DR İBRAHİM ETHEM’İN ULUDAĞ HAKKINDAKİ HAYALLERi (1936)

Temo lakabıyla anılan Dr İbrahim Ethem (1865-1939), Abdülhamit devrinde Kuleli Askeri Tıbbiye İdadisi’nde, İstibdat yönetimine karşı ilk örgütlü muhalefeti başlatan ve 1 Mayıs 1889’da, arkadaşları İshak Sukuti, Mehmet Reşit ve Abdullah Cevdet ile birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çekirdeğini oluşturan İttihad-ı Osmani Cemiyeti‘nin kurucularındandır. Öğrencilik yıllarında ve ilk subaylık devresinde dört kez jurnallerle gözaltına alınmış ve her seferinde kurtulmayı başarmıştır. Bundan sonra bir kez daha tutuklanacak olursa çok ağır cezaya çarptırılacağını düşünerek Romanya’ya kaçar. Orada Dobruca Türkleri arasında yaşar ve bir hastaneyi yönetir.  Meşrutiyet ilan edilince  İstanbul’a döner. Zamanında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin 1 numaralı üyesi olduğu halde Selanikli İttihatçılarla arası açılır ve bir dönem mücadele ettikten sonra Ocak 1911’de yeniden Romanya’ya gider. Orada senatör bile seçilir. 1936’da Balkan Tıp Birliği Kongresi’ne katılmak için İstanbul’a gelir. Kongreden sonra Bursa’ya gider ve bir müddet kaplıca tedavisi olur. Bir gün otomobille Uludağ’a çıkar. Bundan sonrasını kendisinden dinleyelim(*):

“Ah dedim, ne olurdu, zigzag şoseler yerine  Cenevre’nin Salevin’de olduğu gibi Uludağ’a bir asansör konsa da benim gibi yaşlıların bacaklarının imdadına yetişilse, Yetmiş dört sene teneffüs ede ede çilingir körüğü gibi şişen hava borularım rahat etse! Çünkü yakın istikbalde artık bu yüksek yer dağcıların, sporcu pehlivanların imtihan salonu hizmetiyle kalmayacak, Türk gençlerinin parlak dimağlarına cila verecek kafa sporu müsabakalarıyla da eski ve yeni dünyanın gençlerine meydan okuyacak hizmetlerde bulunacak.

Gençlerimiz tahsil aylarından kurtulup vakans ⌈tatil⌉ günlerinde ilmi, fenni, idmanî dimagîye ile medeni alemde yetişen meslektaş ve yandaşları seviyesine çıkacak.

Ben bu babta gazetelerle ezcümle Tan ile propagandada bulundum. Ciddi bir kafa sporu müsabakası meydana çıktı. Amerika’da tahsil eden bir iki gencimiz, fikirlerini, gördüklerini ve bu dimagî, fenni sporların Amerika’da tarz ve tatbikini yazdılar. Yol aldı yürüdü diye sevindim, lakin havai fikirlere kapılanlar, boşuna hava yutmaktan, kol ve bacak kırmaktan vazgeçmediler, matbuat dahi beyin yerine adaleleri kabartmaktan başka bir şeye yaramayan ve tahsilde bulunan vatan çocuklarını, boş yere yıpratan futbol ve diğer zararlı idmanlardan kurtaramadılar. Yakın bir zamanda bu teşebbüsüm ve bu insani teklifim, kalıbımı değiştirmeden evvel mevkii icraya konacağına, sıhhi ve ilmi her iki idman sayesinde gençlerimizin tekamülüne doğru ilerleyeceklerine eminim.”

Hakkın rahmetine kavuşmuş bir idealistin kitabında yer alan bu son sözlerinin hiçbiri gerçekleşmedi. Dimağ sporları da fenni sporlar da bıraktıkları yerde duruyor. Ama futbol gelişti. Spor olarak değil de seyir ve kumar sektörü olarak. Futbol takımlarımız futbolcu ihtiyacını ithalat ile karşılıyor. On bir yabancı ile sahaya çıkıyor ve 40-50 bin memleket evladı bunda hiçbir beis görmeden kenardan izliyor. Takımları galip gelirse sevinçten uçuyor. Dr Temo’nun umduğu gibi dimağını çalıştırıp durumun saçmalığını sorgulamıyor.

(*) İbrahim Temo, İttihat ve Terakki Anıların, Alfa Yayınları, sayfa 254

104 YIL ÖNCEDEN GÜNÜMÜZE IŞIK TUTAN BİR DERS

Doktor İbrahim Paşa, Abdülhamit’in değer verdiği hekimlerdendir. Birinci Dünya Savaşı günlerinde Gelibolu cephesinden gelen yaralıları tedavi eden hastanelerin birinde gece gündüz çalışmaktadır. Paşa, günlük tutmaktadır. Her gün olayları, duyduklarını, dedikoduları, duygu ve düşüncelerini kaydetmektedir. Ne var ki söz konusu defterlerin üzerinde her nedense adı yazmamaktadır. Yakın zaman önce bir sahaf 1914 ve 1915 yılına ait olan iki parça günlüğü ele geçirir ve bir uzmana incelenmek üzere teslim eder. Uzman, defteri incelerken yazarının, belli tarihlerde İkdam ve Tasvir-i Efkar gazetelerine hekim olarak kendisini tanıtan ve yerini bildiren ilanlar verdiğini ve yayınlandıkları günleri defterine kaydettiğini görür. Bu sayede günlüklerin yazarının Doktor İbrahim Paşa olduğu kesinlik kazanır. Günlükler 2016’da yayınlandı. Bakınız İbrahim Paşa, söz konusu günlüğün 27 Ekim 1915 tarihli sayfasında, o günlerin şartlarında değerlendirmesini yaparken bugünlere nasıl ışık tutmuş(*):

“Bu memlekette hükumet hangi şekilde tecelli ederse etsin, mesela istibdat ve mutlakıyet hükumeti, meşrutiyet, hatta cumhuriyet şekline bile girse, MADEMKİ BİZ İRFAN SEVİYEMİZİ YÜKSELTEMEMİŞİZ, O HALDE ENTRİKACILARIN, HASETÇİLERİN, MENFAATPERESTLERİN, ŞARLATANLARIN, MÜFSİTLERIN (arabozucuların) YİNE BİR YOLUNU BULUP KUMANDAYI ELE ALARAK TÜRLÜ SAÇMALIKLAR ETMESİ İŞTEN BİLE DEĞİLDİR”

İşte kültür böyle bir şeydir.

Yapışır ve bir daha kolay kolay çıkmaz.

Kültürel arızalarımızı onarmak için sıkı çalışmak, iyi düşünmek ve zamanı çok iyi değerlendirmek gerekir.

Çünkü biz aynı zamanda, Batı dünyasıyla aramızda oluşmuş bulunan uçurumu da kapatmak zorundayız.

Siyaset kurumunu kendi hesabına çalıştıranlardan yakayı kurtarmak yetmez.

Ayrıca fevkalade büyük fedakarlıklar da yapabilmek gerekir.

Üstelik ferden değil, topyekun, milletçe!

Kolay olduğunu iddia ediyor değiliz, olmazsa olmaz şart olduğunu savunuyoruz.

 

(*) İ. Bahiyar İstekli, İstanbul’da Savaş Günleri/Sulan Abdülhamid’in Doktoru İbrahim Paşa’nın Birinci Dünya Harbi Günlüğü, Yeditepe Yayınları, 2016, sayfa 217

MISIR VE VENEZUELLA ÖRNEĞİNDE BAŞKANLIK SİSTEMİ

Başkanlık sisteminin bir ülkede yol açabileceği zararları anlamak için iki ülkedeki uygulama sonuçlarına yakından bakmak zihinleri açar.
Birincisi Mısır’dır.
Recep Tayyip Erdoğan, Mısır’da Hüsnü Mübarek yönetimini kötülerken ve yıkılması için aktif faaliyet halindeyken Mısır, tek adam yönetimi olarak nitelenebilecek bir anayasa ile yönetiliyordu. Türkiye’de ise kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanan bir anayasa vardı. Kimin milletvekili olacağına, kimin yüksek yargıda görev alacağına, kimin üniversitelerin başına getirileceğine, kimin meclis başkanı olacağına, özetle hangi önemli makam varsa, Hüsnü Mübarek karar veriyordu. Yerel savcılara bile telefonu kaldırıp istediğini tutuklanıyor, istediğini serbest bıraktırıyordu. Mısır’da kamu yağmasına karşı Meclis araştırması açma imkanı yoktu. Parlamenterler adeta birer kuklaydı. Devlet parlamento dışından yönetiliyordu. Parlamento adeta çelik comak oynanan yerdi. Hangi ihalenin kime verileceği Mübarek’in en büyük ilgi alanıydı. Mübarek rejimi yıkıldığı güne kadar millet malını yedi durdu. On milyarlarca dolar tutan çalıntı serveti özel jetiyle veya Batılı bankaların gönderdiği parayı yerinde teslim alan ve karşılığında emen makbuzu veren yetkilileri yardımıyla Londra’ya kaçırdı. Derdest edilip devletin başından kazındığı gün İngiltere hükumeti, onu sattı ve milyarlarca doları yurtdışına kaçırdığını, Londra’da dev binaların sahibi olduğunu ifşa etti. Daha sonra anlaşıldı ki, “devletin başı” bu soygunu yapabilmek için etrafına topladığı ahlaksız paragözlerin, kendisinin bizzat yaptığı soygunun 8-10 katını aşırmasına göz yummuş. Bugün biliniyor ki Mübarek dönemi Mısır’ında bütün önemli makamlarda bizzat bakan tarafından ahlaksız soyguncular tercih edilmiş.

Böyle bir soyguna zemin hazırlayan ve milletin oylarıyla seçtiği vekillerin denetim görevini yapmasına izin vermeyen Mısır anayasası değiştirilmeden Mısır bir kez daha el değiştirip bugünkü Sisi yönetiminin eline geçti. Geçmişteki yüz kızartıcı yönetim anlayışının nedenleri sorgulanmadan sadece musluk başını tutan yöneticiler değişti.

Peki,  Türkiye’de nasıl bir “değişim” yaşandı?

Ya da, Türkiye’de “turuncu devrim” nasıl bir yapı ortaya çıkardı.
Şu kadar söylemeyi yeterli görüyorum: Mısır’ın bu derece yağmalanmasına fırsat sağlayan anayasa birkaç hamle halinde Türkiye’ye taşındı. Daha fazla bilgi isteyenler Mısır anayasasını inceleyebilir. İnternette Mısır anayasasının Türkçe metni vardır.

Gelelim tek adam yönetiminin ikinci örneğine!

Söz konusu örnek ülke Venezulla’dır. Aşağıdaki yazı Yılmaz Özdil tarafından köşe yazısı olarak kaleme alınmıştır. Olduğu gibi aktarmakta fayda görüyorum:

“VENEZUELA da VENEZUELA…
Şimdi bir de bu çıktı.
Neresidir burası…
VENEZUELA dan bize ne…
VENEZUELA ile bizim ne alakamız var…
VENEZUELA kim biz kim…
VENEZUELA dediğin yer taaa neresi.

Diye bakarsan, TARİH de sana HAŞIRT CEZASI KESER…

* Venezuela’nın nüfusu 30 milyon kişi…
* Suudi Arabistan’ın bile 265 milyar varil petrol rezervi varken,
* Venezuela’nın 296 milyar varil petrol rezervi var.

Varilini 55 dolardan hesapla bak ne çıkıyor…

Venezuela halkının en az Kanadalılar kadar refah olması gerekiyor, gerekiyor da…

Bu SEFALET niye…

Niye mi…
Bakalım yıllardır
VENEZUELA nasıl idare ediliyor…

Venezuela ‘da BAŞKANLIK SİSTEMİ var.
Hugo Chavez 1998’de başkan seçildi.
Yoksul ve cahil ahali, onu çok seviyordu, gıda kolisi dağıtıyor, gariban mahallelere, sağlık ocağı filan açıyor, devletin kaynaklarını sebil gibi ÜRETİM için değil TÜKETİM için kullanıyordu.
Balık tutmayı öğretme yerine, kokmuş balık vererek HALKI KANDIRANLAR, açlıktan nefesi kokan halkın kurtarıcısı olarak görülüyordu.
Şakkk…
Başkan Hugo Chavez
Anayasayı değiştirdi, dolayısıyla devletin yönetim şeklini değiştirdi.
Artık, HALKIN onu sevip sevmemelerinin önemi yoktu, çünkü, artık onu başkanlıktan indirmek hukuken mümkün değildi.
HUGO, önce MUHALEFETİ SUSTURDU, BASINI SUSTURDU, İŞ DÜNYASINI SUSTALI MAYMUNA ÇEVİRDİ.

Onun yönetim şekli yüzünden 1.5 milyon kişi ülkeden kaçtı.
Nüfusun yüzde beşi ülkeden kaçarken… Twitter’dan kendisini takip eden üç milyonuncu takipçisine ev hediye ederek, kendisini alkışlatıyordu.

Kansere yakalandı. Halefi olarak, başkan yardımcısı Maduro’yu seçti.
Bütçe dahil, tüm yetkilerini başkan yardımcısı Maduro’ya devretti.

Maduro otobüs şoförüydü, lise mezunuydu, sendikacılıktan tırmanmış, Chavez’in sağkolu olmuştu.
“Üniversite mezunu olmayan biri devlete başkan olabilir mi?”
diye eleştirildiğinde…
Chavez, “neden olmasın_” diyordu.
“iktidar halkındır, elitler-seçkinciler istemese de otobüs şoförü başkan olur”
diyordu.

Chavez öldü, otobüs şoförü Maduro geçici olarak başkan oldu.
Nisan 2013’te yeniden başkanlık seçimi yapıldı, başkanlık imkanlarını sonuna kadar kullanan Maduro, yüzde 50.6 oyla kılpayı kazandı.
Rakibi yüzde 49.1 almıştı. Seçimde şaibe olduğunu, oyların çalındığını elbette herkes biliyordu ama, itirazlardan netice alınamadı, çünkü, seçim kurulu, yargı, komple Maduro’nun kontrolündeydi.

Toplum karpuz gibi ikiye bölündü.
Protesto gösterileri başlayınca, halka ateş açıldı.
Harvard mezunu muhalefet lideri tutuklandı.
Bizzat başkan Maduro tarafından “kendisinin başkanlığını kabul etmeyenlere konuşma yasağı” getiren yasa teklifi hazırlandı ve meclis de bu teklifi kabul etti iyi mi…
Muhalefete kanunen konuşma yasağı getirildi.

Başkanlık yetkilerini daha da arttıran yasalar çıkarttı.
Mesela, petrol ve madenler konusunda meclise sormadan karar verme yetkisini kendisine aldı!

Yandaş medya oluşturdu. Şu anda Maduro haricinde hiçbir şey yazmıyorlar, televizyonlarda devamlı Maduro konuşuyor.

Muhalif medyayı susturdu , yayınlarını beğenmediği televizyon kanallarını kablolu kanaldan çıkardı.

20 milyon kişiye 120 bin ton gıda kolisi dağıttı. Temel ihtiyaç maddeleri karaborsaya düşmeye başlayınca, başkanlık bünyesinde komisyon kurdu, kıtlığın sebebinin araştırılmasını istedi.

Yalaka komisyon araştırdı. Ne buldular biliyor musunuz?
“Halkımızın yüzde 95’i günde dört-beş öğün yemek yiyor, bu nedenle tüketim maddelerinde sıkıntı yaşanıyor” sonucunu buldular!
Kıtlığın sebebi halkın çok yemesiydi yani…
Başkanın sorumluluğu, kusuru yoktu!

2015’te parlamento seçimi yapıldı.
Maduro her türlü katakulliyi yaptı ama, hezimete uğramaktan kurtulamadı. Muhalefet ezici çoğunlukla kazandı. Muhalefet parlamentoyu kazandı ama… Başkan hâlâ Maduro’ydu.
Ordu, polis ve yargının tamamı Maduro ‘nun elindeydi. Hükümeti de hâlâ o kuruyordu.
Meclis çoğunluğunu ele geçiren muhalefet, 2019’da yapılması gereken başkanlık seçimlerinin öne çekilmesi için, erken seçim talebinde bulundu. Tabii ki başkan reddetti!
Bunun üzerine, erken seçime gidilmesi konusunda referandum yapılması için anayasal süreç başlatıldı. Anayasaya göre, referanduma gidilmesi için seçmenin yüzde 20’sinden imza toplanması gerekiyordu. Dört milyon imza toplandı.
Amaaa… Nafile… Başkanın emrindeki seçim kurulu, imzaları kabul etmedi, referandum meferandum yapamazsınız dedi, kesti attı!

Muhalefet bir başka yol aradı, meclisten, Maduro’nun başkanlıktan azledilmesini talep eden karar çıkarıldı.
Gel gör ki… Tüm üyeleri Maduro tarafından seçilen Anayasa Mahkemesi bu kararı reddetti.
Meclisin azil talebinin anayasaya aykırı olduğu açıklandı!

Bunlar yetmezmiş gibi, Aragua eyaletinin valisini (artık nasıl bir işişkileri varsa), kendisine başkan yardımcısı yaptı.
Bu herif “ uyuşturucu baronu” olarak tanınıyor! Eğer Maduro da Chavez gibi ölürse, 2019’a kadar ülkeyi bu arkadaş yönetecek.

Netice?
Şu anda Venezuela’da
* Enflasyon yüzde 16.000…
* Alışverişlerde kredi kartı geçmiyor, mağazalar kabul etmiyor.
* Hükümet devalüasyonla eriyen banknotları tedavülden kaldırıp, yerine yenilerini sürmek istedi, para basmak için bile para bulamadı!
* Asgari ücrete güya yüzde 50 zam yapıldı, 40 bin bolivar oldu, 40 bin bolivar ne ediyor biliyor musunuz, 15 dolar ediyor!
* Et, un, şeker, pirinç, süt karaborsa satılıyor, ekmek için bile kuyruk var, marketler saldırıya uğruyor, yağmalanıyor.
* Hal böyleyken, zengin daha da zengin oldu.
Bir hamburger 170 dolara satılıyor, alıcı buluyor!
* Eczane rafları boşaldı, ilaç sıkıntısı var, sağlık sistemi çöktü, ameliyat malzemesi yok, yenidoğan bebek ölümleri rekor seviyeye ulaştı.
* İthalat bıçak gibi kesildi, alt tarafı diş macunu almak isteyen, normal fiyatının yüz misli ödemek zorunda kalıyor.
* Günde 18 saate varan elektrik kesintileri yapılıyor, yeterli elektrik üretilemediği için, kamu kurumları haftada beş gün tatil ediliyor, sadece pazartesi ve salı çalışıyor, özel sektör haftalık izin gününü üçe çıkardı.
* Şehirlerde günde sekiz saat su kesintisi yapılıyor, her gün…
* Fuhuş patladı.
* Suç patladı, her 21 dakikada bir cinayet işleniyor.
* Her sene 17 bin adam kaçırma olayı, fidye rapor ediliyor.
* Gasp öyle hale geldi ki, insanlar cep telefonuyla anca evlerinde konuşuyor, sokağa çıkarken yanına almıyor.
* Sosyal hayat durdu, sinema yok, tiyatro yok, konser yok, hava kararınca şehirler ıssızlaşıyor.
* Karayolları, limanlar ve havalimanları ordu kontrolünde tutuluyor.
Moduro VENEZUELLA’nın taaa içine etti.
Amaaa…
Başkan hâlâ başkan.

YAŞASINNN… BAŞKANLIK SİSTEMİ…”

Türkiye’nin BEKA SORUNU’na odaklandığını savunanlar sözünü ettiğimiz iki ülkede sergilenen ibretlik manzaraya iyi baksın. Gelecek güvencesinin birinci ve olmazsa olmaz şartı, bütün makamlara ahlak sahibi insanları getirmek ve parlamentoya denetim kolaylığı sağlamaktır. Aksi halde, kendi çıkarından başka bir düşüncesi olmayan Büyük Güçler, hırsız yöneticileri, onların soygununu kolaylaştırarak kendi hizmetine almış demektir. Büyük Güçler, hedef ülkede hırsız nitelikli kimseleri başa geçirmek için her türlü dalavereli yollara başvurdukları da biliniyor. Gana’da Mobutu Sesu Secu, Filipinlerde Marcos, burada sadece adını anarak hatırlatmakla yetineceğimiz diğer örneklerdir. Bu gibilerin devletin başına gelmesine engel olunmazsa, BEKA SORUNU çözülmez; hatta sonuç daima beklenenin tam tersi olur.

KÖY KALKINMASININ TARİHÇESİNE DAİR BİR RÖPORTAJIMIZ (TARIM KENTLERİ)

Rahmetli Süleyman Demirel’in rahmetli başdanışmanı Kemal Cabıoğlu ile 2009 yılında yaptığımız röportajı rahmetlinin EKONOMİDE KURTULUŞ SAVAŞI adlı eserinden sayfamıza aktarıyoruz:

İbrahim Okur: Sayın Cabıoğlu, yıllardan beri ekonomide kurtuluş savaşı deyimini sizden işiyoruz. Son olarak bu deyim, kitabınızın adı oldu. Sizce bütün bunların özel bir anlamı  var mı?

Cabıoğlu: Size her şeyi en baştan anlatayım da özel bir anlamı var mı yok mu, sizler karar verin, sayın okuyucularım karar versin.

İbrahim Okur: Pekala, sizi dinliyorum.

Cabıoğlu: 1925 yılında Senirkent’te dünyaya geldim. İlkokulu Senirkent İlkokulu’nda okudum. Tahsilime ailevi sebeplerle üç yıl ara verdikten sonra, Yalvaç Ortaokulu’na kaydımı yaptırdım. 1943’de mezun oldum. 1947’de ise Afyon Lisesi’nden mezun oldum. Daha sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne kaydoldum. 1951’de mezun oldum ve Senirkent’e döndüm.

İbrahim Okur: Pek çoklarının yaptığı gibi, doğduğunuz toprakları terk etmediniz öyle mi?

Cabıoğlu: Evet, terk etmedim. İşin bu yönünün hikayesi Cumhuriyet dönemi iktisat tarihçilerini yakından ilgilendirir. Benim Senirkent’e dönüşüm, Anadolu köylerinin kalkındırılması ideolojisine olan bağlılığım ve ettiğim yemin çerçevesinde oldu. 1947 yılında, Afyon’da, Senirkentli öğrencilerin ağırlıkta olduğu KÖY YOLU DERNEĞİ’ni kurduk. Kuruluştan bir hafta sonra alınan ikinci bir kararla beni derneğin genel başkanlığına seçtiler. Kurucularının adını burada tek tek saymak istiyorum: Metin Ören, Osman Tortoğlu, Necati Ergindoğan, Yahya Oğuz, Süleyman Oğuz, Kemal Özdemir, Nuri Tortop, Faruk Akkülah, İsmet Örmeci, Yusuf Uysal ve ben, Kemal Uysal (Cabıoğlu).  Bu teşkilat, o dönemin ses getiren bir kuruluşu oldu. Beni toplum hayatına hazırlayan, bu cemiyette kazandığım tecrübeler oldu. O dönemde, köy çocukları İstanbul’a okumaya gidiyor ama tahsilini tamamladıktan sonra köyüne dönmüyor, şehirlerde yaşamaya bakıyor ve köyünü unutuyordu. Bu yüzden, eğitim seviyesinin yükselmesi köye yansımıyor, şehirlerde, köyle bağını koparmış başka bir toplum inşasına yarıyordu. O günlerin tartışılan konularının başında bu konu geliyordu. 1946-1950 yılları arasında çok partili dönem başladı. Türkiye’nin kalkınma hareketi için Yugoslavya ve SSCB örnek gösteriliyordu ve eğer halklara özgürlük verilirse ülkemizin kalkınacağı söyleniyordu. Aynı insanlar, “halklara özgürlük” diyorlardı. Biz ise, “Türkiye’de halklar değil, sadece Türk halkı var”, diyorduk.

O yıllarda, tıp öğrencisi Tahsin Tola vardı. Kendisi hepimize örnek olmuş, çok gayretli bir şahsiyettir. O da Senirkentliydi. Yaşı bizden epey büyüktü. Tıp fakültesinden mezun olmuş ama mecburi hizmetini takiben, savaş ortamında uzun yıllar askerlik yapmıştı. Terhis olur olmaz Senirkent’e dönmüştü ve mesleğinin yanında kasabada dokumacılık ve halıcılık sektörüne önderlik etmeye başlamıştı. Bize göre, Türkiye’nin kalkınması demek Anadolu’nun kalkınması demekti ve bunun için de köyün kalkınması gerekiyordu. Buna “aşağıdan yukarı kalkınma” diyorduk. Tarım Kentleri Projesi ortaya atmıştık. O yıllarda 40 bin olan köy sayısını 10 bine indirecek şekilde, merkezi köyler tasarlıyorduk. Kendimizi köye o kadar adamıştık ki, yatıp kalkıp Türk köylüsünü düşünüyorduk.

İktisat Fakültesi’nde birinci sınıf öğrencisiyken sınıfta hocamız Prof. Gerhard Kessler’e, “hocam, 30 milyon nüfusun yüzde 70’i köylü, köylü de yılın 4 ayı çalışıyor 8 ay yatıyor; bu 8 ay içinde yaşanan hayatı kalkınma enerjisine nasıl dönüştüreceğiz”, diye sormuştum. Bu sorum üzerine hocam, “bana bu soruyu bakanlar bile sormadı”, diye cevap vermişti. Sorumdan o kadar memnun oldu ki, beni asistanı ilan etti ve her gün yanıma gelerek sırtımı sıvazlardı.                                                                                                                                 İnsanın bir davası olunca kime ne soracağını da kararlaştırabiliyor.

İbrahim Okur: Senirkent’e ne zaman döndünüz?

Cabıoğlu: Söylediğim gibi, önce Dr. Tahsin Tola döndü. Bir kooperatif kurdu ve neredeyse bütün Senirkentlileri üye yaptı. O sıralarda Senirkent’te dokumacılık çok küçük işletmeler halinde ilerlemeye başlamıştı. Kooperatif, Sümerbank’tan iplik almaya ve üyelere dağıtmaya başladı. Böylece kazancımız arttı. Düşünün, iplik çuvallarını kooperatife geri topladık ve sattık. Bu sayede kasabada bir okul inşa ettik. Aynı yoldan hastane ve öğrenci yurdu bile yaptık. O yıllarda bizler, aramızda sadece “kalkınma”, “muasır medeniyet”, diye konuşurduk, Anadolu köylerini kalkındırmak üzerine kafa yorardık. Bu uğurda ne sorun varsa ona ve çözüm yollarına odaklanmıştık. Ben mezun olunca, bizim kooperatifin fabrika müdürlüğünü bana teklif ettiler. Bense henüz mezun olmuştum. Onlara bir tek şartım var, dedim. Şartım aslında basitti ama kolay da değildi. İşin başına geçmek için 2000 kooperatif üyesinin oybirliğini isterim, diyordum. Onlar da beni oybirliğiyle seçtiler.

İbrahim Okur: Peki, sonra?

Cabıoğlu: Kooperatif iplik fabrikası da kurmuştu. Fakat kasada para yoktu. Sadece makineler ve bina vardı. Bütün gücümle çalıştım, her kapıyı çaldım, işletme sermayesi sağladım ve fabrikayı üç vardiya çalıştırmaya başladık. Fabrikayı tutmak ne mümkün. Tam gaz çalışıyoruz ve kazanıyoruz ve yatırım üstüne yatırım yapıyoruz. On yıl geçmeden Senirkent’te işsiz kimse kalmadı. Herkesin gözü bizim üzerimizdeydi. Tam bu ortamda, iktidardaki Demokrat Parti harekete geçti ve kooperatifin yönetimini de, iplik fabrikasının yönetimini de kendi adamlarına vermek istedi. Ben razı olmadım. Kooperatif yönetim kurulu, iktidarın baskıları karşısında korkarak beni görevimden uzaklaştırmak istedi. Ben ise karşı çıkıyordum. Onlara, “beni üyeler oybirliği ile seçti, bir genel kurul toplarım, durumu onlara anlatırım, onların dediğini yaparım, ancak onların rıza göstermesi halinde ayrılmayı kabul ederim”, dedim. Sonunda olağanüstü kongreye benim yönetimim altında gittik. Bu olay üzerine Türkiye ayağa kalktı. Anadolu Kalkınma Hareketi adlı bir oluşum bütün gücünü ortaya koydu. Gazetelerde beni destekleyen yazılar çıkmaya başladı. Prof. Ali Fuat Başgil, Prof. Fahrettin Fındıkoğlu, Prof. İbrahim Kafesoğlu, Prof. Dr. Remzi Oğuz Arık, Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Sait Bilgiç, Emin Bilgiç ve daha birçokları beni destekleyen yazılar yazdılar. Rahmetli Fındıkoğlu’nun bir risalesini hiç unutamam: “Anadolu İstanbul’u Çağırıyor.” Neyse, dönelim kongre salonuna! Hükümet güçleri kongre salonuna giren çıkanları da denetlemeye kalkıştı. Mesela kadın üyeler salona alınmak istenmedi.

İbrahim Okur: Kadın üyeler de mi vardı?

Cabıoğlu: Evet kadın üyeler de vardı. Bunlardan biri hayatım boyunca zihnimdeki yerini korumuştur. Onun adı Feden Ana idi. Deli Feden diye kasabada nam salmıştı. Yanına 20-30 kadar kadın alarak salona geldi. Fakat kapıyı tutanlar, onu ve yanındakileri içeri almak istemiyordu. Sonunda salona girdi tabii. Onun durdurmak da mümkün değildi zaten. Bir punduna getirdi ve kürsüye fırladı. “Bizler çalı çırpı toplayıp bunları satarak 30 kuruş para kazanır ve onunla geçinmeye çalışırdık; Kara Melek Tahsin Tola geldi, ipek evlâdımız Kemal geldi, onların sayesinde şu nasırlı ellerimiz mor binlikler gördü”, diye bağırdı ve ekledi: “Biz fabrikayı Kemal’e bağışladık, ne isterse yapsın, siz kim oluyorsunuz?”. Daha sonra ben de güç bela kürsüye çıkabildim ve herkes anladı ki, bütün kasaba benden yana. Menfaatçi çeteler, çığ gibi büyüyen bir halk hareketiyle karşı karşıya kalmakta olduklarını anladılar ve ortadan çekildiler. Bu olaydan bir süre sonra hocam Prof. Gerhard Kessler, bana destek olmak üzere Senirkent’e gelerek bir konferans verdi. Benim ona yıllar önce sorduğum soruyu tekrarlayarak söze başladı ve ardından konuşması boyunca sorunun cevabını açıkladı ve sonra Senirkentlilere “sekiz ayı kalkınma enerjisine çevirmeyi siz gerçekleştirdiniz”, dedi.

İbrahim Okur: Buna, kalkınma yolunda bir halk hareketi ve zaferinize de halkın zaferi diyebilir miyiz?

Cabıoğlu: Hem de nasıl! Şimdi gelelim şu bizim kitabın adına ve yazılış nedenine. Açıkça görüldüğü gibi, günümüzde ülkemiz yabancı güçlerin ekonomik alanda işgali altında. Üzerimizde de büyük dış siyasi baskılar var ve ortada da buna güçlü bir şekilde direnmeye niyetli bir iktidar yok. Ülkemiz tıpkı benim gençliğimde Senirkent’te olduğu gibi, ancak bir halk hareketiyle bu baskıları kırabilir. Ben bu halk hareketinin Feden Ana’sı, Dr. Tahsin Tola’sı olabilir miyim, diye düşünüyorum. Yani Feden Ana’nın, Dr. Tahsin Tola’nın bana verdiği desteği ben de sonraki kuşaklara vererek Feden Ana’ya, bu vatan uğruna şehit olanlara olan borcumu ödeyebilir miyim, diye çalışıyorum.

Editör: Bu yaşınıza rağmen mi?

Cabıoğlu: Ne varmış yaşımda? Ben ölünceye kadar bu davanın içindeyim. Bunun için de yeteri kadar dincim, gencim. Enerjimi davamdan ve inançlarımdan alıyorum.

Editör: Bu sözleriniz de “artık bizden geçti”, diyen 50-60 yaş kuşağına örnek olsun. Bir de KÖY YOLU DERNEĞİ’nin ve Tarım Kentleri’nin akıbetini merak ediyorum.

Cabıoğlu: Dernek Türk Gençlik Teşkilatı’na dönüştü. Ondan da Milli Türk Talebe Birliği, Milliyetçiler Derneği ve Milliyetçi Hareket Partisi ortaya çıktı. Tarım Kentleri davasını MHP sürdürdü. Ayrıca Ecevit, CHP’nin başına geçince, KÖYKENT Projesi adı altında bir şeyler yapmak istedi. Ama bu gibi hayati konular, politikada felsefe tartışmalarının yaygarası arasında kaynadı gitti. Ne TOPRAK REFORMU hayata geçirilebildi ne de TARIM KENTLERİ. Bu yüzden de benim görevimin henüz bitmediğini düşünüyorum. EKONOMİDEKİ KURTULUŞ SAVAŞI kitabı da söz konusu çabalarımın ürünüdür.

NAMIK KEMAL’DEN BİR BEYİT

Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Cumhuriyet Türkiye’sini, gayet ağır şartlar altında, olağanüstü olumsuzluklara rağmen yılmadan mücadele ederek bize armağan eden birçok dava adamı, Namık Kemal’in kendilerine mertlik duygusu ve mücadele ruhu aşıladığını söyler ve gençlik yıllarını anlatırken onu anmadan geçmezler.

Bu konuda Namık Kemal’in bir beyti, çeşitli eserlerde özellikle karşımıza çıkar. Günümüzde de kendini genç gören ve olumsuzluklara karşı mücadele edilmesi gerektiğini vurgulayanlara doping etkisi yapar düşüncesiyle, söz konusu beyi, sayfama taşıdım:

NE GAM PÜR ATEŞ-İ HÛN OLSA DA KAVGA-YI HÜRRİYET

KAÇAR MI MERD OLAN BİR CAN İÇİN MEYDAN-I GAYRETTEN.

Trablusgarp’ta, Berberiye Kalesi zindanında 10 metrekare bir odada 25 arkadaşıyla kalan, İstibdat yönetimine karşı verilen mücadelenin ilk evrelerinde tutuklanan ve Şeref Kurbanları (*) olarak anılan yüze yakın Tıbbiye, Harbiye, Bahriye ve Mülkiye öğrencisinden biri olan  Ali Fahri Bey (1861-1928) (Ağbaba), daha önce bu zindana tıkılanların duvar yazılarını okumaya çalışırken bir de bakar ki Abdullah Cevdet de burada bir müddet kalmış ve duvara şöyle yazmış:

Millet!… Yeter bu sabır, bu kanlı taarruza

Hiç olmasın esarete bağlı olan hayat

Zincir-i zulmü kırmaya artık kıyam edin,

Zalimlerin zulumlarını iktiham (hücum) edin

Vardır henüz bir nice ahrar-ı ser bülent

Durma bu yolda ey koca millet,

….

Daha önce bu zindana konulan bir hürriyetperver, kendisinden sonra buraya konulacak hürriyetperverleri teselli etmek ve metanet aşılamak için şöyle yazmış:

“SAKIN KORKMAYIN HA!”

Genç Ali Fahri Bey, duvarlardaki bütün nasihatları içselleştirmiş görünüyor.

İnançlı bir dava adamı olarak bir gün zindancı subayla tartışırken kendine hakim olamaz, adalet ve hürriyet aşkıyla şöyle haykırır:

“Ben insanım!

Benim her şeyimi, hürriyetimi, hayatımı gasbedebilirsiniz, fakat insanlığımı almaya kudretiniz yetmez.”

Gerçekten de tarih, bu sözleri onaylar. Tarih boyunca pek çok zalim gelip geçmiştir. Zulmün her türlüsü de yapılmıştır. Fakat ne yaparlarsa yapsınlar, en azından bir kısım mazlumun insanlığını elinden alamadıkları için, günün birinde olanca güçlerine rağmen yıkılıp giden kendileri olmuştur.

Bu tarih dersini hiç aklımdan çıkarmam ve umudumu da hiç kaybetmem.

Zalimler, yetim malına göz koyanlar, milletin bekasıyla oynamaktan çekinmeyenler, soyarken arsızlaşanlar bu dersi almamış kimselerdir. Namık Kemal konusunu kapatmadan önce son olarak beni de çok etkilemiş olan bir beytine yer vermeden geçemeyeceğim:

“Ölürsem görmeden millete  ümit etiğim feyzi

Yazılsın senk-i kabrime vatan mahzun, ben mahzun”

(*) Şeref Kurbanları: Şeref Vapuru ile 8 Eylül 1897’de Trablusgarp’a sürgün edilen Tıbbiye, Mülkiye, Harbiye ve Bahriye Mektebi öğrencilerine verilen isim

NOT: Aktarmalar, Çatı Yayınevi’nin 2007’de yayınladığı ve sürgünlerden Ali Fahri Ağababa’nın kaleme aldığı Şeref Kurbanları adlı eserinden alınmıştır.

TARIMIN ÖNEMİNE DAİR TELEVİZYON KONUŞMAMIZ

21 ARALIK 2018’DE AKİT TV’DE YILLARDIR SÜREN VİZYON PROGRAMINDA SAYIN HALİS öZDEMİR BEYEFENDİ’NİN DAVETLİSİ İDİM. PROGRAMIN DİĞER KONUĞU GIDA TERÖRÜ ADLI ESERİN YAZARI DEĞERLİ DOSTUM SAYIN İSMAİL TOKALAK BEYEFENDİ İDİ. SÖZ KONUSU PROGRAMI AŞAĞIDAKİ LİNKTE İZLEYEBİLİRSİNİZ.

https://webtv.akittv.com.tr/vizyon/tohum-uzerinden-oynanan-oyunlar-7577

 

 

 

OKUMAK VE YAZMAK ÜZERİNE

UNESCO, Türkiye Yayıncılar Birliği, Avrupa Birliği’nin çeşitli birimleri ve bizde de TÜİK zaman zaman okuma alışkanlığı üzerine çeşitli araştırmalar yapıyor ve bunları yayınlıyor. Uzun yıllardan beri bu tür araştırmaları okuyorum. Türkiye açısından bütün istatistikler çok üzücü, sarsıcı sonuçlar ortaya koyuyor ama birkaç gün dövündükten sonra konuyu unutup gidiyoruz. Okuma alışkanlığında çok gerilerde kalmış olmamız bir yana, zaman içerisinde daha da gerilere düşüyor görünüyoruz. İstatistikler bunu da önümüze koyuyor. Üstelik üniversite sayımız 200’e ulaşmış, okullaşma oranımız 10 kat yükselmiş, birçok ülkenin nüfusundan fazla üniversite mezunumuz var ve üniversitelerimiz tıka basa öğrenci dolu. Ama okuma alışkanlığında gerileme tırmanıyor. Ne var ki tehlike çanlarını çalan yok.

Geçenlerde instagram’da çarpıcı bir ikaz yazısı okudum. Şöyle diyordu:

TÜIK verilerine göre, Türkiye’de kitap okumaya ayrılan zaman 1 dakikadır. Bu ürkütücü bilgiyi hemen kabul edecek değildim. Bana abartılı görünmüştü. “1” dakika! Olur mu canım. Bu konunun aslını astarını internet ortamında araştırmaya koyuldum. Bir konunun doğruluğunu ya da yanlışlığını anlamaya çalışırken doğrulatmakla kalmadım, birçok başka üzücü gerçeği daha öğrendim. Şöyle özetleyebilirim:

  • Günde ortalama 6 saat televizyon seyrediyormuşuz. Akıllı telefonlar ise 3 saatimizi işgal ediyormuş. Oysa kitap okumaya ayırdığımız süre sadece 1 dakika imiş.
  • Kitap, ihtiyaç listemizde ancak 235. sırada yer işgal ediyormuş.
  • UNESCO araştırmalarına göre, okuma alışkanlığında dünyada 86. sırada imişiz.
  • Ülkemizde 100 kişiden sadece 4 kişi kitap okuyormuş.
  • Dünyada kişi başına kitap harcaması 1,3 dolarken Türkiye’de ancak 25 sent imiş. Bu sayı Norveç’te kişi başına yıllık 137 dolar, Almanya’da ise 122 dolarmış.

Kitap okuma oranımız çok düşük olmakla kalmıyor, okunan kitapların türüne bakıldığında karamsarlık bir kat daha artıyor bana göre. Çünkü okuduğumuz kitapların % 65’i aşk romanıymış. Yüzde 24’ü politika, yüzde 13’ü düşünce ve yüzde 7’si kişisel gelişimle ilgiliymiş. Bu gerçekleri de epey üzücü buldum. İşi gücü tercüme aşk romanı yayınlamak olan yayınevleri olduğunun farkındaydım. Para kazanmanın yolunu iyi keşfetmişler demek ki.

Geçen yıl okuduğum (2018), Kapadokya’ya gelen Amerikalı misyonerlerle ilgili bir kitabın hemen  başında, kültür ortamımızın durumunu ve bizi bekleyen tehlikeleri gayet veciz bir şekilde özetleyen iki cümle gördüm. Nal çivisini küçümsemeyin, bir çivi bir nalı, bir nal bir atı düşürür, koskoca bir ordu tek bir nal çivisi yüzünden savaş kaybedebilir, şeklindeki Cengiz Han’a mal edilen bir dersi hatırlatıyordu.  Okumakla ilgili söz konusu veciz ifade, uzun yıllar (1992-2000 arasında) Erciyes Üniversitesi rektörlüğünü yapmış olan Prof. Dr. Mehmet Şahin’e ait. Belki yıllar önce söylenmiş ama bugünkü kamuoyu siyasi atmosferini ve ondan nemalanan siyasi güçleri bile çok güzel ve çarpıcı bir dille açıklayabiliyor. Son yıllarda altını çizdiğim en önemli sözlerden biri olan ve yakın gelecekte bizi bekleyen tehlikeyi ifade eden söz konusu iki cümle şöyle:

Okumayanlar yazamaz,

yazmayanlar düşünemez,

düşünemeyenler bilim yapamaz ve bilgi üretemez,

bilgi üretemeyenler teknoloji yaratamaz,

teknoloji üretemeyenler taklit üretimden

ve taklit kültürden kurtulamaz

ve dolayısıyla gelişmiş ülkelerle rekabet edemez.

İnsanları bu zaaf içinde olan milletler

ve onları yönetenler,

kendi yetersizliklerini mazur göstermek için

sürekli bir düşman arayarak veya yaratarak 

asırlarca zaman kaybeder.

Burada anlatılmak istenen bir nal çivisi hikayesinden çok daha beter bir durum, değil mi?

Bir de örnek verelim:

Rusya 1905-1917 arasında olağanüstü toplumsal olaylar yaşadı. Ne 1905’de Japon yenilgisinden sonra ne de 1917 Bolşevik Devrimi’nden sonra dağılmadı. Bilakis daha da güçlendi. Yirminci yüzyılın uluslararası siyaset sahnesinde iki kutuptan biri oldu.

“Nasıl oldu da, dağılmadı, tersine güçlendi”, sorusunun cevabını ararken karşımıza yine okumak çıkar. John Reed, komünizme inanmış bir Amerikalıdır. 1917’nin olağanüstü çalkantılı günlerinde Petersburg’da, Bolşeviklerin arasında enternasyonalizm mücadelesine katılmıştır. “Dünyayı Sarsan On Gün” adlı eserinde bakınız ne diyor(1):

“Cephede askerler, subaylara karşı kavgalarını sürdürüyor ve komitelerde kendi kendilerini yönetmeyi öğreniyorlar, atölyelerde, eşsiz birer örgüt olan fabrika komitelerinde tecrübe ve güç ediniyorlar, eski düzene karşı savaşta tarihsel görevlerinin bilincine varıyorlardı. Tüm Rusya okuma öğreniyordu. Siyaset, ekonomi, tarih okuyordu; zira halk öğrenme gereksinimi duyuyordu. Her kentte, hemen her köyde ve tüm cephede her siyasal fraksiyonun bir ya da bir çok günlüğü vardı. Binlerce örgüt, yüz binlerce broşürü orduda, köylerde, fabrikalarda ve sokakta dağıtıyordu. Uzun yıllardan beri frenlenmiş eğitim susuzluğu, devrimle birlikte gerçek bir sayıklama sürecine girmişti. Yalnızca Smolny Enstitüsü’nde ilk altı ay boyunca her gün tonlarca eser çıkıyor, arabalarla, vagonlarla ülkeyi doyurmaya gönderiliyordu. Doymak bilmez Rusya, kızgın kumun suyu emmesi gibi içiyor, içiyordu. Ama bunlar, garip romanlar, yalan yanlış tarihler, hafifletilmiş din kitapları ya da ahlak çöküntüsünü hazırlayan ucuz edebiyat değil, tam tersine, ekonomik ve toplumsal teoriler, felsefe, Tolstoy, Gogol ve Gorki’nin yapıtlarıydı…. 

Riga’nın gerisinde, 12. Ordu’nun bulunduğu cepheye gittik bir gün. Ayakları çıplak, solgun benizli insanlar, siperlerdeki kurumak bilmeyen çamurların içinde ölüp gidiyordu. Yaklaştığımızda, kasılmış yüzleri,giysilerinin yırtıklarından gözüken soğuktan morarmış derileriyle doğrularak, ‘okuyacak bir şey getirip getirmediğimizi’ sordular hırsla.”

Birinci Dünya Savaşı’ndan ve Mondros Mütarekesi’nden sonra başlatılan Milli Mücadele’nin başarıyla sonuçlanmasında, Osmanlı’nın yıkıntıları arasından Türkiye Cumhuriyeti’nin yükselmesinde ve Cumhuriyet Türkiye’sinin yapılanmasında da kitabın ve dünyayı anlamak anlamında okumanın çok büyük önemi ve rolü vardır.

Devlet adamlarımız arasında okumanın, okuma alışkanlığına sahip olmanın, dünyadaki gelişmeleri izlemenin, herhangi bir konuda karar oluşturmadan önce veya TBMM’ye bir yasa teklifi sunmadan önce konunun geçmişiyle ilgili bizzat kapsamlı araştırma yapmanın en güzel örneği cumhuriyetimizin kurucu önderi M. Kemal Atatürk’ür.

Yapılan araştırmalar, Atatürk’ün 1741’i Çankaya’da, 2151’i Anıtkabir’de, 102’si İstanbul Üniversitesi’nde -söz konusu kitaplar birden fazla ciltli olanlarıyla birlikte 180 tanedir- ve 3’ü Samsun Gazi Halk Kütüphanesi’nde olmak üzere okuduğu kitaplar, en az 3997’dir. Anıtkabir Komutanlığı’nın “Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar” üzerine yaptığı araştırma 24 cilt tutmaktadır. 57 yıl yaşamış olan ve 42 yaşına kadar 4 büyük savaşta görev almış, muharebeler yönetmiş olan Atatürk, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren cephanesi kitaplar olan “muasır medeniye seviyesine ulaşma” savaşı başlatmıştır. Hayatının son 15 yılında kitap sever fikir adamı olarak yaşamış, gençlik yılları boyunca edindiği tecrübeleri hayata geçirmek için elinden gelen her türlü gayreti göstermiştir.

AtaturkunCalismaMasalari_1728515339

Atatürk kitaba çok değer verir, yıpranmaması için elinden geleni yapardı. Okumaya ara verdiği zaman kitabın sayfasını kıvırmazdı mesela. Böyle yapanlara da kızardı. Masada çalışırdı. Sadece okumakla kalmaz, önemli bulduğu konularda notlar alır, kendi görüşlerini de yazardı. Bazen kitabın çeşitli sayfalarında satırların alını çizer ve sayfa kenarına not düşerdi. Yukarıda anılan 4000 kadar kitabın hepsi öğretici niteliği olan kitaplardır. Hukuk, sosyoloji, dil, edebiyat, medeniyet tarihi gibi konularda kitaplar okuduğu yapılan araştırmalar sayesinde ortaya çıkartılmıştır. 1932, 1935 ve 1937 yıllarında İstanbul Üniversitesi’nden resmi yazışmalarla istediği kitaplar üzerinde yapılan incelemelerden, Atatürk’ün en fazla tarih kitapları üzerinde çalışmalar yaptığı anlaşılmaktadır (2).

Onun sağlığında kitap okuma alışkanlığı hızla yaygınlaşmış, ancak vefatından sonra okuma aşkı gerilemeye yüz tutmuştur. Hatta öyle ki, kitap okumayan, geçmişte de okumamış olan, kendisi hakkında bu bilgileri zekasını övmek için kamuoyu ile paylaşan politikacılar günümüzde devleti yönetmektedir.

(1)  John Reed, Dünyayı Sarsan On Gün, Dorion Yayınları, 2018, sayfa 33-35

(2) Prof. Dr. Cezmi Eraslan-Zekiye Eraslan; Türkiye’nin Kültür-Sanat Mücadelesinde   Kumandan ve Cephanesi, ATATÜRK ve KİTAP, Atatürk Araştırma Merkezi