AÇLIĞIN TARİH YAPICI ETKİSİ ÜZERİNE

 

Yapılan tüm hesaplamalar, Avrupa’nın kaderinin yiyecek erzakına bağlı olduğunu göstermektedir. Eğer elinizde ekmek varsa Rusları yenmek çocuk oyuncağıdır.

NAPOLYON BONAPARTE[1]

Besin bir silahtır.

MAKSİM LİTVİNOV

Sovyet Dışişleri Bakanı, 1930’lar

TARİHİN SINIR ŞARTLARI adlı kitabımızda, insan gücünü aşan tarihi biçimlendiren etkenleri teker teker ele almıştık. Eğer hangi etken daha önemlidir, hangisi diğer etkenlerden daha hızlı sonuç doğurabilir şeklinde bir soruya muhatap olursak,  verebileceğimiz cevap AÇLIK’tır. Çünkü en hızlı sonuç doğuran ve bu yüzden en önemli ya da en reaktif etken kolayca anlaşılabilecek nedenlerden dolayı açlıktır. Ölümcül salgın hastalıklar çok daha fazla can almıştır. Ancak onu da tetikleyen birinci etken yine açlıktır.

19. TARİHİN SINIR ŞARTLARI

Açlık, hem toplumlar üzerinde dış basınç ve hem de iç basınç halinde fevkalade etkilidir. Beslenme sorununun devletlerin hayatı, iç ve dış dengesi,  bağımsızlığı ve egemenliği üzerindeki rolü iyi bilinirse, tokluğun kıymeti de layıkıyla anlaşılmış olur. Halkın karnını doyurma tarih boyunca devletlerin meşruluğunda önde gelen belirleyici etken olmuştur.

  1. yüzyılda, insanlık olarak çok geniş beslenme imkanlarının refahını sürüyoruz. Oysa tarihin her evresinde, nüfusun şimdikinin yüzde biri bile olmadığı dönemlerde bile durum böyle değildi. Tarihte birçok toplumsal patlamanın, devrimlerin, ihtilallerin, katliamların, kavimlerin tarih sahnesinden adeta topyekun silinmesinin ve adının bir daha duyulmamasının arkasında zaman zaman ortaya çıkan kıtlık ve açlık vardır.

Şimdi, kuramsal açıklamalara dalmadan, olgulara dayalı olarak konumuza açıklık kazandırmak üzere beş önemli örnek üzerinde duralım. Bunların yanında, daha pek çok örnek verilebilir.

  • SUMER UYGARLIĞI NASIL SONA ERDİ?

Sumer uygarlığı, tarihin bilinen ilk uygarlığıdır ve günümüzden 5000 yıl önce başlayan ve yaklaşık olarak 1300 yıl kadar süren uygarlıktır. Sumer, şimdiki Basra kentinin etrafında oluşmuş bir ön-Türk uygarlığıdır. Ele geçen yüz binlerce kil tablette bulunan çivi yazılı dilin şifreleri çözüldüğünde, günümüz Türkçesinde yaşamakta olan dil özellikleri ile karşılaşıldı. (erkeklik dişilik yok, kök sabit, ekler arkaya geliyor gibi)

Eski çağlar tarihçilerinin önünde duran sorulardan biri Sumer uygarlığının neden devam etmediği, neden silindiği, bölgenin önemini neden kaybettiği konusudur. Sumer uygarlığı, sulamalı tarım tekniklerinin geliştirilmesi sayesinde ortaya çıkan, tarımda verimlilik artışının sağladığı bölgesel nitelikte bir nüfus yoğunlaşmasının sonucudur. Çöküşün arkasında da Sumer ovalarında verimliliğin düşmesi yatar. Sulamalı tarım sayesinde kent hayatı güçlenmiş, işbölümü gelişmiş, avcı toplayıcı hayat tarzı bu bölgede yerini yerleşik hayata ve sulamalı tarıma bırakmış, böylece uygarlık tetiklenmiştir. Neden ve nasıl sona erdi, sorusunun cevabı da aynı argümanın içinde saklıdır.

Bilindiği üzere, Sumer uygarlığı ortaya çıkışını Dicle ve Fırat ırmaklarının taşıdığı sulara borçludur. Oysa bu ırmaklar yol boyunca akmaktayken azar azar tuzlanırlar. (Fırat ırmağının uzunluğu 2800 kilometre ve Dicle ırmağının uzunluğu ise 1900 kilometredir.) Tuzlanma oranı gayet az sayılır ama birkaç bin yıl söz konusu olduğunda Sumer ovalarındaki topraklarda tuz oranı yükseldi ve zamanla verimlilik iyiden iyiye düştü. Sumer kent devletleri birbiriyle kavgaya tutuştu ve paylaşma sorunu zamanla tırmandı. Sumerliler, bölgeyi yavaş yavaş terk ederek Zağros dağlarına doğru çekildiler. Boşalan yerleri, çöl şartlarında hayatta kalmaya alışık Sami kavimlerine mensup insanlar doldurdu. Sumerlilerin yaşamak için uygun bulmadığı yerler, söz konusu çöl insanları için refaha ulaşmanın, açlık tehlikesini çözmenin yoluydu. Böylece bölgede Turanlıların nüfus yoğunluğu azalırken Samilerin nüfus yoğunluğu arttı ve bölge zamanla tamamen Samilerin eline geçti. Sumer adı unutuldu ve Kalde adı öne çıktı. Ne var ki, tuzlanma için için devam etti ve sonunda uygarlık merkezi Dicle ve Fırat’ın kuzeyine ve Doğu Akdeniz’e doğru kaydı.

Özetle, tarihin bilinen ilk uygarlığının yıkılışı, kentlerde toplanan kalabalık nüfusu besleyemez duruma gelen tarım alanları yüzünden oldu. Bölgede ortaya çıkan bilgi birikimi Turanlılar tarafından yaşanabilir başka yerlere taşındı. İnsanlığın uygarlık yolunda yükseliş macerası oralarda sürdürüldü. Seyhun ve Ceyhun vadisi, Nil Vadisi, İndus vadisi ve Sarı Irmak vadisi benzer özellikleri sayesinde uygarlığın yükselişine destek sağlayan en önemli yerlerdir. Arkeolojik kazılar ilerledikçe konu giderek daha fazla aydınlanacaktır.

  • FRANSIZ İHTİLALİ VE AÇLIK

1789 Fransız İhtilali ile iklim felaketlerine bağlı açlık arasında yakın ilişki vardır. Fransız tarihçi Emanuel Le Roy la Durie, Bolluk Zamanları, Açlık Zamanları adlı eserinde, ihtilalden önceki 6 yıl boyunca yaşanan kıtlığı ayrıntılı olarak anlatır. Benjamin Franklin’in de konuyu aydınlatan yazıları vardır. James C. Davis, Taş Devrinden Bugüne Tarihimiz/İnsanın Hikayesi adlı eserinde şöyle demektedir[2]:

“Devrimi sürükleyen kuvvetlerden biri açlıktı. Dolu ve kuraklık 1788’de hasadı vurmuştu, 1789 baharına gelindiğinde tahılın fiyatı yükselmiş ve ekmek bulmak güçleşmişti. Ekmek dar gelirli Fransızların temel besini olduğundan sorun çok ciddiydi. Aç işçiler ayaklandı, ev kadınları fırınları kuşatma altına aldı. Taşrada köylüler, toprak sahiplerinin ormanlarındaki geyikleri ve tavşanları izin almadan avladılar ve taşra yollarında buğday taşıyan kafileleri yağmaladılar. … varlıklı soyluların köylüleri katletmek için haydut çeteleri yolladığı söylentileri dolaşmaya başladı. Bu toplu kuruntu, “Büyük Korku” adı verilen panik, köyden köye yayıldı. Fransa’nın bazı bölgelerinde köylüler çapalarına ve yabalarına, silah olarak kullanabilecekleri her şeye sarıldılar. Zenginlerin istiflediklerini düşündükleri tahılı ve yüzyıllardır soylulara ödemek zorunda oldukları harçların ve kiraların kayıtlarını bulmak için toprak sahiplerinin kır evlerine ve ambarlarına girdiler. Bazı ambarları yaktılar, birkaç soyluyu linç ettiler. Soyluların büyük kısmı kentlere kaçtı, sonra da ülkeyi terk etti.”

Söz konusu kıtlığın nedeni muhtemelen Japonya’da Asama yanardağının patlamasıdır. Benjamin Franklin, neden olarak İzlanda’daki Hekla yanardağını veya deniz altındaki bir yanardağ patlamasını muhtemel nedenler olarak öne sürmüştür. Ancak o tarihlere denk gelen şiddetli patlamanın Asama yanardağında meydana geldiğini ortaya koymaktadır.

Gerçekten de yanardağ patlamaları tarihin çok eski çağlarından beri açlık ve kıtlık üzerinde çok önemli sonuçlar doğurmuştur. Mesela MÖ 209’da, İzlanda’da meydana gelen yanardağ patlamasına denk gelen Çin kayıtları da bulunmuştur. Çinli tarihçi Pan Ku (ölümü MÖ 92), söz konusu patlamadan iki yıl sonrasıyla ilgili olarak, Han Şu adlı kitabında verdiği bilgiler arasında, “büyük bir açlığın nüfusun yarısından fazlasının ölümüne neden olduğu ve insanların birbirini yediği” şeklinde bir bilgi yer almaktadır. Bu gibi konuları TARİHİN SINIR ŞARTLARI adlı kitabımızda geniş olarak inceledik.

  • AVRUPA’NIN EN BÜYÜK ORDUSUNU AÇLIK YOK ETTİ, DÜŞMAN DEĞİL!

Söz konusu ihtilalden 10-15 yıl sonra, Napolyon, Avrupa tarihinin o zamana kadar kurulabilmiş en büyük ordusunu örgütlemişti. Bu ordu, kimi tarihçiye göre 450 bin, kimine göre de 600 bin kişilik bir ordudur. Böylesine büyük bir orduyu kurabilmesindeki en büyük sır, ordunun beslenme ihtiyacının gayet güzel örgütlenmesidir. Söz konusu ordunun ileri harekâtında sadece bir günlük ekmek ihtiyacı 33 tondu. Bunun yanında, 11 ton et, 900 ton yulaf ve 125 ton da saman gerekiyordu.

Bu ordu, bütün Kıpçak bozkırını istila etmek ve Hindistan’a kadar giderek İngilizlerin zenginleşme kaynağını kurutmak amacıyla, 1812 yılı haziran ayında Rusya topraklarına girdi. 24 gün yetecek erzak stoku yapmışlardı. Ayrıca askerin sırt çantasında 4 günlük erzak vardı. Geri kalan erzak 6 kadar atın çektiği arabalarla arkadan geliyordu. Ne var ki, inceden inceye yapılan lojistik hesaplara rağmen Napolyon’un ordusu yenildi. Ama Rus ordusuna değil. Açlık ve buna bağlı tifüs hastalığına yenik düştü.

Olayı kısaca özetleyelim:

Piyade birlikleri 2 gün içinde 110 kilometreden fazla yol almıştı.  Erzak arabaları güvenli bir mesafeden birlikleri takip etmekteyken aniden çok şiddetli yağışlar başladı. Bardaktan boşanırcasına yağan ve bir türlü dinmek bilmeyen yağmur, erzak arabalarının çamura saplanmasına neden oldu. Onları çekmeye çalışan atların bazılarının bacakları bile kırıldı. Geriden erzak yetişmeyince sırt çantalarında azığın bitmekte olduğunu gören askerler sağa sola dağılarak erzak aramak zorunda kaldılar. Fakat sıkıştıkları yer, yiyecek imkânları bakımından fakir bir yerdi. Moralleri bozulan askerler, mevcut erzakı bölüşmek yerine birbirlerinden gasp etmeye başladılar.

Karşı taraftaki Ruslar ise Avrupa’nın en büyük ordusunun karşısında sistematik olarak geri çekiliyordu. Bu durum dolayısıyla, Fransız ordusu zorlukla da olsa, ileri doğru yol alabiliyordu. Napolyon Rus ordusunun geri çekilmesinden cesaretlenerek ileride erzak bulunur umuduyla ordusunu Moskova’ya doğru yürütüyordu. Oysa Ruslar çekildikleri yerlerde sadece erzakı yok etmekle kalmıyor, binaları bile yakıyor, Fransızlara yarayacak hiçbir şeyi geride bırakmıyordu. Aç kalan Fransız ordusunda tifüs salgını ortaya çıktı. Açlık ve tifüs yüzünden daha savaş başlamadan Napolyon askerlerinin 130 bin kadarı öldü. Bu hengâmede, saman bulamamak yüzünden 80 bin kadar at da telef olmuştu.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, Napolyon, 100 bin askeriyle Moskova’ya girdi. Ama kent bomboştu. Terk edilmiş bir şehirle karşılaşmıştı. Şehir Ruslar tarafından yıkılmış, bütün yiyecek depoları kül olmuştu. Rusların bu taktik geri çekilmesini doğru yorumlayamayan Napolyon’un kafası sonunda dank etti. Bir ay bölgede oyalandıktan sonra çaresiz geri çekilmeye başladı. Yüzlerce araba ganimetle doluydu ama içlerinde tek bir erzak arabası yoktu. Açlık, Fransız ordusunda iç çatışmalara ve firarlara neden oldu. Disiplin tamamen bozulmuştu. Askerleri sadece kendi varoluşları için gayret gösteren, açlık ve tifüsten bitap düşmüş, düzensiz bir sürü halini almıştı. Olayların içindeki bir Fransız askeri şöyle anlatıyor[3]:

“Ormanlık alanda, elinde bir somun ekmek olan biriyle karşılaşmış olsaydım, elindeki ekmeğin yarısını bana vermesi için üzerine yürürdüm – Yoo!  Ne yürümesi; onu hemen oracıkta öldürür ve ekmeğinin hepsini elinden alırdım.”

Sonuçta, Rusya topraklarını boydan boya geçerek Hindistan’daki İngilizleri kovmak gibi çok büyük bir amaçla yola düşen Napolyon, sadece 25 bin askerle kendi topraklarına geri dönebildi. Bütün İngilizlerin ekonomik güç kaynaklarını ele geçirerek Avrupa’yı tek bir bayrak altında toplamayı düşlüyordu ama erzak sorununu çözümleyemediği için sonunda Paris’i bile savunamadı. Teslim olmak zorunda kaldı (1813).

  • BOLŞEVİK İHTİLALİNİ BAŞLATAN SÖZLER:

          CLEBA, CLEBA! (Ekmek! Ekmek!)

Çarlık Rusya’sı birçok kez ihtilalle yüz yüze gelmiştir. Ancak her seferinde çarlık düzeni baskın çıkmayı başarmıştır. Mesela, Japonya karşısında alınan ezici yenilgi, yeni ihtilal girişimini tetikledi ama yönetim girişimi bastırmayı başardı. 1905’den sonra toplumsal çalkantılar hiç durmadı. Ne zaman ki pazar yerinde hamile kadınlar canhıraş bağırmaya başladı, o gün başlayan olaylardan sonra ihtilalin önü alınamadı.

Ocak 1917’de, Petrograd’ta Kanlı Pazar olayının yıldönümü münasebetiyle, savaş aleyhine ve yiyecek sıkıntısını protesto amacıyla nümayiş düzenlendi. Nümayişi grevler takip etti. Bunların hiçbiri beklenen sonucu doğurmadı ama toplumu biraz daha ısıttı. Günün birinde çocukları açlıktan ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalan kadınlar fırınların önünde toplanıp “chleba, chleba!” (ekmek, ekmek!) diye bağırmaya başlayınca halk hareketi çığ gibi büyüdü. İsyancılar Petrograd hapishanesini basıp mahkûmları saldılar. Olayların önü alınamıyordu. Üstelik isyanı bastırmakla görevli askerler de kitleler halinde isyancılara katılıyordu.

Rus tarihinin bu dönüm noktasını anlamak önemlidir. İsyanlar, o zamana kadar çarlık düzenini yıkmak amacıyla kurulan irili ufaklı örgütler sayesinde değil, bilâkis, bu örgütlerin küçümsediği ahalinin, insanlık tarihi boyunca sık sık karşılaşılan bildik isyan biçiminde hareket etmesi yüzünden çıkmıştı. Örgütlü bir karar, teşebbüs, irade ve yönetim olmadan, erzak bulamayan halkın bir pazar yerinde bağıra çağıra yağmaya başlamasıyla ortaya çıkıp çığ gibi büyümüştür. Sonunda otoritenin kalmadığı Rusya’ya örgütlü Bolşevikler egemen oldu.

  • SOVYET SİSTEMİNİN ÇÖKMESİNİN NEDENİ HALKI BESLEYEMEMESİDİR

Çarlık Rusya’sının yıkılışı gibi, Sovyet Rusya’nın tarihe karışmasında da açlığın büyük rolü vardır. Her iki yıkılışın aynı nedenle tetiklenmiş olmasının nedeni, üzerinde kurulduğu coğrafyanın, hayat şartları bakımından iklim şartlarına çok hassas olmasıdır.

SSCB’nin çöküşünden sonra kurulan Boris Yeltsin hükümetinde ileri gelenlerden biri olan Yigor Gaidar, rejimin yıkılmasının arkasındaki nedenin “halkı besleyememek” olduğunu açıklamıştı. Gerçekten de Rusya’da 60’lardan bu tarafa kronik bir kıtlık durumu vardı. Söz konusu kıtlık, Stalin’in 1920’lerde başlattığı sanayileşme programı anlayışı yüzünden önlenemez bir hal almıştır. Yeni sistemde sanayi işçileri değerliydi, köylüler ise pek bir değer ifade etmiyordu.

Kruşçev, Stalin’in ölümünden sonra 1953’de iktidara geldiğinde tahıl üretimi, yüzyılın başına göre yüzde 20 oranında azalmış, buna karşılık nüfus epey artmıştı. Tarımdan elde edilen ürün kentleri dolduran sanayi işçilerini doyurmak için kullanılıyordu. Üstelik kentlerin besin ihtiyacı her geçen gün artarken tarımsal üretimde gerileme sürüyordu. Bir başka deyişle, kentleşme ile tarım ürünlerine talep artarken tarım sektörü buna cevap veremiyordu. Bu yüzden 1963’den sonra, SSCB tahıl ithal etmeye başladı. Ülkenin altın stoklarından üçte biri demek olan 372 ton altını satarak tahıl ithal etti. Bu durum aralıksız devam etti ve 1980’lerin ortalarında SSCB, dünyanın en büyük tarım ithalatçısı haline geldi. Oysa yüzyılın başında en büyük tahıl ihracatçısıydı. Bu ürkütücü gidişat karşısında uzun vadeli ithalat antlaşmaları yaptı. Söz konusu antlaşmalara göre, ABD, her yıl 9 milyon ton, Kanada 5 milyon ton ve Arjantin ise 4 milyon ton tahıl göndermeyi garanti etti.

Söz konusu ithalat artışı, SSCB’yi dış kredi bulmaya, altın stoklarını da daha da eritmeye zorladı. Bu noktaya sanayi üretimini artırmak isterken gelmişlerdi ama sanayi üretimi de diğer ülkelerin mallarıyla rekabet edebilir düzeyde değildi.

Durum kronik bir hal aldıkça besin fiyatları alabildiğine yükseldi. Rejim o zamana kadar uyguladığı yanlış politikalarla ülke tarımını halkı besleyemez noktaya kadar geriletmişti. Oysa Sovyet bürokrasisi – memurlar ve askerler – özel açılmış dükkânlardan indirimli fiyatlarla gıda maddesi satın alabiliyorlardı. Sınıfsız toplum kurmak iddiasıyla kurulmuş olan rejimde, yeni bir sınıf türemiş, tabandaki halk terk edilmişti. Bu yüzden, halk arasında devlete ve bürokrasiye karşı bir hınç ortaya çıkmıştı. Yönetim, durumun ve tırmanışının farkındaydı ama bir çare bulamıyordu; uzun yıllardır sürmekte olan yanlışlar yüzünden iyice kapana kısılmıştı. Ne yaptılarsa tarımsal üretimi artıramadılar ve hızla çöküşe doğru ilerlediklerini bilmelerine rağmen bir yol bulamadılar.

Kanaatimce, Orta Doğu’daki Arap-İsrail Savaşları’nda Rusya’nın katalizör rol oynamasının arkasında, petrol fiyatlarının artırmak için bir yol bulmak gayreti yatar. Nitekim 1973 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan petrol fiyatlarındaki muazzam artış (1. Petrol Şoku), Sovyetlerin can simidi olmuştu. Petrol gelirleri sayesinde hem tarımsal ürün ithalatını finanse edebildi hem de silahlanma yarışında büyük atılımlar yapabildi. Rejim, petrol fiyatlarının düşmeyeceği beklentisi içinde kararlar veriyordu. Hatta fiyatların daha da yükselmesi beklentisi de vardı. Söz konusu beklentinin verdiği cesaretle, borçlanabildiği kadar borçlanma politikasını da aralıksız sürdürdü. Soğuk Savaş’ın içindeydi, üstelik gerilimi tırmandıran politikalar da yürütüyordu. Ne var ki, en büyük stratejik eksiği olan beslenme sorununda düşmanlarına bel bağlamıştı.

Beklentilerin tersine, bir zaman sonra petrol fiyatları hızla düştü ve Sovyetlerin bütün petrol geliri dış borçların faizlerini ancak karşılayacak duruma kadar geriledi. Üstelik 1989-90’da tahıl hasadı dünyanın her tarafında gerilemişti. Buna bağlı olarak, tahıl fiyatları bir kez daha yükseldi.  Sonuçta Rusya, borçlarını ödeyemez duruma düştü ve dünya piyasasından mal alamaz duruma geldi. Sadece ekmek değil, şeker, pirinç, yağ ve tuz bile ithal edilmesi gerekiyordu. Söz konusu gıda maddelerini alabilmek için dükkânların önünde uzun kuyruklar oluşmaya başladı.

1991’de Gorbaçov’un yardımcılarından biri güncesine şunları yazmış[4]:

“… Ülkede ekmek bulunması artık hayali bir şeye dönüştü. Dışarıdan ekmek satın almak için sağlam para ve kredi bulma imkânlarımızı tüketmiş bulunuyoruz. Bu da yetmezmiş gibi artık kredi vermeye değer bir ülke olmaktan çıkmış durumdayız… Aracımla Moskova’yı gezindim… Fırınlar ya kapılarına kilit vurulmuş bir halde ya da korkunç bir şekilde boşaltılmış durumdaydı.”

Sovyet rejimi işte o yılın son günlerinde (26 Aralık 1991) son buldu. Kuruluşu ekmek yokluğunda olmuştu, yıkılışı da aynı nedenle oldu.

Makalemize son olarak şu hususu eklemek isterim:

Nüfusu hızlı artan ülkelerde, tarım politikalarının doğru ve tarih tecrübesi göz önünde bulundurularak belirlenmiş olması gerekir. Bunun yanında, tarımsal üretimi olmayan ya da çok az olan birçok ülkede nüfus yüzde 3 dolayında artmaktadır. Bu göstergeler, yakın gelecekte küresel kargaşaya doğru yol alınmakta olduğunu gösterir.

Ülkemizde de tarım ürünleri ithalatı her geçen yıl artmaktadır. Büyük bir hayvancılık potansiyeline sahip olmamıza rağmen hayvan yemini bile ithal ediyoruz. Mısır ithalatındaki tırmanış buna tipik örnektir. Birçok yörede tarlalar ekilmemektedir. Eğer tarım sektöründe yapısal reformlar daha fazla geciktirilirse ileride ülkemizi çok büyük tehlike beklemektedir. Sovyetlerin ithalatı finanse edemediği için yıkılışı tipik örnektir. Bu konuda daha birçok şey söyleyebiliriz. Ancak dergimizin çerçevesi dışına çıkmamak adına hem dünyayı bekleyen yakın tehlikeye hem de ülkemizi bekleyen yakın tehlikeye değinmekle yetiniyoruz.

 

[1] Tom Standage, İnsanlığın Yeme Tarihi, Maya Kitap, sayfa 185

[2] James C. Davis, İnsanın Hikâyesi, İş Bankası Yayınları, sayfa 233

[3] Tom Standage, İnsanlığın Yeme Tarihi, Maya Kitap, sayfa 200

[4] Tom Standage, İnsanlığın Yeme Tarihi, Maya Kitap, sayfa 238

ŞEKERİN TARİHİ ÜZERİNE

 

 

 

Türkçede şeker olarak adlandırılan sakkaroz, karbondioksit ve sudan fotosentez yoluyla üretilen bitkisel bir besindir. Kimyasal yapı olarak karbon, hidrojen ve oksijen atomlarından meydana gelen bir moleküldür. Bütün yeşil bitkilerde bulunur; canlıların kimyasal yapısının temel özelliklerinden biridir.

Kolayca sindirilebilmesinden dolayı, vücut için kolay bir enerji kaynağıdır. Suda kolay çözülür ve ince bağırsakta kısa sürede kana karışır.

Şekerin iki önemli kaynağından biri şekerkamışı ve diğeri de şeker pancarıdır. Şeker pancarı, 19. yüzyıl başlarından itibaren ekonomik bakımdan önem kazanmaya başladı. Dünyada şekerin bu kadar yaygın kullanılmasının nedeni, şekerpancarı sayesinde şeker fiyatlarının düşmesidir. Şekerkamışı, çok eski çağlardan beri bilinir ve şeker maddesini insanoğlunun tanımasını sağlayan bitkidir.

Şekerkamışı tüketilmesiyle ilgili en eskiye tarihlenen arkeolojik bulgular, Yeni Gine’de ortaya çıkarılmıştır. Araştırmacılar, MÖ 8000’lerden sonra şekerkamışının Filipinlere, Endonezya’ya ve Hindistan’a taşındığını söylemektedir. On bin yıl öncesine ait olduğu düşünülen bulgular, aynı tarihlerde, Çatalhöyük ve Türkmenistan’da Anav kültür bölgelerinde buğday tarımı yapılması kadar eski bir tarihtir. İşin ilginç bir başka yanı, şekerkamışının da buğdaygiller familyasından olmasıdır. Ne var ki şekerkamışı üretimi, büyüme mevsimi 12 ayı aşan tropikal ve alt tropikal bir bitkidir. Bunun yanında, büyük miktarda suya ve emeğe ihtiyaç gösterir. Bu bakımdan şekerkamışı tarımı, buğday tarımı gibi yaygınlaşamamıştır. Buna bağlı olarak besin olarak kullanılması da yaygınlaşamamıştır.

Şekerkamışına ait en eski yazılı belgeler Hindistan’da karşımıza çıkar. MÖ 4. yüzyıla ait olduğu genel kabul gören Sankristçe gramer kitabı olan Mahabhashya’da şekere sık sık değinildiği gibi, süt ve şekerle yapılan pirinç muhallebisinden, zencefil ve şekerle çeşnilendirilmiş mayalı içeceklerden söz edilir.

Makedonyalı İskender’in generallerinden Nearkos, MÖ 327’de, İndus ırmağının ağzından Fırat ırmağının ağzına kadar gemiyle seyahat yapmıştır. Onun bildirdiğine göre, “Hindistan’da yetişen bir kamış, arıların yardımı olmadan bal vermektedir; bitkinin hiç meyvesi olmadığı halde, bu bitkiden sarhoş etmeyen bir içki yapılmaktadır”. Yazılanlardan anlaşıldığına göre, bu bitki ve bundan elde edilen ürünü beraberinde getirmemiş, muhtemelen de hiç görmemiş, sadece duymuştur. Bu tasvirler, P. P. Bober’in Kültür, Sanat ve Mutfak adlı eserinde “arısız bal veren kamışlar” olarak geçmektedir[1].

MS 1. yüzyılda yaşamış botanikçi Tarsuslu Dioskurides, eserinde şekerkamışını şöyle tanımlıyor[2]: “Yemen ve Hindistan’daki kamışlarda bulunan, tuz kıvamında, tıpkı tuz gibi ısırıldığında kırılan ve saccaron olarak anılan katılaştırılmış bir çeşit bal var. Suda eritilip içildiğinde insanın karnına ve midesine iyi geliyor, idrar kesesi ve böbrek sancılarını yatıştırıyor.” Anlaşıldığına göre, şeker, eski çağlarda ilaç işlevi görüyordu.

Şeker yapımına ilişkin ilk yazılı veriler MS 500 dolaylarına aittir. Bir Hindu dinsel belgesinde şekerkamışının özsuyunun kaynatılması, melas yapılması ve şeker topaklarının elde edilmesi anlatılmaktadır.

Bizans imparatoru Heraklios’un, Pers kralı 2. Hüsrev’in Bağdat yakınlarındaki sarayını ele geçirdiği 627 tarihinde yazılan bir raporda, şeker maddesi, Hindistan’a özgü bir lüks olarak tanıtılır. Başka bilgi ve bulgulara dayanarak, o tarihlere kadar şekerkamışının İndus ırmağının batı yakasında (Belucistan) ve Basra deltasında yetiştirildiği söylenebilir. Şekerkamışının Doğu Akdeniz kıyı bölgelerine kadar yayılması ilk İslam devleti kurulduktan sonra başlayan dönemde olmuştur.

Şeker, ikinci binyıl başlarında Kuzey Avrupa’da neredeyse hiç bilinmiyordu. On ikinci yüzyılda ise çok az biliniyordu. Şekerin namının Avrupa’da duyulması, 711 yılında, Endülüs’ün Müslümanlar tarafından fethinden sonra oldu. Müslümanlar sayesinde önce Akdeniz havzasına yayıldı. Araplar şekeri ve şekerkamışını tanıtmakla kalmadılar, tarımını ve şeker yapma zanaatını da Sicilya’ya, Malta’ya, Kıbrıs’a, Rodos’a ve Fas’a kadar yaydılar. Sonunda da İspanya’nın güney kıyılarından Kıta Avrupası’na ulaştırdılar. Bir araştırmacıya göre, 996 yılına doğru Venedik, Avrupa’ya şekerin yayıldığı liman haline geldi. Osmanlı döneminde de şeker, büyük ölçüde Venedikli tüccarlardan temin edilirdi.

Dokuzuncu yüzyıla ait ve “Ticari Konularda Açıklık Üzerine” adını taşıyan Arapça bir elyazmasından anlaşıldığına göre, Türkistan’da şekerkamışından şeker üretiliyordu. Harizm’deki Kiva kentinden misk ve şekerkamışı, Basra körfezindeki Ahvaz’dan şekerlemeler, Abbasilerin hilafet merkezi Bağdat’a getiriliyordu.

Avrupalıların şekerkamışı ve şekerle tanışmasındaki bir sonraki adım Haçlı Seferleri oldu. Birinci Haçlı Seferleri’ne katılanların anılarının derlendiği bir eserde şöyle deniyor[3]:

“Trablusşam ovasındaki tarlalarda, oralıların zuchra dedikleri bir bal kamışı çok bol bulunuyor. İnsanlar bu kamışları iştahla emmeye alışmışlar, bunların yararlı özsuyundan çok hoşlanıyorlar ve tatlı olmasına karşın bu zevke doymak bilmiyormuş gibi görünüyorlar. Bu bitki, orada yaşayanlar tarafından büyük bir emek harcanarak yetiştiriliyor… İnsanlar, Elbariye, Marrah ve Akrah kuşatmaları sırasında korkunç bir açlığın pençesinde kıvranırken bu tatlı şekerkamışı sayesinde hayatta kaldılar.”

Haçlı Seferleri pek çok alanda olduğu gibi şekerkamışı tarımı ve şeker üretim yöntemleri konusunda, Avrupa tarihi açısından çok önemli bir adım oldu. Haçlılar, Kudüs ve çevresini 90 yıl denetimleri altında tuttuklarından bölgede şekerin üretimini de denetlediler. Onların ifadesiyle, bölgede “şeker değirmenleri” vardı. Akka tekrar Müslümanların eline geçtiği 1291’de, Malta Şövalyeleri orada şekerkamışı yetiştiriyordu. Kısacası Haçlı Seferleri’nin önemli sonuçlarından biri Avrupalıların şeker üretim tekniklerini öğrenmeleri ve şeker tüketiminin bir adım daha yayılmasıdır.

Avrupa şekeri, Yenidünya’da sömürgeler oluşturuncaya kadar Müslümanlardan temin etti. Venedikli, Cenevizli ve Pisalı tüccarlar bu işten epey servet yaptılar. Ama 16. yüzyılın ikinci yarısından sonra işler değişti. Şekerkamışı tarımı Akdeniz havzasından çıktı ve ilk sömürgelerini kurmuş olan Portekiz ve İspanya tarafından Atlantik adalarına kaydırıldı. Maderia, Kanarya Adaları, Sao Tomé bunların başında gelir. Bir zaman sonra da şekerkamışı tarımı Amerika topraklarına taşındı. Bu zamana kadar da Avrupa az da olsa, şekere alışmıştı. Köle gücüne dayalı şekerkamışı planktonlarının sayısı çoğaldıkça, Afrika’dan köle sevkiyatı hızla arttı ve Avrupa’da şeker fiyatları giderek düştü.

Şekerin varlığıyla ilgili İngiltere’deki ilk yazılı belge 12. yüzyıla aittir. Bir eserde, o zamanlar İngiltere’de beslenmenin “tam anlamıyla sıradan ve yavan” olduğu önemle belirtilmektedir[4]. O zamanın Avrupa’sında, insanlar sadece kendi yörelerinde üretilenleri yiyebiliyordu. Temel yiyecekler, üretildiği yerden pek uzağa götürülemiyordu. Götürülebilenler de ancak varlıklı kimselerin sofralarını süsleyebiliyordu.

On üçüncü yüzyıl İngiltere’sinde ekmek hayatın direğiydi. Başta buğday olmak üzere kuzey bölgelerine gidildikçe artan oranda çavdar, yulaf, arpa gibi tahıllar tüketiliyordu. Et ve süt ürünleriyle meyve ikinci dereceden gıdalardı. Beslenmenin merkezinde tahıl vardı. Buğday yeterli gelmezse, bezelye katılarak çoğaltılıyordu. Bir araştırmacı, 1595-97 yıllarında ait belgeler üzerinde çalışarak o tarihlerde süt ürünlerinin yoksulların satın alamayacağı kadar pahalı olduğunu söylüyor[5]. İngiltere’de yoksullar sık sık ortaya çıkan kıtlık yıllarında mercimek, yabani darı, bezelye, yulaf ve burçak yiyorlardı. Yine aynı araştırmacılar yazdıklarına göre, “öyle görünüyordu ki”, “ İngilizlerin birçoğunun yeterli yiyeceği yoktu; ama hasadın bol olduğu yıllarda yiyebildikleri kadar çok ekmek yiyorlardı.

İnsanlar taze meyvelerin zararlı olduğuna inandırılmışlardı. Taze meyveye karşı Galen’den beri süregelen önyargıları vardı. On altıncı yüzyılın sonunda bir kıtlık döneminde, meyve yemek mecburiyeti ortaya çıktığında, bir hekim, meyveleri yemeden önce suda haşlanmasını öğütlüyordu. Ona göre, “ikinci ya da üçüncü kaynatmadan sonra, bunların tadında tuhaf bir değişiklik olduğu görülecekti”, çünkü “su onların kötü kokularını emerek yok etmişti”. Aynı hekime göre, meyveler kurutulmalı ve hamura karıştırılmalıydı.

1640-1740 arasındaki yüzyılda İngiltere’nin nüfusu 5,5 milyondan biraz fazlaydı. Nüfus artış hızı bir önceki yüzyıla göre daha düşüktü. Uzmanlar bu gerilemenin nedenleri arasında kötü beslenmenin sürmesi yanında cin içmenin yaygınlaşmasını gösterirler.  Kötü beslenme ve cin içme, hastalığa yakalanma riskini artırıyordu. 1660-1740 arasında geçen 80 yılda ortalama dört yılda bir hasadın kötü gittiği, buna rağmen İngiltere’de egemenlerin yoksul halkı düşünmeksizin tahıl ihracatını sürdürdükleri araştırmacılar tarafından ortaya çıkarılmıştır. Bu uygulama Osmanlı devletinin aynı dönemdeki uygulamalarının, daha kapsamlı bir deyişle, ekonomi anlayışının tam tersi bir anlayışı ifade eder. Bu yüzyıllarda Osmanlı, halkın gündelik temel ihtiyaçlarını tehlikeye düşürmeyecek ekonomi politikaları güderdi ve tahıl ithalatı serbest fakat ihracatı yasaktı[6]. Oysa İngiltere’de egemen güçler kendi halkını düşünmeden ihracat yapmaya bakardı. Nitekim İngiltere, 18. yüzyılın ilk 40 yılında “net olarak tarım ihracatçısı” oldu. İhracat devam ederken, “hala boş mideyle dolaşan ekmek fiyatları düşük bile olsa midesini dolduracak parayı bulamayan pek çok insan vardı”[7].

İngiltere’de şekerin beslenmede merkeze doğru yükselişi böyle bir ortamda tırmanışa geçti.

Şekerkamışı, İspanya üzerinden Avrupa’ya baharat ve tıbbi malzeme olarak girdi. Birlikte geldiği, kişniş, havlıcan, zencefil, kakule ve safran gibi baharatlarla birlikte ilaç olarak değerlendirildi. El-Kındî, El Tabari, Eb’ul Dasım ve 10. yüzyıl ile 14. yüzyıl arasında yaşamış olan başka Arap yazarların yazdıklarında da şeker, ilaç olarak tanıtılır.

Avrupalılar, Doğu’dan gelen baharatları ve bunların insan sağlığı için önemini inanılmaz ölçüde abartırlardı. Öyle ki bunların cennetten çıkma olduğu bile söylenirdi. Bir eserde baharatların Nil ırmağından avlandığı şöyle anlatılıyor[8]:

“İnsanlar, ağlarını öteden beri alışkın oldukları üzere geceden, Nil daha Mısır’a girmeden önce ırmağa atarlar ve sabah olduğunda tartarak satacakları zencefil, ravent, ödağacı, tarçın gibi maddeleri ağlarında bulurlar ve karaya getirirler. Bu gibi şeylerin dünya Cennet’inden geldiği söylenmektedir, tıpkı bizim ülkemiz ormanlarındaki kuru ağaçların rüzgârdan kırılıp devrilmesi gibi ve bu şekilde kırılarak ırmağa düşen Cennet ağaçlarının kuru odunlarını tüccarlar bize satıyorlar.”

Şekerin Avrupa’da kullanımın sürecinin yaygınlaşması beş ana başlıkta toplamak mümkündür. Birinci olarak, yukarıda da belirttiğimiz gibi, ilaç olarak kullanılması söz konusudur. İkinci sıraya şekerin baharat-çeşni olarak kullanılmasını yerleştirmeliyiz. Üçüncü olarak, dini törenlerde ya da düğün ve bayramlarda sofra süslemesi (bezemesi) için kullanılması söz konusudur. Dördüncü aşamada tatlandırıcı olarak kullanılmıştır. Beşinci aşamada ise koruyucu olarak, yani reçel yapmak için kullanılması söz konusudur.

Bütün bunları teker teker düşünmemek gerekir. Şeker, kültürel çerçeve içinde sağlam bir yer bulmasından sonra yukarıdaki beş amacın hepsine birden hizmet etmeye başladı. Sıraladığımız bütün bu amaçlar iç içe geçti ve birbirinden ayrılmaz hale geldi.

Şekerin ilaç olarak kullanılması görüşünün Avrupa’ya yayılması Haçlı Seferleri’nden sonra oldu. Ama daha öncesinden beri, İran’dan İspanya’ya kadar yayılmış olan Müslüman ve Yahudi hekimler, şekeri tanıyor, tanıtıyor ve tedavide kullanıyorlardı. Eski Yunan’da hekimler şekeri tanımıyordu. Ama İslam döneminde şeker ilaç olarak tanıtılıyordu. Söz konusu bilgiler Avrupa’ya ulaştığında, şeker, “her derde deva ilaç” katına çıkarılmıştı. İşin bu yönü, şekerin gelecekte Avrupa mutfağının başköşesine yerleşmesinde birinci dereceden önemli etken olmuştur.

Şeker,  13. yüzyıl İngiltere’sinde külahla satılırdı. Ne var ki, ancak varlıklı kimselerin erişebileceği derecede yüksek bir fiyata satılırdı. Ama ülkenin en ücra kasabalarında bile bulunurdu. Beze şekeri en yaygın olarak kullanılanıydı. Ayrıca Kıbrıs’tan ve İskenderiye çarşılarından getirilen şekerler de el üstünde tutulurdu. İngiltere sarayının 13. yüzyıla ait ambar kayıtları üzerinde çalışan uzmanlar, şeker tüketiminin, yüzyılın başından sonuna kadar 2000 kat arttığını söylemektedir[9]. Aristokrat malikânelerinin arşivlerinde de benzer durum gözlenmiştir.

Bir araştırmada İngiltere’de şeker tüketiminin artmasının nedenlerinden birinin alkol tüketimi olduğu da anlaşılıyor. On üçüncü yüzyılda İngiltere’ye Sicilya’dan Venedikli tüccarlar tarafından melas getirilirdi. İngilizler, bir zaman sonra melası damıtarak rom adı verilen içkiyi yaptılar. Bu konuda daha ileri, bilgilere ulaşmamız mümkün olmadı.

Şekerin İngiltere’de önce ilaç ve baharat olarak kullanıldığını söylemiştik. Baharat olarak yemeğe şeker katıldığında diğer baharatlar gibi yemeğin tadını değiştirirdi ama belirgin bir tatlılık vermezdi. Günümüzde bile Avrupa’da konservelerin şekerli olmasının nedeni şekerin Avrupa kültür çerçevesinde iki yüzyıl önce kazandığı yerdir.

Şekerin bezeme malzemesi olarak kullanılması üzerinde de duralım. Bezeme malzemesi olarak kullanıldığında arapzamkı, yağ, su, dövülmüş kuru yemiş gibi başka maddelerle karıştırılırdı. Böylece kolay yoğurulabilen hamur kıvamında bir madde elde edilirdi. Bu madde kalıba konur, soğuması ve sertleşmesi beklenirdi. Yeterince sertleşince üzeri boyanabilir, başka malzemelerle süslenebilir ve hatta yenmeden önce sergilenebilirdi.

Şeker, başlangıçta varlıklı olanların yiyebileceği bir madde iken, zamanla fiyatının düşmesi sayesinde yoksulların da gıdası oldu. Öyle ki, İngiltere’nin ilk sanayi inkılabını gerçekleştirmesinde, patates kadar önemli katkısı olmuştur. Şeker fiyatları, sömürgelerdeki planktonlarda üretimi yaygınlaştıkça gerilemiştir. Şeker üretiminin artması, köle emeğine dayalı olduğu için Afrika’da insan varlığının tükenmesine yol açarken, Avrupa insanının ortalama ömrünün yükselmesine yaramıştır. Giderek daha geniş kesimler tarafından kullanımı yaygınlaştıkça, geçimini şekerden sağlayan insan sayısında çoğalma olmuş ve buna bağlı olarak da şekere dayalı gıda sektörü güçlenmiştir. Şeker ve Güç adlı eserde geçen bir ifadeyle özetleyecek olursak, şeker, 1650’de ender bulunurdu, 1750’de lüks bir maddeydi, 1850’de ise gerçek bir ihtiyaç maddesine dönüşmüştü[10]. 1850’lerden sonra şekerin en büyük tüketicisi yoksullardı. Bu tarihten itibaren, şeker, İngiliz işçi sınıfına kalori sağlayan en önemli besin halini aldı. Burada şekerin kültür çerçevesinde merkeze doğru yol almasına paralel olarak, çayın da önemine değinmeden geçmeyelim.

Şeker fiyatlarının düşmesinde şeker pancarından şeker üretilmesinin çok büyük katkısı olmuştur. Şeker pancarı, şeker üretiminde değer kazanmadan önce sebze ve hayvan yemi olarak kullanılıyordu. İlk kez, 1747’de, Alman kimyageri Andreas Marggraf (1709-1782), acaba başka bitkilerden şeker elde edilemez mi, sorusunu kendisine sormuş ve çeşitli denemeler sonucunda şekerpancarının şeker deposu olduğunu keşfetmiş, şekerpancarından şekerin nasıl elde edileceğine dair tebliğini Berlin Bilimler Akademisi’nde dinleyenlere sunmuştur. Ancak ilk şeker fabrikası, 1802’de, Prusya’nın bir ili olan Silezya’da kurulmuştur. 1811’de, İngiltere’nin Batı Hint Adaları’ndan Fransa’ya kaçak ham şeker getirilmesine ambargo koyması üzerine Napolyon’un desteğiyle, Fransa’da da şeker fabrikaları kurulmaya başlanmıştır[11].  Fabrikaların sayısı arttıkça, şeker piyasasında rekabet de artmış, piyasaya sürülen talebi çok aşan şeker miktarı yüzünden fiyatların hızla düşmesi üzerine, şeker üretim süreçlerinde gelişmeler sağlanmış ve beher ton şeker pancarından elde edilebilen şeker miktarı rekabet şartlarının ağırlaşmasının baskısıyla sürdürülen araştırmalar sayesinde ilk zamanlardaki değerin kat kat üstüne çıkmıştır. 1836′da 50 kilo şeker 1.000 kilo pancardan elde edilebiliyordu.  1841′de aynı sonuç 750 kg, 1850′de 650 kg ve 1860′ta ise 550 kg pancardan alınabilir hale gelmişti.

Şeker tüketimi, fiyatların düşmesine bağlı olarak, Osmanlı’da da hızla yaygınlaşmıştır. Öyle ki, Osmanlı devletinin son zamanlarında Viyana üzerinden haftada 50 vagon şeker gelirdi ve piyasada kapışılırdı. Bu piyasanın kazancının Fransa ya da İngiltere tabiiyetine geçmiş, gayrimüslim Osmanlı tüccarının cebini doldurduğunun da altını çizmeden geçmemiş olalım.

Tarımsal üretim bakımından geniş imkânlara sahip olan ülkemizde şeker pancarı tarımı ancak 1926’da, Büyük Atatürk’ün olağanüstü gayretleriyle başlanabilmiştir. 1926’da sadece 300 hektar alanda ekimi yapılırken, bu değer, 4 yılda 30 kat artırılarak 1930’da 9 bin hektara çıkarılmış, 1940’da 40 bin hektar, 1960’da 200 bin hektar alanda şekerpancarı ekimi yapılmıştır. Kat kat üretim artışları, fiyatların düşmesini sağlamış ve toplumun bütün kesimlerinin, şekeri gündelik besinlerinin başköşesine yerleştirmesine imkân sağlamıştır. Pek anılmaz ama şeker üretimi, demiryolları gibi, cumhuriyet döneminin ilk on yılının büyük başarılarından biridir. Osmanlı’nın, şekerpancarı şekerinin keşfinden beri 150 yılda yapamadığını, cumhuriyet dönemi 10 yılda kat kat fazlasıyla yapmıştır.

Şu hususu da eklemeden makalemizi sonlandırmayalım:

Biz Türkler, Avrupalılar gibi, şekere büyük bir iştahla sarıldık. Çay içmek söz konusu olduğunda rekor bizdeymiş diyorlar. Şimdi de tersine, şekerin zararlarını tartışıyoruz. Uzmanlar, şeker tüketimini azaltmamız için yoğun bilgilendirmeler yapıyorlar. Başlangıçta, ilaç olarak görüldüğü için mutfakta yerini sağlamlaştıran şeker, meğerse ilaç vasfına sahip değilmiş. Aşırı şişmanlığın, şeker hastalığının, diş çürümesinin ve kalp krizlerinin nedeni olduğu bilimsel araştırmalar sayesinde ortaya çıkarılmıştır. Şeker tüketimi ile mücadele etmek epey zorlu bir uğraştır. Çünkü dünyada şekerin yıllık üretimi 150 milyon tondur.

 

1 Sidney W. Mintz, Şeker ve Güç, Şekerin Modern Tarihteki Yeri, Kabalcı Yayınevi, 1997, sayfa 153

[2] Sidney W. Mintz, Şeker ve Güç, Şekerin Modern Tarihteki Yeri, Kabalcı Yayınevi, 1997, sayfa 58

[3] Sidney W. Mintz, Şeker ve Güç, Şekerin Modern Tarihteki Yeri, Kabalcı Yayınevi, 1997, sayfa 68

[4] Sidney W. Mintz, Şeker ve Güç, Şekerin Modern Tarihteki Yeri, Kabalcı Yayınevi, 1997, sayfa 128

[5] Sidney W. Mintz, Şeker ve Güç, Şekerin Modern Tarihteki Yeri, Kabalcı Yayınevi, 1997, sayfa 129

[6] Bakınız: İbrahim Okur, İkinci Binyılın Muhasebesi,

[7] Sidney W. Mintz, Şeker ve Güç, Şekerin Modern Tarihteki Yeri, Kabalcı Yayınevi, 1997, sayfa 131

[8] Sidney W. Mintz, Şeker ve Güç, Şekerin Modern Tarihteki Yeri, Kabalcı Yayınevi, 1997, sayfa 136

[9] Sidney W. Mintz, Şeker ve Güç, Şekerin Modern Tarihteki Yeri, Kabalcı Yayınevi, 1997, sayfa 138

[10] Sidney W. Mintz, Şeker ve Güç, Şekerin Modern Tarihteki Yeri, Kabalcı Yayınevi, 1997, sayfa 221

[11] Anabrittannica Ansiklopedisi, 29. Cilt, şeker pancarı maddesi