-- Makaleler

MISIR VE VENEZUELLA ÖRNEĞİNDE BAŞKANLIK SİSTEMİ

Başkanlık sisteminin bir ülkede yol açabileceği zararları anlamak için iki ülkedeki uygulama sonuçlarına yakından bakmak zihinleri açar.
Birincisi Mısır’dır.
Recep Tayyip Erdoğan, Mısır’da Hüsnü Mübarek yönetimini kötülerken ve yıkılması için aktif faaliyet halindeyken Mısır, tek adam yönetimi olarak nitelenebilecek bir anayasa ile yönetiliyordu. Türkiye’de ise kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanan bir anayasa vardı. Kimin milletvekili olacağına, kimin yüksek yargıda görev alacağına, kimin üniversitelerin başına getirileceğine, kimin meclis başkanı olacağına, özetle hangi önemli makam varsa, Hüsnü Mübarek karar veriyordu. Yerel savcılara bile telefonu kaldırıp istediğini tutuklanıyor, istediğini serbest bıraktırıyordu. Mısır’da kamu yağmasına karşı Meclis araştırması açma imkanı yoktu. Parlamenterler adeta birer kuklaydı. Devlet parlamento dışından yönetiliyordu. Parlamento adeta çelik comak oynanan yerdi. Hangi ihalenin kime verileceği Mübarek’in en büyük ilgi alanıydı. Mübarek rejimi yıkıldığı güne kadar millet malını yedi durdu. On milyarlarca dolar tutan çalıntı serveti özel jetiyle veya Batılı bankaların gönderdiği parayı yerinde teslim alan ve karşılığında emen makbuzu veren yetkilileri yardımıyla Londra’ya kaçırdı. Derdest edilip devletin başından kazındığı gün İngiltere hükumeti, onu sattı ve milyarlarca doları yurtdışına kaçırdığını, Londra’da dev binaların sahibi olduğunu ifşa etti. Daha sonra anlaşıldı ki, “devletin başı” bu soygunu yapabilmek için etrafına topladığı ahlaksız paragözlerin, kendisinin bizzat yaptığı soygunun 8-10 katını aşırmasına göz yummuş. Bugün biliniyor ki Mübarek dönemi Mısır’ında bütün önemli makamlarda bizzat bakan tarafından ahlaksız soyguncular tercih edilmiş.

Böyle bir soyguna zemin hazırlayan ve milletin oylarıyla seçtiği vekillerin denetim görevini yapmasına izin vermeyen Mısır anayasası değiştirilmeden Mısır bir kez daha el değiştirip bugünkü Sisi yönetiminin eline geçti. Geçmişteki yüz kızartıcı yönetim anlayışının nedenleri sorgulanmadan sadece musluk başını tutan yöneticiler değişti.

Peki,  Türkiye’de nasıl bir “değişim” yaşandı?

Ya da, Türkiye’de “turuncu devrim” nasıl bir yapı ortaya çıkardı.
Şu kadar söylemeyi yeterli görüyorum: Mısır’ın bu derece yağmalanmasına fırsat sağlayan anayasa birkaç hamle halinde Türkiye’ye taşındı. Daha fazla bilgi isteyenler Mısır anayasasını inceleyebilir. İnternette Mısır anayasasının Türkçe metni vardır.

Gelelim tek adam yönetiminin ikinci örneğine!

Söz konusu örnek ülke Venezulla’dır. Aşağıdaki yazı Yılmaz Özdil tarafından köşe yazısı olarak kaleme alınmıştır. Olduğu gibi aktarmakta fayda görüyorum:

“VENEZUELA da VENEZUELA…
Şimdi bir de bu çıktı.
Neresidir burası…
VENEZUELA dan bize ne…
VENEZUELA ile bizim ne alakamız var…
VENEZUELA kim biz kim…
VENEZUELA dediğin yer taaa neresi.

Diye bakarsan, TARİH de sana HAŞIRT CEZASI KESER…

* Venezuela’nın nüfusu 30 milyon kişi…
* Suudi Arabistan’ın bile 265 milyar varil petrol rezervi varken,
* Venezuela’nın 296 milyar varil petrol rezervi var.

Varilini 55 dolardan hesapla bak ne çıkıyor…

Venezuela halkının en az Kanadalılar kadar refah olması gerekiyor, gerekiyor da…

Bu SEFALET niye…

Niye mi…
Bakalım yıllardır
VENEZUELA nasıl idare ediliyor…

Venezuela ‘da BAŞKANLIK SİSTEMİ var.
Hugo Chavez 1998’de başkan seçildi.
Yoksul ve cahil ahali, onu çok seviyordu, gıda kolisi dağıtıyor, gariban mahallelere, sağlık ocağı filan açıyor, devletin kaynaklarını sebil gibi ÜRETİM için değil TÜKETİM için kullanıyordu.
Balık tutmayı öğretme yerine, kokmuş balık vererek HALKI KANDIRANLAR, açlıktan nefesi kokan halkın kurtarıcısı olarak görülüyordu.
Şakkk…
Başkan Hugo Chavez
Anayasayı değiştirdi, dolayısıyla devletin yönetim şeklini değiştirdi.
Artık, HALKIN onu sevip sevmemelerinin önemi yoktu, çünkü, artık onu başkanlıktan indirmek hukuken mümkün değildi.
HUGO, önce MUHALEFETİ SUSTURDU, BASINI SUSTURDU, İŞ DÜNYASINI SUSTALI MAYMUNA ÇEVİRDİ.

Onun yönetim şekli yüzünden 1.5 milyon kişi ülkeden kaçtı.
Nüfusun yüzde beşi ülkeden kaçarken… Twitter’dan kendisini takip eden üç milyonuncu takipçisine ev hediye ederek, kendisini alkışlatıyordu.

Kansere yakalandı. Halefi olarak, başkan yardımcısı Maduro’yu seçti.
Bütçe dahil, tüm yetkilerini başkan yardımcısı Maduro’ya devretti.

Maduro otobüs şoförüydü, lise mezunuydu, sendikacılıktan tırmanmış, Chavez’in sağkolu olmuştu.
“Üniversite mezunu olmayan biri devlete başkan olabilir mi?”
diye eleştirildiğinde…
Chavez, “neden olmasın_” diyordu.
“iktidar halkındır, elitler-seçkinciler istemese de otobüs şoförü başkan olur”
diyordu.

Chavez öldü, otobüs şoförü Maduro geçici olarak başkan oldu.
Nisan 2013’te yeniden başkanlık seçimi yapıldı, başkanlık imkanlarını sonuna kadar kullanan Maduro, yüzde 50.6 oyla kılpayı kazandı.
Rakibi yüzde 49.1 almıştı. Seçimde şaibe olduğunu, oyların çalındığını elbette herkes biliyordu ama, itirazlardan netice alınamadı, çünkü, seçim kurulu, yargı, komple Maduro’nun kontrolündeydi.

Toplum karpuz gibi ikiye bölündü.
Protesto gösterileri başlayınca, halka ateş açıldı.
Harvard mezunu muhalefet lideri tutuklandı.
Bizzat başkan Maduro tarafından “kendisinin başkanlığını kabul etmeyenlere konuşma yasağı” getiren yasa teklifi hazırlandı ve meclis de bu teklifi kabul etti iyi mi…
Muhalefete kanunen konuşma yasağı getirildi.

Başkanlık yetkilerini daha da arttıran yasalar çıkarttı.
Mesela, petrol ve madenler konusunda meclise sormadan karar verme yetkisini kendisine aldı!

Yandaş medya oluşturdu. Şu anda Maduro haricinde hiçbir şey yazmıyorlar, televizyonlarda devamlı Maduro konuşuyor.

Muhalif medyayı susturdu , yayınlarını beğenmediği televizyon kanallarını kablolu kanaldan çıkardı.

20 milyon kişiye 120 bin ton gıda kolisi dağıttı. Temel ihtiyaç maddeleri karaborsaya düşmeye başlayınca, başkanlık bünyesinde komisyon kurdu, kıtlığın sebebinin araştırılmasını istedi.

Yalaka komisyon araştırdı. Ne buldular biliyor musunuz?
“Halkımızın yüzde 95’i günde dört-beş öğün yemek yiyor, bu nedenle tüketim maddelerinde sıkıntı yaşanıyor” sonucunu buldular!
Kıtlığın sebebi halkın çok yemesiydi yani…
Başkanın sorumluluğu, kusuru yoktu!

2015’te parlamento seçimi yapıldı.
Maduro her türlü katakulliyi yaptı ama, hezimete uğramaktan kurtulamadı. Muhalefet ezici çoğunlukla kazandı. Muhalefet parlamentoyu kazandı ama… Başkan hâlâ Maduro’ydu.
Ordu, polis ve yargının tamamı Maduro ‘nun elindeydi. Hükümeti de hâlâ o kuruyordu.
Meclis çoğunluğunu ele geçiren muhalefet, 2019’da yapılması gereken başkanlık seçimlerinin öne çekilmesi için, erken seçim talebinde bulundu. Tabii ki başkan reddetti!
Bunun üzerine, erken seçime gidilmesi konusunda referandum yapılması için anayasal süreç başlatıldı. Anayasaya göre, referanduma gidilmesi için seçmenin yüzde 20’sinden imza toplanması gerekiyordu. Dört milyon imza toplandı.
Amaaa… Nafile… Başkanın emrindeki seçim kurulu, imzaları kabul etmedi, referandum meferandum yapamazsınız dedi, kesti attı!

Muhalefet bir başka yol aradı, meclisten, Maduro’nun başkanlıktan azledilmesini talep eden karar çıkarıldı.
Gel gör ki… Tüm üyeleri Maduro tarafından seçilen Anayasa Mahkemesi bu kararı reddetti.
Meclisin azil talebinin anayasaya aykırı olduğu açıklandı!

Bunlar yetmezmiş gibi, Aragua eyaletinin valisini (artık nasıl bir işişkileri varsa), kendisine başkan yardımcısı yaptı.
Bu herif “ uyuşturucu baronu” olarak tanınıyor! Eğer Maduro da Chavez gibi ölürse, 2019’a kadar ülkeyi bu arkadaş yönetecek.

Netice?
Şu anda Venezuela’da
* Enflasyon yüzde 16.000…
* Alışverişlerde kredi kartı geçmiyor, mağazalar kabul etmiyor.
* Hükümet devalüasyonla eriyen banknotları tedavülden kaldırıp, yerine yenilerini sürmek istedi, para basmak için bile para bulamadı!
* Asgari ücrete güya yüzde 50 zam yapıldı, 40 bin bolivar oldu, 40 bin bolivar ne ediyor biliyor musunuz, 15 dolar ediyor!
* Et, un, şeker, pirinç, süt karaborsa satılıyor, ekmek için bile kuyruk var, marketler saldırıya uğruyor, yağmalanıyor.
* Hal böyleyken, zengin daha da zengin oldu.
Bir hamburger 170 dolara satılıyor, alıcı buluyor!
* Eczane rafları boşaldı, ilaç sıkıntısı var, sağlık sistemi çöktü, ameliyat malzemesi yok, yenidoğan bebek ölümleri rekor seviyeye ulaştı.
* İthalat bıçak gibi kesildi, alt tarafı diş macunu almak isteyen, normal fiyatının yüz misli ödemek zorunda kalıyor.
* Günde 18 saate varan elektrik kesintileri yapılıyor, yeterli elektrik üretilemediği için, kamu kurumları haftada beş gün tatil ediliyor, sadece pazartesi ve salı çalışıyor, özel sektör haftalık izin gününü üçe çıkardı.
* Şehirlerde günde sekiz saat su kesintisi yapılıyor, her gün…
* Fuhuş patladı.
* Suç patladı, her 21 dakikada bir cinayet işleniyor.
* Her sene 17 bin adam kaçırma olayı, fidye rapor ediliyor.
* Gasp öyle hale geldi ki, insanlar cep telefonuyla anca evlerinde konuşuyor, sokağa çıkarken yanına almıyor.
* Sosyal hayat durdu, sinema yok, tiyatro yok, konser yok, hava kararınca şehirler ıssızlaşıyor.
* Karayolları, limanlar ve havalimanları ordu kontrolünde tutuluyor.
Moduro VENEZUELLA’nın taaa içine etti.
Amaaa…
Başkan hâlâ başkan.

YAŞASINNN… BAŞKANLIK SİSTEMİ…”

Türkiye’nin BEKA SORUNU’na odaklandığını savunanlar sözünü ettiğimiz iki ülkede sergilenen ibretlik manzaraya iyi baksın. Gelecek güvencesinin birinci ve olmazsa olmaz şartı, bütün makamlara ahlak sahibi insanları getirmek ve parlamentoya denetim kolaylığı sağlamaktır. Aksi halde, kendi çıkarından başka bir düşüncesi olmayan Büyük Güçler, hırsız yöneticileri, onların soygununu kolaylaştırarak kendi hizmetine almış demektir. Büyük Güçler, hedef ülkede hırsız nitelikli kimseleri başa geçirmek için her türlü dalavereli yollara başvurdukları da biliniyor. Gana’da Mobutu Sesu Secu, Filipinlerde Marcos, burada sadece adını anarak hatırlatmakla yetineceğimiz diğer örneklerdir. Bu gibilerin devletin başına gelmesine engel olunmazsa, BEKA SORUNU çözülmez; hatta sonuç daima beklenenin tam tersi olur.

Yorumla

Yorum