doğrusu Sumer kültüründen devşirme olduğunu kanıtlamaktadır.

Grekleri uygarlık tarihinin merkezine yerleştirmek, Aydınlanma Çağı’nda Batılı yazarlar, özellikle de Fransız yazarların başlattığı harekettir. Günümüzde onca bulgunun, tersini söylemesine rağmen, tarihle ilgili tam anlamıyla bir “yalan dolan savaşı” sürdürülmekte, dünyaya Batı’yı merkeze yerleştiren gerçek dışı bir tarih benimsetilmek istenmektedir. Burada amaç, tarih yapan esas unsurları silebildiği kadar silmek ve merkeze Grekleri yerleştirmektir. Bu dolapları çevirenler, tarih sahnesine Hun imparatoru Attila sayesinde çıkabilmiş, özellikle yedinci yüzyıldan sonra kendi başlarına sahnede dolaşmaya başlamış, Germen, Frank, Angıl ve Sakson etnik kökenli uluslardır. Bunlar, yedinci yüzyıldan önce önemsiz topluluklardı. O zamana kadar herhangi bir devlet benzeri oluşum meydana getirememişlerdi. Bu kavimler kendilerini, Grek, Roma, Sumer, Mısır uygarlıkları gibi binlerce yıldan beri var olan uygarlıkların herhangi birine bağlayamadıkları için, kendi tarihlerini Grek-Roma tarihinin bir uzantısı şekline sokmuşlar ve Türklerin tarihini de buharlaştırmak istemişlerdir.

Romalıların durumu da aynıdır. O çağda bir geçmişi olmayan Roma imparatorluğunda, imparatorlar, kökenlerinin Truva’ya dayandığını söyleyerek övünürlerdi. Temizliğin Tarihi adlı kitabımızda daha ayrıntılı olarak yer verdiğimiz gibi, Truva’ya bir çeşit “hac seferleri” düzenlerlerdi. MS 320’lerden sonra Truva’yı başkent yapmak için harekete geçtiler. Her nasıl olduysa, birdenbire bundan vazgeçerek İstanbul’u başkent yaptılar. Bu konu, Roma dönemine ait bazı yazarlar tarafından açıkça dile getirilmiş olan bir husustur.

Bizanslılar da kendilerini Grek olarak görmezler ve böyle bilinsin de istemezlerdi. Helen’i paganlıkla bir tutarlardı. Onlar da “Pagan Roma” gibi, Doğuya ait olduklarını iddia ederlerdi. Bundan dolayı da Doğuya ait simgeleri kullanmaya özenirlerdi.

Bu kısa saplamalardan sonra bayrak konusuna tekrar dönelim:

Önce şunu belirtelim ki, yukarıda sözünü ettiğimiz sekiz köşeli yıldızı olan bayrak Bizans kentinin bayrağıdır ve bu bayrak kullanılmaktayken Bizans imparatorluğu yoktu. Roma imparatorluğu bile yoktu. Ayrıca, İstanbul’un Aksaray semtindeki  tünel inşaatı kazılarından çıkan arkeolojik buluntular (2008), Helen adı tarihte yokken bile şimdiki İstanbul’un bulunduğu yerde bir kent bulunduğunu kanıtlamaktadır. Kurucusunun Grek olduğu iddiasının zaten temeli yoktu. İddia, her şeyi Grek yapma politikasının bir ürünüydü.

Dolayısıyla, Bizans kent sancağı, Ay yıldızın Grek kökenli olduğuna işaret etmez. Tersine, Sumerlere ait olan simgenin Bizans kentinde sancak olarak kullanılması, apaçık ve kanıtlanmış bir biçimde, Bizans kentinin kurucularının Grekler olmadığını gösterir. Son kazılar da bunu desteklemektedir. Kısaca özetleyecek olursak, ay yıldız simgeli sancak, İstanbul’daki Bizans adını taşıyan kent devletinin MÖ 4. yüzyıldaki simgesidir. Bizans imparatorluğunun bayrağı değildir.

Şimdi bir de Roma-Germen, Bizans ve Rusya bayraklarında yer alan çift başlı kartal simgelerine bakalım. Çünkü “çalıntı” denecekse bu bayraklara denmesi gerekir.

Bizans imparatorluğunun ilk evrelerinde, bayrağı aşağıdaki şekilde görülen (+) biçimde bir haçtı. Başlangıçta zemin rengi kırmızı iken daha sonra Türk mavisine yakın mavi renge dönmüştü.

gr_byz04

395 yılındaki Bizans bayrağı ile 963 yılındaki Bizans bayrağı arasındaki tek fark, öncekinin kırmızı ve diğerinin de Türk mavisi zemin renginde olmasıdır.

Önce Roma-Germen imparatorluk bayrağındaki çift başlı kartalın hikayesini anlatalım:

Kutsal Roma-Germen imparatoru İkinci Friedrich, Selçuklu bayrağını taklit ederek kendi hanedanının bayrağı olarak benimsemiştir. Söz konusu kral, 6. Haçlı Seferi’ni düzenlemiş ve 1228 yılı eylül ayında Filistin’e varmış ve Kudüs’ ü Müslümanlardan almanın imkansız olduğuna kanaat ederek, Hıristiyanların Kudüs’e hac amacıyla korkusuzca gelebilmelerini sağlamak umuduyla, on yıllık bir antlaşma kopartarak ülkesine geri dönmüştür. Oysa böyle bir antlaşmaya gerek yoktu; çünkü Hıristiyanlar hac amacıyla Hz. Ömer zamanından beri Kudüs’e serbestçe gelebiliyordu. Kral, hem gereksiz bir antlaşma yapmış hem de ülkesindeki muhalifleri tarafından Müslümanlarla anlaştığı için din dışına çıkmış sayılmış ve bu yüzden papa kendisini “ölmüş biri” ilan ederek, kendisine yapılan sadakat yemininin geçerliliğini yitirdiğini her tarafa duyurmuştur. Ne var ki bu fermanın Friedrich’in itibarını sarsmadığı anlaşılıyor. Kral halkı tarafından çok sevilirdi. Çünkü, Doğuda gördüğü muazzam uygarlığı kendi ülkesine taşımak için hayatının sonuna kadar uğraşmış bir kraldır. Öldüğünde halk, onun “ahir zamanda” yeniden yeryüzüne ineceğini söyledi. Emanuel Berl’in Attila’dan Timur’a adlı eserinde onun için şöyle denmektedir: Katolik bir Muhammed. (Bu konuyu Türkler ve Avrupa adlı kitabımızın 7. bölümünde incelemiştik.)

Kral Friedrich’in önemli icraatlarından biri, Haçlı seferinden döndükten sonra, Doğuda gördüğü uygarlığı ülkesine taşıma sevdasının ilk göstergesi olarak, Selçuklu bayrağını Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun bayrağı olarak kabul etmesidir.

Roma-Germen imparatorluk bayrağındaki söz konusu yenilikten elli altmış yıl kadar bir zaman sonra, Bizans imparatorları da çift başlı kartal simgesini bayraklarına koydular. Söz konusu bayrak, Bizans devletinin son bayrağıdır.

Solda, 1530’lardaki sınırları görülen Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun (yeşil bölge) bayrağı Kral 2. Friedrich tarafından 6. Haçlı Seferi(1228-1229)’nden sonra Selçuklu bayrağının taklidi ile çift başlı kartal olarak benimsenmiştir. Resimler, söz konusu imparatorluğun bulunduğu bölgeyi ve adı geçen bayrağı göstermektedir.

Haçlılar, 13. yüzyılın hemen başında İstanbul’u işgal etmiş ve 60 yıl süren bir Latin imparatorluğu kurmuşlardı. 1261 yılında, tamamen bir rastlantı sonucunda, daha doğrusu Latinlerin yaptığı inanılmaz bir hata sonucunda İznik’teki Bizans hanedanı kenti Latinlerden geri almayı başardı. Çift başlı kartal simgesi bundan sonraki Bizans döneminde kabul edilmiş olan bayraktır. Düşmanları olan Selçukluların bayrağı olduğu biline biline mevcut bayrağın değiştirilerek, Selçuklu bayrağının benimsenmesi sizce ne anlama gelir? Bu apaçık taklidi nasıl yorumlamak gerekir?

Türkler İstanbul’a girdiğinde, ellerinde kırmızı zeminli ay yıldızlı bayrak vardı. Bizanslıların bayrağı da çift başlı kartal simgesi taşıyordu. Yani fetih sırasında her iki bayrak da Türk kültür kökenlidir. Türklerin her şeyi Bizanslılardan öğrendiğini, Türk bayrağının Bizanslılardan taklit olduğunu öne sürenlerin dikkatine sunarız. Üzerinde çift başlı kartal motifi taşıyan bayrak, Bizanslıların kendilerini Doğuya ait sayarak, şereflerini yüceltme politikasının bir sonucudur. İstanbul’da Latin tahribatı yüzünden, o yıllarda Bizanslılar, Avrupalı kavimlerin hepsine son haddine kızar, onları insandan bile saymazlardı.

s-l300

Bizans’ın son yüzyılında kullandıkları bayrak çift başlı kartal simgesini taşıyordu. Şekilde görüldüğü gibi, kartalın bir pençesinde patriğin tacı, diğer pençesinde ise kılıç vardı.

Fetihle birlikte Bizans yıkıldı ama bu kez, Ortodoks kilisesi padişahların koruması altına alınmıştı. Çift başlı kartal da, Ortodoks kilisesinin flaması olarak kullanılmaya devam etti. Daha sonra tarih sahnesine çıkan Ruslar, “Yeni Roma”nın Moskova olduğunu öne sürerken çift başlı kartal simgesini de aşırdılar ve kendilerine bayrak yaptılar. Böylece Sumer ülkesinden yola çıkan bayrak, Türklerle temasta olan diğer kavimlere geçti. Bu gerçekler,  Türklerin tarih boyunca oynadıkları rollere işaret eden önemli bir örnek olarak değerlendirilmelidir.

Gelelim, yine Ay yıldızlı bayraklara!

Ay yıldız simgeli bayrakların, başlangıç itibariyle İslamiyet’le ilgisi yoktur. Sumerlerden yola çıkarak, Türk kültürü içinde yer edinmiştir.

Orta Asya Türk tarihinin eldeki en eski paraları Göktürkler tarafından bastırılmış olan 576–600 yıllarına ait sikkelerdir. Yukarıdaki resimde görülen ilk sikkelerin üzerinde Yeni Ay ve karşısında altı köşeli yıldız bulunmaktadır.

Son aşamada, ay yıldız Türklükle birlikte İslamiyet’i ya da İslam ülkelerini simgeler oldu. Çünkü ay yıldızlı bayrağı taşıyanlar yüzyıllarca haça ve Haçlılara karşı mücadele etmişti. Türkiye Cumhuriyeti, 29 Mayıs 1936 yılında ay yıldızlı bayrağı bir kanunla resmen kabul edince, birçok Müslüman ülke de bayraklarında ay ve yıldız simgelerini kullanmayı benimsediler. Buna karşılık, İslamiyet’e, Osmanlı’ya ve Türklüğe düşman ülkeler ise bayraklarında, haç simgesi ağırlık kazandı. Böylece bir çeşit kamplaşma ortaya çıktı ve hilal, görüldüğü her yerde İslam dinini ve Müslümanları çağrıştırır oldu.

bayrak

GÜNÜMÜZDE KANUNLA BELİRLENEN VE KORUNAN TÜRKİYE CUMHURİYETİ BAYRAĞI

Bayrağımızdaki yıldız, Osmanlı döneminde önceleri sekiz köşeliydi. Bu biçimde bayrak, günümüzde Azerbaycan’ı simgelemektedir. Kırmızı içinde beyaz ay ve sekiz köşeli yıldız Türk bayrağı olarak Sultan Abdülmecit zamanına kadar kullanılmıştır.

İkinci Mahmut devrinde, kalelere ve resmi dairelere ay yıldızlı bayrak asıldı. Sultan Abdülmecit, bayrağın yıldızını beş köşeliye çevirten padişahtır. Böylece bugünkü bayrak ortaya çıkmış, cumhuriyet döneminde çıkarılan bir kanunla da bayrağın sadece ölçüleri değiştirilmiş ve ay yıldızın bayrak üzerine yerleştirilme biçimi ayarlanmıştır.

Görüldüğü gibi Türk bayrağının Bizanslılardan aşırma olduğu şeklindeki iddia düpedüz yalandır. Üstelik tersi doğrudur. MÖ 4. yüzyıldaki Bizans kenti bayrağıyla Türk bayrağının aynı biçimde olması iki şeye kanıt teşkil edebilir. Ya Bizans kentini kuranlar Sumer kültür çevresiyle ilişkilidir, yani söylendiği gibi Grek değildirler, ya da her kimseler, Doğuya hayrandırlar, oraya ait olmak, saygınlıklarını artırmak için çabalamışlar, bu çabalarını sancaklarına da yansıtmışlardır. İhtimallerin biri ya da öteki doğru olabilir. Ama ay yıldızın özgün bir Bizans simgesi olmadığı sağlam kanıtlara dayanan bir bilgidir. Üstelik, Türklerin çift başlı kartalını aşıranlar Bizanslılardır. Eğer, kültür alışverişleri “çalıntı” ya da “aşırma” gibi kaba sözlerle açıklanacaksa.

[i] Kemal Akmaral, Ben Bush Evangelish Bush, Şimdi Yayınları,  2005, Baskı, sayfa 88

[ii] Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, Kültür Bak., 6. cilt, s. xxı

[iii] Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, 6. cilt, s. 401