OSMANLI MİRASI ÜZERİNE

Liderlik, halkı ayrıştırmak değil, kaynaştırmak ve bir arada tutmayı başarmaktır.

M. Kemal ATATÜRK

 

 

Medyada seferberlik var. Son yıllarda bir Osmanlıcılık rüzgarı estirilmek isteniyor. Osmanlıcılık, İttihat ve Terakki’nin ideolojisiydi. Hıristiyan veya Müslüman, bütün tebaanın eşit haklara ve yükümlülüklere sahip olmasını istiyorlardı. Bu yüzden bilhassa Ermenilerle ve onların terörist örgütü Taşnaklarla yakınlık kurmuşlardı. Hanedan damatları ve torunları ademimerkeziyet fikrini savunuyordu ve etraflarına her türlü Müslüman ya da gayrimüslim ayrılıkçı unsurları toplamışlardı. Bütün bu yıkıcı unsurlar, meşrutiyetin yeniden ilanını, ayrılık tohumlarını olabildiğince geniş sahalara yayabilmek için ele geçmiş yeni bir imkan olarak görmüşler ve ayrılıkçı partiler kurarak Devlet-i Âliye’nin altını daha sistematik biçimde oymaya başlamışlardı. Yıllarca dillerinden düşürmedikleri Osmanlıcılık ideolojisinin devlete büyük zararlar verdiğini gören İttihatçılar, Anadolu’da ve Rusya egemenliği altındaki topraklarda Türkçülük; Arap ağırlıklı olan topraklarda ve İngiliz işgali altındaki İslam topraklarında hilafet ve İslamcılık politikasını yürütmeye çalışıyorlardı.

Günümüzde de, o dönemde yaşanan toplumsal kargaşa hakkında esaslı bir bilgisi olmayan ve o dönemin özgün şartlarından habersiz olan bir takım insanlar, Osmanlıcılık politikası yürütmek istiyorlar ve Osmanlı mirası sözünü abartılı bir dille besliyorlar. Tarihi gerçekleri değil de söz konusu ideolojiyi esas alan iktidar, devlet televizyonlarında diziler yaparak gerçeklerle örtüşmeyen bir takım düzmece yorumlarla ideoloji örmeye çalışıyor.

Öbür yanda, anti-Osmanlıcı bir damar daha var. Onlar da ideolojik temelli söylemlerle Osmanlı tarihini Avrupa tarihine benzetmeye çalışarak adeta ağız dolusu kötüleme yoluna gidiyor. Kamuoyunda tartışmalar, bu iki kutup arasında tırmanıyor. Birine göre Abdülhamit dendiğinde “Kızıl Sultan”, diğerine göre ise “Ulu Hakan” anlaşılıyor.

Bu satırların yazarı, Kızıl Sultan ve Ulu Hakan söylemlerini son derece yersiz ve hatta gerçeklerin kavranması açısından zararlı bulur. Görüş ayrılıklarını derinleştiren her türlü yaklaşımın ve yersiz sözlerin her zaman karşısında olmuştur. Derinleşme yönünde teşvik gören söz konusu tartışmaların önünü alabilmek için tarihimizin ortaya koyduğu doğrulara sadakat göstermek gerekir.

Bu düşünce ile bu makalemizde tarihimize ışık tutması bakımından çok önemli bir soru üzerinde duracağız ve genellikle yaptığımız gibi, olayların içinde yaşamış değerli şahsiyetleri konuşturacağız. Sözünü ettiğimiz soru şöyledir:

OSMANLI TOPRAKLARININ SAHİP OLDUĞU BÜYÜK İMKANLARDAN ANADOLU TÜRKLÜĞÜ’NÜN ELİNDE NE KALMIŞTIR?

Cevap için Ord. Prof. Ali Fuat Başgil’i konuşturacağız. Çünkü sorumuzun cevabı, büyük ölçüde Ali Fuat Başgil’in hatıralarında çarpıcı bir dille açıklanmaktadır.

Başgil, 1. Dünya Savaşı sırasında Erzincan Cephesi’nde görevlidir. Birliğinde Rus saldırısı beklerken, ağır bir hastalığa yakalanır. Arkadaşları onu sırtlarında taşıyarak cepheden Erzincan hastanesine götürürler. Kendisi, hikayenin gerisini şöyle anlatır:

“Beni yatırıp sımsıkı örttüler. Dört nefer omuzladı. Ali Çavuş, Aslan Mehmetçikler, el değiştire değiştire karlı tepeleri indiler. Beni revire getirdiler. Revir, üç katlı, metruk ve harap bir binanın üst katında idi. Baba Ali Çavuş beni sırtladı. Yukarı çıktık. Genişçe bir oda. İçeride, birliklerine iltihak için ayak sürüyen nekahetli beş altı subay. İddialı, gürültülü, dört kol iskambil oynuyor. Duvar gibi bir yere portatifi açtık. Mevlut, ben geliyorum, dedi; kayboldu. Epeyce sonra geldi ve

Beyim, buranın havası bana sarmadı. Karşıda boş bir oda daha var. Sobasını yaktım, gel seni oraya götüreyim, dedi.

Odada bizden başka kimse yok. Mevlut odun, tahta parçası, eline ne geçtiyse taşımış. Sobayı kızarıncaya kadar yakmış. Bütün gece iliklerime kadar kızındım. Ertesi sabah iki doktor geldi. Biri Musevi bir yedek subay, önce o baktı ve hiç tereddütsüz:

İnkişaf halinde tipik bir zatürre, dedi.

Bunu duyunca gözlerim yaşardı. Tifo, tifüs gibi iki ölümcül hastalıktan sonra, bu üçüncüsü. Bugünkü antibiyotiklerin bilinmediği o devirde, zatürre ölüm hastalıklarından idi.

Doktorlar beni teselliye çalıştılar. Terler kurtulursun, dediler. Öyle oldu.

On iki gün sonra kendime geldim. Odamda gezinmeye, pencere kenarında oturup dışarıyı seyretmeye başladım. Pencerenin önü kolordu hayvanlarının yüklenip boşaltıldığı genişçe bir meydan idi. Bir sürü kadın, havadan fırsat bulunca o meydana geliyor ve bir şeyler topluyordu. Ne topladıklarını göremiyor, merak ediyordum. Dışarı çıkmaya başlayınca ilk işim, bunu öğrenmek oldu. Ne göreyim? Topladıkları, hayvan gübrelerindeki erimemiş yem daneleri değil mi? Kadınlardan birine sordum:

Tavuklara mı topluyorsunuz?

Tavuk mu kaldı ey oğul! Onları öğütüp çorba, ekmek yapıyoruz.

Nasıl bir sefalet ve felaket içinde bulunduğumuzu bir defa daha anladım.

İŞTE, BU MEMLEKETİN EVLATLARI, CEPHELERDE TAŞLI BULGUR, SUYA PEKSİMET YERKEN, GERİLERDEKİ ANALARI DA HAYVAN TERSİNDEN YEM DANELERİ TOPLAYIP YEDİLER. VE BUGÜNKÜ TÜRKİYE BÖYLE BİR MİLLİ FEDAKARLIK VE MAHRUMİYET ÜZERİNE KURULDU.”(*)

Gerçek bu olduğuna göre, Kızıl Sultan veya Ulu Hakan tartışmaların yer yoktur. Ortada Osmanlı’dan miras kalan Anadolu coğrafyasından başka bir miras da yoktur. Yanmış, yıkılmış bir coğrafya üzerinde kurulmuş Cumhuriyet’te yaşamaktayız!

Ne var ki, bizim kuşağımıza gelinceye kadar büyüklerimiz her türlü cefayı çekmiş ve bizim kuşağımıza başlangıç şartlarına göre güllük gülistanlık bir ülke bırakmıştır. Şimdiki nesiller ise tarih şuuruna sahip olmadıkları için Cumhuriyet Türkiye’sinin kurucu iradesinin yaptığı olağanüstü fedakarlığı takdir edemiyor. Türkiye’yi zayıf düşürmek isteyen dış mihrakların değirmenine su taşıyor. Bu çevreler topluma Osmanlı özlemi aşılamaya çalışıyor. Oysa Türkiye’nin düşmanları da etnik yığınlar topluluğu şeklinde bir sosyal ortamın teşvikçisi olarak, ülkemizi yeniden Hasta Adam yapmak istiyor. En büyük tehdit dış güçler değil, onların işbirlikçiliğini yaparak birlik ve beraberliğimizin altını oyan iç güçlerdir.

Başlangıç itibariyle, yani 1923’ün ekonomik ve sosyal şartları için şu hususları da eklemek isterim:

Ukraynalı general Frunze, Fransa ile imzalanan Ankara anlaşması üzerine, söz konusu antlaşmanın Sovyetler aleyhine hüküm içermiş olabileceği şüphesiyle Kasım 1921’de Anadolu’ya gönderilir.Ocak 1922’ye kadar Ankara’da iki ay kalır. Hatıralarında Samsun’dan Ankara’ya ve dönüşte tekrar Samsun’a farklı bir yoldan yaptığı iki seyahati sırasındaki gözlemlerine hatıralarında yer vermiştir. 1921 Kasım-1922 Ocak günlerinde Anadolu’nun halini bakınız nasıl özetlemiş:

“Köylerin hemen hiç birinde erkek nüfus yok. Ya ölmüş ya da cephede bulunuyor. Yalnızca ihtiyarlar, kadınlar ve yeni yetişen çocuklar çalışıyor. Maddi kaynakları tükenmiş. Ne işe yarar hayvanları, ne de taşıt araçları var ellerinde. Boş kalan, işlenmeyen topraklar yüzde 50’den fazla.”(**)

Cumhuriyet döneminde ilk nüfus sayımı 1927 yılında yapıldı ve nüfus 13,6 milyon olarak tespit edildi. Buradan hareketle 1923’de nüfusun 13 milyon olduğu tahmin ediliyor. Ne var ki, nüfus bünyesi hiç de sağlıklı değildi. Verimli çağda insan nüfusu azdı. Nüfus yaşlı ve çocuklardan meydana geliyordu. Ayrıca üretken nüfus içindeki kadına göre erkek eksiği yüzde 18 dolayındaydı. Yani her 100 kadına 82 erkek düşüyordu. Bunun nedeni on yıldan beri cepheden cepheye koşturulan gençlerin 2 milyonunun cephelerde şehit olması idi. Justin Mc Carthy, Ölüm ve Sürgün adlı eserinde, 1914 ile 1921 arasında Doğu Anadolu’da 1.190.000 ve Batı Anadolu’da 1.250.000 olmak üzere bilançoyu 2 milyon 440 bin olarak veriyor. Söz konusu tabloda Balkan Savaşları’nda şehit olan Müslümanların  sayısı da 1.450.000 olarak veriliyor(***). Üstelik üreken insan varlığımızın büyük kısmı Galiçya’da, Yemen’de, Sina’da, Basra’da şehit oldular. Yetersiz silahlarla düşman karşısında çatışmaktan, Alman menfaatlerine göre yapılan savaş planlamalarından, ilaç yokluğundan, hekim yokluğundan, soğuktan, açlıktan ve ölümcül salgın hastalıklardan dolayı olağanüstü kayıplarımız vardı. Sadece 1910 ilâ 1922 arasında 523 bin 955 Türk Ermeni çeteleri tarafından katledildi.

Diğer yandan savaşlardan sağ dönenlerin de sağlıkları bozuktu. Yıllarca süren olağanüstü zorluklar enerjilerini tüketmişti. Dönenlerin önemli bir kısmının çeşitli derecelerde sakat olduklarını da sözlerimize eklemek gerekir.

Üstelik erkek nüfusun bir kısmı savaş bittiği halde silah altında tutuluyordu. Bu tablo, Onuncu Yıl Marşı‘ndaki “On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan” sözünün anlamını gayet açık ortaya koyar.  Nüfusun yarısı Hıristiyan veya Arap olduğu halde söz konusu şehitlerin neredeyse hepsi Müslüman Türklerdendi. Üstelik sıtma ve verem hastalığı da çok yaygındı. Tahminlere göre, nüfusun yüzde 14’ü sıtmalı, yüzde 9’u frengili idi. Dahası, 7 yaşından büyük nüfusun ancak yüzde 8’i okuryazardı. Kadınlar söz konusu olduğunda oran yüzde 4’ü geçmiyordu. İstatistikler, okula kayıtlı öğrenci sayısının yüzde 2,5 dolayında idi ki bunların da büyük kısmı Kur’an Kursu’na devam eden sıbyan mektebi öğrencileri idi. Orta ve yüksek öğrenimdeki öğrenci sayısı ise toplam nüfusun on binde 8’i kadardı. Üstelik söz konusu okulların çoğu ciddi eğitim vermekten uzaktı. Ülke topraklarını terk eden Hıristiyanlar mesleklerini de beraber götürmüşlerdi. Becerisi olan insan sayısı da çok azdı(****).

Ülke tarım ülkesiydi ama tarım çok ilkel durumdaydı. Tarlalar hala Hititler devrinde kullanılan tarım aletleriyle sürülüyordu. Yük hayvanları da çok azalmıştı. Hayatta kalmak için olağanüstü çaba gerekiyordu. Tarımsal üretim acınacak bir düzeye gerilemişti.

Cumhuriyet Türkiye’sinin başlangıç şartları işte bunlardı. 2000’li yıllara bu noktadan yola çıkarak geldik.


(*) Al Fuat Başgil’in Hatıraları, Boğaziçi Yayınları, 1990, sayfa 33-35

(**) Frunze’nin Türkiye Anıları, Dorlion Yayınları, 2019, sayfa 121

(***) Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün, İnkılap Yayınları, sayfa 374’deki tablo

(****) Oktay Yenal, Cumhuriyet’in İktisat Tarihi, Türkiye İş Bankası Yayınları

AÇLIĞIN TARİH YAPICI ETKİSİ ÜZERİNE

 

Yapılan tüm hesaplamalar, Avrupa’nın kaderinin yiyecek erzakına bağlı olduğunu göstermektedir. Eğer elinizde ekmek varsa Rusları yenmek çocuk oyuncağıdır.

NAPOLYON BONAPARTE[1]

Besin bir silahtır.

MAKSİM LİTVİNOV

Sovyet Dışişleri Bakanı, 1930’lar

TARİHİN SINIR ŞARTLARI adlı kitabımızda, insan gücünü aşan tarihi biçimlendiren etkenleri teker teker ele almıştık. Eğer hangi etken daha önemlidir, hangisi diğer etkenlerden daha hızlı sonuç doğurabilir şeklinde bir soruya muhatap olursak,  verebileceğimiz cevap AÇLIK’tır. Çünkü en hızlı sonuç doğuran ve bu yüzden en önemli ya da en reaktif etken kolayca anlaşılabilecek nedenlerden dolayı açlıktır. Ölümcül salgın hastalıklar çok daha fazla can almıştır. Ancak onu da tetikleyen birinci etken yine açlıktır.

19. TARİHİN SINIR ŞARTLARI

Açlık, hem toplumlar üzerinde dış basınç ve hem de iç basınç halinde fevkalade etkilidir. Beslenme sorununun devletlerin hayatı, iç ve dış dengesi,  bağımsızlığı ve egemenliği üzerindeki rolü iyi bilinirse, tokluğun kıymeti de layıkıyla anlaşılmış olur. Halkın karnını doyurma tarih boyunca devletlerin meşruluğunda önde gelen belirleyici etken olmuştur.

  1. yüzyılda, insanlık olarak çok geniş beslenme imkanlarının refahını sürüyoruz. Oysa tarihin her evresinde, nüfusun şimdikinin yüzde biri bile olmadığı dönemlerde bile durum böyle değildi. Tarihte birçok toplumsal patlamanın, devrimlerin, ihtilallerin, katliamların, kavimlerin tarih sahnesinden adeta topyekun silinmesinin ve adının bir daha duyulmamasının arkasında zaman zaman ortaya çıkan kıtlık ve açlık vardır.

Şimdi, kuramsal açıklamalara dalmadan, olgulara dayalı olarak konumuza açıklık kazandırmak üzere beş önemli örnek üzerinde duralım. Bunların yanında, daha pek çok örnek verilebilir.

  • SUMER UYGARLIĞI NASIL SONA ERDİ?

Sumer uygarlığı, tarihin bilinen ilk uygarlığıdır ve günümüzden 5000 yıl önce başlayan ve yaklaşık olarak 1300 yıl kadar süren uygarlıktır. Sumer, şimdiki Basra kentinin etrafında oluşmuş bir ön-Türk uygarlığıdır. Ele geçen yüz binlerce kil tablette bulunan çivi yazılı dilin şifreleri çözüldüğünde, günümüz Türkçesinde yaşamakta olan dil özellikleri ile karşılaşıldı. (erkeklik dişilik yok, kök sabit, ekler arkaya geliyor gibi)

Eski çağlar tarihçilerinin önünde duran sorulardan biri Sumer uygarlığının neden devam etmediği, neden silindiği, bölgenin önemini neden kaybettiği konusudur. Sumer uygarlığı, sulamalı tarım tekniklerinin geliştirilmesi sayesinde ortaya çıkan, tarımda verimlilik artışının sağladığı bölgesel nitelikte bir nüfus yoğunlaşmasının sonucudur. Çöküşün arkasında da Sumer ovalarında verimliliğin düşmesi yatar. Sulamalı tarım sayesinde kent hayatı güçlenmiş, işbölümü gelişmiş, avcı toplayıcı hayat tarzı bu bölgede yerini yerleşik hayata ve sulamalı tarıma bırakmış, böylece uygarlık tetiklenmiştir. Neden ve nasıl sona erdi, sorusunun cevabı da aynı argümanın içinde saklıdır.

Bilindiği üzere, Sumer uygarlığı ortaya çıkışını Dicle ve Fırat ırmaklarının taşıdığı sulara borçludur. Oysa bu ırmaklar yol boyunca akmaktayken azar azar tuzlanırlar. (Fırat ırmağının uzunluğu 2800 kilometre ve Dicle ırmağının uzunluğu ise 1900 kilometredir.) Tuzlanma oranı gayet az sayılır ama birkaç bin yıl söz konusu olduğunda Sumer ovalarındaki topraklarda tuz oranı yükseldi ve zamanla verimlilik iyiden iyiye düştü. Sumer kent devletleri birbiriyle kavgaya tutuştu ve paylaşma sorunu zamanla tırmandı. Sumerliler, bölgeyi yavaş yavaş terk ederek Zağros dağlarına doğru çekildiler. Boşalan yerleri, çöl şartlarında hayatta kalmaya alışık Sami kavimlerine mensup insanlar doldurdu. Sumerlilerin yaşamak için uygun bulmadığı yerler, söz konusu çöl insanları için refaha ulaşmanın, açlık tehlikesini çözmenin yoluydu. Böylece bölgede Turanlıların nüfus yoğunluğu azalırken Samilerin nüfus yoğunluğu arttı ve bölge zamanla tamamen Samilerin eline geçti. Sumer adı unutuldu ve Kalde adı öne çıktı. Ne var ki, tuzlanma için için devam etti ve sonunda uygarlık merkezi Dicle ve Fırat’ın kuzeyine ve Doğu Akdeniz’e doğru kaydı.

Özetle, tarihin bilinen ilk uygarlığının yıkılışı, kentlerde toplanan kalabalık nüfusu besleyemez duruma gelen tarım alanları yüzünden oldu. Bölgede ortaya çıkan bilgi birikimi Turanlılar tarafından yaşanabilir başka yerlere taşındı. İnsanlığın uygarlık yolunda yükseliş macerası oralarda sürdürüldü. Seyhun ve Ceyhun vadisi, Nil Vadisi, İndus vadisi ve Sarı Irmak vadisi benzer özellikleri sayesinde uygarlığın yükselişine destek sağlayan en önemli yerlerdir. Arkeolojik kazılar ilerledikçe konu giderek daha fazla aydınlanacaktır.

  • FRANSIZ İHTİLALİ VE AÇLIK

1789 Fransız İhtilali ile iklim felaketlerine bağlı açlık arasında yakın ilişki vardır. Fransız tarihçi Emanuel Le Roy la Durie, Bolluk Zamanları, Açlık Zamanları adlı eserinde, ihtilalden önceki 6 yıl boyunca yaşanan kıtlığı ayrıntılı olarak anlatır. Benjamin Franklin’in de konuyu aydınlatan yazıları vardır. James C. Davis, Taş Devrinden Bugüne Tarihimiz/İnsanın Hikayesi adlı eserinde şöyle demektedir[2]:

“Devrimi sürükleyen kuvvetlerden biri açlıktı. Dolu ve kuraklık 1788’de hasadı vurmuştu, 1789 baharına gelindiğinde tahılın fiyatı yükselmiş ve ekmek bulmak güçleşmişti. Ekmek dar gelirli Fransızların temel besini olduğundan sorun çok ciddiydi. Aç işçiler ayaklandı, ev kadınları fırınları kuşatma altına aldı. Taşrada köylüler, toprak sahiplerinin ormanlarındaki geyikleri ve tavşanları izin almadan avladılar ve taşra yollarında buğday taşıyan kafileleri yağmaladılar. … varlıklı soyluların köylüleri katletmek için haydut çeteleri yolladığı söylentileri dolaşmaya başladı. Bu toplu kuruntu, “Büyük Korku” adı verilen panik, köyden köye yayıldı. Fransa’nın bazı bölgelerinde köylüler çapalarına ve yabalarına, silah olarak kullanabilecekleri her şeye sarıldılar. Zenginlerin istiflediklerini düşündükleri tahılı ve yüzyıllardır soylulara ödemek zorunda oldukları harçların ve kiraların kayıtlarını bulmak için toprak sahiplerinin kır evlerine ve ambarlarına girdiler. Bazı ambarları yaktılar, birkaç soyluyu linç ettiler. Soyluların büyük kısmı kentlere kaçtı, sonra da ülkeyi terk etti.”

Söz konusu kıtlığın nedeni muhtemelen Japonya’da Asama yanardağının patlamasıdır. Benjamin Franklin, neden olarak İzlanda’daki Hekla yanardağını veya deniz altındaki bir yanardağ patlamasını muhtemel nedenler olarak öne sürmüştür. Ancak o tarihlere denk gelen şiddetli patlamanın Asama yanardağında meydana geldiğini ortaya koymaktadır.

Gerçekten de yanardağ patlamaları tarihin çok eski çağlarından beri açlık ve kıtlık üzerinde çok önemli sonuçlar doğurmuştur. Mesela MÖ 209’da, İzlanda’da meydana gelen yanardağ patlamasına denk gelen Çin kayıtları da bulunmuştur. Çinli tarihçi Pan Ku (ölümü MÖ 92), söz konusu patlamadan iki yıl sonrasıyla ilgili olarak, Han Şu adlı kitabında verdiği bilgiler arasında, “büyük bir açlığın nüfusun yarısından fazlasının ölümüne neden olduğu ve insanların birbirini yediği” şeklinde bir bilgi yer almaktadır. Bu gibi konuları TARİHİN SINIR ŞARTLARI adlı kitabımızda geniş olarak inceledik.

  • AVRUPA’NIN EN BÜYÜK ORDUSUNU AÇLIK YOK ETTİ, DÜŞMAN DEĞİL!

Söz konusu ihtilalden 10-15 yıl sonra, Napolyon, Avrupa tarihinin o zamana kadar kurulabilmiş en büyük ordusunu örgütlemişti. Bu ordu, kimi tarihçiye göre 450 bin, kimine göre de 600 bin kişilik bir ordudur. Böylesine büyük bir orduyu kurabilmesindeki en büyük sır, ordunun beslenme ihtiyacının gayet güzel örgütlenmesidir. Söz konusu ordunun ileri harekâtında sadece bir günlük ekmek ihtiyacı 33 tondu. Bunun yanında, 11 ton et, 900 ton yulaf ve 125 ton da saman gerekiyordu.

Bu ordu, bütün Kıpçak bozkırını istila etmek ve Hindistan’a kadar giderek İngilizlerin zenginleşme kaynağını kurutmak amacıyla, 1812 yılı haziran ayında Rusya topraklarına girdi. 24 gün yetecek erzak stoku yapmışlardı. Ayrıca askerin sırt çantasında 4 günlük erzak vardı. Geri kalan erzak 6 kadar atın çektiği arabalarla arkadan geliyordu. Ne var ki, inceden inceye yapılan lojistik hesaplara rağmen Napolyon’un ordusu yenildi. Ama Rus ordusuna değil. Açlık ve buna bağlı tifüs hastalığına yenik düştü.

Olayı kısaca özetleyelim:

Piyade birlikleri 2 gün içinde 110 kilometreden fazla yol almıştı.  Erzak arabaları güvenli bir mesafeden birlikleri takip etmekteyken aniden çok şiddetli yağışlar başladı. Bardaktan boşanırcasına yağan ve bir türlü dinmek bilmeyen yağmur, erzak arabalarının çamura saplanmasına neden oldu. Onları çekmeye çalışan atların bazılarının bacakları bile kırıldı. Geriden erzak yetişmeyince sırt çantalarında azığın bitmekte olduğunu gören askerler sağa sola dağılarak erzak aramak zorunda kaldılar. Fakat sıkıştıkları yer, yiyecek imkânları bakımından fakir bir yerdi. Moralleri bozulan askerler, mevcut erzakı bölüşmek yerine birbirlerinden gasp etmeye başladılar.

Karşı taraftaki Ruslar ise Avrupa’nın en büyük ordusunun karşısında sistematik olarak geri çekiliyordu. Bu durum dolayısıyla, Fransız ordusu zorlukla da olsa, ileri doğru yol alabiliyordu. Napolyon Rus ordusunun geri çekilmesinden cesaretlenerek ileride erzak bulunur umuduyla ordusunu Moskova’ya doğru yürütüyordu. Oysa Ruslar çekildikleri yerlerde sadece erzakı yok etmekle kalmıyor, binaları bile yakıyor, Fransızlara yarayacak hiçbir şeyi geride bırakmıyordu. Aç kalan Fransız ordusunda tifüs salgını ortaya çıktı. Açlık ve tifüs yüzünden daha savaş başlamadan Napolyon askerlerinin 130 bin kadarı öldü. Bu hengâmede, saman bulamamak yüzünden 80 bin kadar at da telef olmuştu.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, Napolyon, 100 bin askeriyle Moskova’ya girdi. Ama kent bomboştu. Terk edilmiş bir şehirle karşılaşmıştı. Şehir Ruslar tarafından yıkılmış, bütün yiyecek depoları kül olmuştu. Rusların bu taktik geri çekilmesini doğru yorumlayamayan Napolyon’un kafası sonunda dank etti. Bir ay bölgede oyalandıktan sonra çaresiz geri çekilmeye başladı. Yüzlerce araba ganimetle doluydu ama içlerinde tek bir erzak arabası yoktu. Açlık, Fransız ordusunda iç çatışmalara ve firarlara neden oldu. Disiplin tamamen bozulmuştu. Askerleri sadece kendi varoluşları için gayret gösteren, açlık ve tifüsten bitap düşmüş, düzensiz bir sürü halini almıştı. Olayların içindeki bir Fransız askeri şöyle anlatıyor[3]:

“Ormanlık alanda, elinde bir somun ekmek olan biriyle karşılaşmış olsaydım, elindeki ekmeğin yarısını bana vermesi için üzerine yürürdüm – Yoo!  Ne yürümesi; onu hemen oracıkta öldürür ve ekmeğinin hepsini elinden alırdım.”

Sonuçta, Rusya topraklarını boydan boya geçerek Hindistan’daki İngilizleri kovmak gibi çok büyük bir amaçla yola düşen Napolyon, sadece 25 bin askerle kendi topraklarına geri dönebildi. Bütün İngilizlerin ekonomik güç kaynaklarını ele geçirerek Avrupa’yı tek bir bayrak altında toplamayı düşlüyordu ama erzak sorununu çözümleyemediği için sonunda Paris’i bile savunamadı. Teslim olmak zorunda kaldı (1813).

  • BOLŞEVİK İHTİLALİNİ BAŞLATAN SÖZLER:

          CLEBA, CLEBA! (Ekmek! Ekmek!)

Çarlık Rusya’sı birçok kez ihtilalle yüz yüze gelmiştir. Ancak her seferinde çarlık düzeni baskın çıkmayı başarmıştır. Mesela, Japonya karşısında alınan ezici yenilgi, yeni ihtilal girişimini tetikledi ama yönetim girişimi bastırmayı başardı. 1905’den sonra toplumsal çalkantılar hiç durmadı. Ne zaman ki pazar yerinde hamile kadınlar canhıraş bağırmaya başladı, o gün başlayan olaylardan sonra ihtilalin önü alınamadı.

Ocak 1917’de, Petrograd’ta Kanlı Pazar olayının yıldönümü münasebetiyle, savaş aleyhine ve yiyecek sıkıntısını protesto amacıyla nümayiş düzenlendi. Nümayişi grevler takip etti. Bunların hiçbiri beklenen sonucu doğurmadı ama toplumu biraz daha ısıttı. Günün birinde çocukları açlıktan ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalan kadınlar fırınların önünde toplanıp “chleba, chleba!” (ekmek, ekmek!) diye bağırmaya başlayınca halk hareketi çığ gibi büyüdü. İsyancılar Petrograd hapishanesini basıp mahkûmları saldılar. Olayların önü alınamıyordu. Üstelik isyanı bastırmakla görevli askerler de kitleler halinde isyancılara katılıyordu.

Rus tarihinin bu dönüm noktasını anlamak önemlidir. İsyanlar, o zamana kadar çarlık düzenini yıkmak amacıyla kurulan irili ufaklı örgütler sayesinde değil, bilâkis, bu örgütlerin küçümsediği ahalinin, insanlık tarihi boyunca sık sık karşılaşılan bildik isyan biçiminde hareket etmesi yüzünden çıkmıştı. Örgütlü bir karar, teşebbüs, irade ve yönetim olmadan, erzak bulamayan halkın bir pazar yerinde bağıra çağıra yağmaya başlamasıyla ortaya çıkıp çığ gibi büyümüştür. Sonunda otoritenin kalmadığı Rusya’ya örgütlü Bolşevikler egemen oldu.

  • SOVYET SİSTEMİNİN ÇÖKMESİNİN NEDENİ HALKI BESLEYEMEMESİDİR

Çarlık Rusya’sının yıkılışı gibi, Sovyet Rusya’nın tarihe karışmasında da açlığın büyük rolü vardır. Her iki yıkılışın aynı nedenle tetiklenmiş olmasının nedeni, üzerinde kurulduğu coğrafyanın, hayat şartları bakımından iklim şartlarına çok hassas olmasıdır.

SSCB’nin çöküşünden sonra kurulan Boris Yeltsin hükümetinde ileri gelenlerden biri olan Yigor Gaidar, rejimin yıkılmasının arkasındaki nedenin “halkı besleyememek” olduğunu açıklamıştı. Gerçekten de Rusya’da 60’lardan bu tarafa kronik bir kıtlık durumu vardı. Söz konusu kıtlık, Stalin’in 1920’lerde başlattığı sanayileşme programı anlayışı yüzünden önlenemez bir hal almıştır. Yeni sistemde sanayi işçileri değerliydi, köylüler ise pek bir değer ifade etmiyordu.

Kruşçev, Stalin’in ölümünden sonra 1953’de iktidara geldiğinde tahıl üretimi, yüzyılın başına göre yüzde 20 oranında azalmış, buna karşılık nüfus epey artmıştı. Tarımdan elde edilen ürün kentleri dolduran sanayi işçilerini doyurmak için kullanılıyordu. Üstelik kentlerin besin ihtiyacı her geçen gün artarken tarımsal üretimde gerileme sürüyordu. Bir başka deyişle, kentleşme ile tarım ürünlerine talep artarken tarım sektörü buna cevap veremiyordu. Bu yüzden 1963’den sonra, SSCB tahıl ithal etmeye başladı. Ülkenin altın stoklarından üçte biri demek olan 372 ton altını satarak tahıl ithal etti. Bu durum aralıksız devam etti ve 1980’lerin ortalarında SSCB, dünyanın en büyük tarım ithalatçısı haline geldi. Oysa yüzyılın başında en büyük tahıl ihracatçısıydı. Bu ürkütücü gidişat karşısında uzun vadeli ithalat antlaşmaları yaptı. Söz konusu antlaşmalara göre, ABD, her yıl 9 milyon ton, Kanada 5 milyon ton ve Arjantin ise 4 milyon ton tahıl göndermeyi garanti etti.

Söz konusu ithalat artışı, SSCB’yi dış kredi bulmaya, altın stoklarını da daha da eritmeye zorladı. Bu noktaya sanayi üretimini artırmak isterken gelmişlerdi ama sanayi üretimi de diğer ülkelerin mallarıyla rekabet edebilir düzeyde değildi.

Durum kronik bir hal aldıkça besin fiyatları alabildiğine yükseldi. Rejim o zamana kadar uyguladığı yanlış politikalarla ülke tarımını halkı besleyemez noktaya kadar geriletmişti. Oysa Sovyet bürokrasisi – memurlar ve askerler – özel açılmış dükkânlardan indirimli fiyatlarla gıda maddesi satın alabiliyorlardı. Sınıfsız toplum kurmak iddiasıyla kurulmuş olan rejimde, yeni bir sınıf türemiş, tabandaki halk terk edilmişti. Bu yüzden, halk arasında devlete ve bürokrasiye karşı bir hınç ortaya çıkmıştı. Yönetim, durumun ve tırmanışının farkındaydı ama bir çare bulamıyordu; uzun yıllardır sürmekte olan yanlışlar yüzünden iyice kapana kısılmıştı. Ne yaptılarsa tarımsal üretimi artıramadılar ve hızla çöküşe doğru ilerlediklerini bilmelerine rağmen bir yol bulamadılar.

Kanaatimce, Orta Doğu’daki Arap-İsrail Savaşları’nda Rusya’nın katalizör rol oynamasının arkasında, petrol fiyatlarının artırmak için bir yol bulmak gayreti yatar. Nitekim 1973 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan petrol fiyatlarındaki muazzam artış (1. Petrol Şoku), Sovyetlerin can simidi olmuştu. Petrol gelirleri sayesinde hem tarımsal ürün ithalatını finanse edebildi hem de silahlanma yarışında büyük atılımlar yapabildi. Rejim, petrol fiyatlarının düşmeyeceği beklentisi içinde kararlar veriyordu. Hatta fiyatların daha da yükselmesi beklentisi de vardı. Söz konusu beklentinin verdiği cesaretle, borçlanabildiği kadar borçlanma politikasını da aralıksız sürdürdü. Soğuk Savaş’ın içindeydi, üstelik gerilimi tırmandıran politikalar da yürütüyordu. Ne var ki, en büyük stratejik eksiği olan beslenme sorununda düşmanlarına bel bağlamıştı.

Beklentilerin tersine, bir zaman sonra petrol fiyatları hızla düştü ve Sovyetlerin bütün petrol geliri dış borçların faizlerini ancak karşılayacak duruma kadar geriledi. Üstelik 1989-90’da tahıl hasadı dünyanın her tarafında gerilemişti. Buna bağlı olarak, tahıl fiyatları bir kez daha yükseldi.  Sonuçta Rusya, borçlarını ödeyemez duruma düştü ve dünya piyasasından mal alamaz duruma geldi. Sadece ekmek değil, şeker, pirinç, yağ ve tuz bile ithal edilmesi gerekiyordu. Söz konusu gıda maddelerini alabilmek için dükkânların önünde uzun kuyruklar oluşmaya başladı.

1991’de Gorbaçov’un yardımcılarından biri güncesine şunları yazmış[4]:

“… Ülkede ekmek bulunması artık hayali bir şeye dönüştü. Dışarıdan ekmek satın almak için sağlam para ve kredi bulma imkânlarımızı tüketmiş bulunuyoruz. Bu da yetmezmiş gibi artık kredi vermeye değer bir ülke olmaktan çıkmış durumdayız… Aracımla Moskova’yı gezindim… Fırınlar ya kapılarına kilit vurulmuş bir halde ya da korkunç bir şekilde boşaltılmış durumdaydı.”

Sovyet rejimi işte o yılın son günlerinde (26 Aralık 1991) son buldu. Kuruluşu ekmek yokluğunda olmuştu, yıkılışı da aynı nedenle oldu.

Makalemize son olarak şu hususu eklemek isterim:

Nüfusu hızlı artan ülkelerde, tarım politikalarının doğru ve tarih tecrübesi göz önünde bulundurularak belirlenmiş olması gerekir. Bunun yanında, tarımsal üretimi olmayan ya da çok az olan birçok ülkede nüfus yüzde 3 dolayında artmaktadır. Bu göstergeler, yakın gelecekte küresel kargaşaya doğru yol alınmakta olduğunu gösterir.

Ülkemizde de tarım ürünleri ithalatı her geçen yıl artmaktadır. Büyük bir hayvancılık potansiyeline sahip olmamıza rağmen hayvan yemini bile ithal ediyoruz. Mısır ithalatındaki tırmanış buna tipik örnektir. Birçok yörede tarlalar ekilmemektedir. Eğer tarım sektöründe yapısal reformlar daha fazla geciktirilirse ileride ülkemizi çok büyük tehlike beklemektedir. Sovyetlerin ithalatı finanse edemediği için yıkılışı tipik örnektir. Bu konuda daha birçok şey söyleyebiliriz. Ancak dergimizin çerçevesi dışına çıkmamak adına hem dünyayı bekleyen yakın tehlikeye hem de ülkemizi bekleyen yakın tehlikeye değinmekle yetiniyoruz.

 

[1] Tom Standage, İnsanlığın Yeme Tarihi, Maya Kitap, sayfa 185

[2] James C. Davis, İnsanın Hikâyesi, İş Bankası Yayınları, sayfa 233

[3] Tom Standage, İnsanlığın Yeme Tarihi, Maya Kitap, sayfa 200

[4] Tom Standage, İnsanlığın Yeme Tarihi, Maya Kitap, sayfa 238