104 YIL ÖNCEDEN GÜNÜMÜZE IŞIK TUTAN BİR DERS

Doktor İbrahim Paşa, Abdülhamit’in değer verdiği hekimlerdendir. Birinci Dünya Savaşı günlerinde Gelibolu cephesinden gelen yaralıları tedavi eden hastanelerin birinde gece gündüz çalışmaktadır. Paşa, günlük tutmaktadır. Her gün olayları, duyduklarını, dedikoduları, duygu ve düşüncelerini kaydetmektedir. Ne var ki söz konusu defterlerin üzerinde her nedense adı yazmamaktadır. Yakın zaman önce bir sahaf 1914 ve 1915 yılına ait olan iki parça günlüğü ele geçirir ve bir uzmana incelenmek üzere teslim eder. Uzman, defteri incelerken yazarının, belli tarihlerde İkdam ve Tasvir-i Efkar gazetelerine hekim olarak kendisini tanıtan ve yerini bildiren ilanlar verdiğini ve yayınlandıkları günleri defterine kaydettiğini görür. Bu sayede günlüklerin yazarının Doktor İbrahim Paşa olduğu kesinlik kazanır. Günlükler 2016’da yayınlandı. Bakınız İbrahim Paşa, söz konusu günlüğün 27 Ekim 1915 tarihli sayfasında, o günlerin şartlarında değerlendirmesini yaparken bugünlere nasıl ışık tutmuş(*):

“Bu memlekette hükumet hangi şekilde tecelli ederse etsin, mesela istibdat ve mutlakıyet hükumeti, meşrutiyet, hatta cumhuriyet şekline bile girse, MADEMKİ BİZ İRFAN SEVİYEMİZİ YÜKSELTEMEMİŞİZ, O HALDE ENTRİKACILARIN, HASETÇİLERİN, MENFAATPERESTLERİN, ŞARLATANLARIN, MÜFSİTLERIN (arabozucuların) YİNE BİR YOLUNU BULUP KUMANDAYI ELE ALARAK TÜRLÜ SAÇMALIKLAR ETMESİ İŞTEN BİLE DEĞİLDİR”

İşte kültür böyle bir şeydir.

Yapışır ve bir daha kolay kolay çıkmaz.

Kültürel arızalarımızı onarmak için sıkı çalışmak, iyi düşünmek ve zamanı çok iyi değerlendirmek gerekir.

Çünkü biz aynı zamanda, Batı dünyasıyla aramızda oluşmuş bulunan uçurumu da kapatmak zorundayız.

Siyaset kurumunu kendi hesabına çalıştıranlardan yakayı kurtarmak yetmez.

Ayrıca fevkalade büyük fedakarlıklar da yapabilmek gerekir.

Üstelik ferden değil, topyekun, milletçe!

Kolay olduğunu iddia ediyor değiliz, olmazsa olmaz şart olduğunu savunuyoruz.

 

(*) İ. Bahiyar İstekli, İstanbul’da Savaş Günleri/Sulan Abdülhamid’in Doktoru İbrahim Paşa’nın Birinci Dünya Harbi Günlüğü, Yeditepe Yayınları, 2016, sayfa 217

OKUMAK VE YAZMAK ÜZERİNE

UNESCO, Türkiye Yayıncılar Birliği, Avrupa Birliği’nin çeşitli birimleri ve bizde de TÜİK zaman zaman okuma alışkanlığı üzerine çeşitli araştırmalar yapıyor ve bunları yayınlıyor. Uzun yıllardan beri bu tür araştırmaları okuyorum. Türkiye açısından bütün istatistikler çok üzücü, sarsıcı sonuçlar ortaya koyuyor ama birkaç gün dövündükten sonra konuyu unutup gidiyoruz. Okuma alışkanlığında çok gerilerde kalmış olmamız bir yana, zaman içerisinde daha da gerilere düşüyor görünüyoruz. İstatistikler bunu da önümüze koyuyor. Üstelik üniversite sayımız 200’e ulaşmış, okullaşma oranımız 10 kat yükselmiş, birçok ülkenin nüfusundan fazla üniversite mezunumuz var ve üniversitelerimiz tıka basa öğrenci dolu. Ama okuma alışkanlığında gerileme tırmanıyor. Ne var ki tehlike çanlarını çalan yok.

Geçenlerde instagram’da çarpıcı bir ikaz yazısı okudum. Şöyle diyordu:

TÜIK verilerine göre, Türkiye’de kitap okumaya ayrılan zaman 1 dakikadır. Bu ürkütücü bilgiyi hemen kabul edecek değildim. Bana abartılı görünmüştü. “1” dakika! Olur mu canım. Bu konunun aslını astarını internet ortamında araştırmaya koyuldum. Bir konunun doğruluğunu ya da yanlışlığını anlamaya çalışırken doğrulatmakla kalmadım, birçok başka üzücü gerçeği daha öğrendim. Şöyle özetleyebilirim:

  • Günde ortalama 6 saat televizyon seyrediyormuşuz. Akıllı telefonlar ise 3 saatimizi işgal ediyormuş. Oysa kitap okumaya ayırdığımız süre sadece 1 dakika imiş.
  • Kitap, ihtiyaç listemizde ancak 235. sırada yer işgal ediyormuş.
  • UNESCO araştırmalarına göre, okuma alışkanlığında dünyada 86. sırada imişiz.
  • Ülkemizde 100 kişiden sadece 4 kişi kitap okuyormuş.
  • Dünyada kişi başına kitap harcaması 1,3 dolarken Türkiye’de ancak 25 sent imiş. Bu sayı Norveç’te kişi başına yıllık 137 dolar, Almanya’da ise 122 dolarmış.

Kitap okuma oranımız çok düşük olmakla kalmıyor, okunan kitapların türüne bakıldığında karamsarlık bir kat daha artıyor bana göre. Çünkü okuduğumuz kitapların % 65’i aşk romanıymış. Yüzde 24’ü politika, yüzde 13’ü düşünce ve yüzde 7’si kişisel gelişimle ilgiliymiş. Bu gerçekleri de epey üzücü buldum. İşi gücü tercüme aşk romanı yayınlamak olan yayınevleri olduğunun farkındaydım. Para kazanmanın yolunu iyi keşfetmişler demek ki.

Geçen yıl okuduğum (2018), Kapadokya’ya gelen Amerikalı misyonerlerle ilgili bir kitabın hemen  başında, kültür ortamımızın durumunu ve bizi bekleyen tehlikeleri gayet veciz bir şekilde özetleyen iki cümle gördüm. Nal çivisini küçümsemeyin, bir çivi bir nalı, bir nal bir atı düşürür, koskoca bir ordu tek bir nal çivisi yüzünden savaş kaybedebilir, şeklindeki Cengiz Han’a mal edilen bir dersi hatırlatıyordu.  Okumakla ilgili söz konusu veciz ifade, uzun yıllar (1992-2000 arasında) Erciyes Üniversitesi rektörlüğünü yapmış olan Prof. Dr. Mehmet Şahin’e ait. Belki yıllar önce söylenmiş ama bugünkü kamuoyu siyasi atmosferini ve ondan nemalanan siyasi güçleri bile çok güzel ve çarpıcı bir dille açıklayabiliyor. Son yıllarda altını çizdiğim en önemli sözlerden biri olan ve yakın gelecekte bizi bekleyen tehlikeyi ifade eden söz konusu iki cümle şöyle:

Okumayanlar yazamaz,

yazmayanlar düşünemez,

düşünemeyenler bilim yapamaz ve bilgi üretemez,

bilgi üretemeyenler teknoloji yaratamaz,

teknoloji üretemeyenler taklit üretimden

ve taklit kültürden kurtulamaz

ve dolayısıyla gelişmiş ülkelerle rekabet edemez.

İnsanları bu zaaf içinde olan milletler

ve onları yönetenler,

kendi yetersizliklerini mazur göstermek için

sürekli bir düşman arayarak veya yaratarak 

asırlarca zaman kaybeder.

Burada anlatılmak istenen bir nal çivisi hikayesinden çok daha beter bir durum, değil mi?

Bir de örnek verelim:

Rusya 1905-1917 arasında olağanüstü toplumsal olaylar yaşadı. Ne 1905’de Japon yenilgisinden sonra ne de 1917 Bolşevik Devrimi’nden sonra dağılmadı. Bilakis daha da güçlendi. Yirminci yüzyılın uluslararası siyaset sahnesinde iki kutuptan biri oldu.

“Nasıl oldu da, dağılmadı, tersine güçlendi”, sorusunun cevabını ararken karşımıza yine okumak çıkar. John Reed, komünizme inanmış bir Amerikalıdır. 1917’nin olağanüstü çalkantılı günlerinde Petersburg’da, Bolşeviklerin arasında enternasyonalizm mücadelesine katılmıştır. “Dünyayı Sarsan On Gün” adlı eserinde bakınız ne diyor(1):

“Cephede askerler, subaylara karşı kavgalarını sürdürüyor ve komitelerde kendi kendilerini yönetmeyi öğreniyorlar, atölyelerde, eşsiz birer örgüt olan fabrika komitelerinde tecrübe ve güç ediniyorlar, eski düzene karşı savaşta tarihsel görevlerinin bilincine varıyorlardı. Tüm Rusya okuma öğreniyordu. Siyaset, ekonomi, tarih okuyordu; zira halk öğrenme gereksinimi duyuyordu. Her kentte, hemen her köyde ve tüm cephede her siyasal fraksiyonun bir ya da bir çok günlüğü vardı. Binlerce örgüt, yüz binlerce broşürü orduda, köylerde, fabrikalarda ve sokakta dağıtıyordu. Uzun yıllardan beri frenlenmiş eğitim susuzluğu, devrimle birlikte gerçek bir sayıklama sürecine girmişti. Yalnızca Smolny Enstitüsü’nde ilk altı ay boyunca her gün tonlarca eser çıkıyor, arabalarla, vagonlarla ülkeyi doyurmaya gönderiliyordu. Doymak bilmez Rusya, kızgın kumun suyu emmesi gibi içiyor, içiyordu. Ama bunlar, garip romanlar, yalan yanlış tarihler, hafifletilmiş din kitapları ya da ahlak çöküntüsünü hazırlayan ucuz edebiyat değil, tam tersine, ekonomik ve toplumsal teoriler, felsefe, Tolstoy, Gogol ve Gorki’nin yapıtlarıydı…. 

Riga’nın gerisinde, 12. Ordu’nun bulunduğu cepheye gittik bir gün. Ayakları çıplak, solgun benizli insanlar, siperlerdeki kurumak bilmeyen çamurların içinde ölüp gidiyordu. Yaklaştığımızda, kasılmış yüzleri,giysilerinin yırtıklarından gözüken soğuktan morarmış derileriyle doğrularak, ‘okuyacak bir şey getirip getirmediğimizi’ sordular hırsla.”

Birinci Dünya Savaşı’ndan ve Mondros Mütarekesi’nden sonra başlatılan Milli Mücadele’nin başarıyla sonuçlanmasında, Osmanlı’nın yıkıntıları arasından Türkiye Cumhuriyeti’nin yükselmesinde ve Cumhuriyet Türkiye’sinin yapılanmasında da kitabın ve dünyayı anlamak anlamında okumanın çok büyük önemi ve rolü vardır.

Devlet adamlarımız arasında okumanın, okuma alışkanlığına sahip olmanın, dünyadaki gelişmeleri izlemenin, herhangi bir konuda karar oluşturmadan önce veya TBMM’ye bir yasa teklifi sunmadan önce konunun geçmişiyle ilgili bizzat kapsamlı araştırma yapmanın en güzel örneği cumhuriyetimizin kurucu önderi M. Kemal Atatürk’ür.

Yapılan araştırmalar, Atatürk’ün 1741’i Çankaya’da, 2151’i Anıtkabir’de, 102’si İstanbul Üniversitesi’nde -söz konusu kitaplar birden fazla ciltli olanlarıyla birlikte 180 tanedir- ve 3’ü Samsun Gazi Halk Kütüphanesi’nde olmak üzere okuduğu kitaplar, en az 3997’dir. Anıtkabir Komutanlığı’nın “Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar” üzerine yaptığı araştırma 24 cilt tutmaktadır. 57 yıl yaşamış olan ve 42 yaşına kadar 4 büyük savaşta görev almış, muharebeler yönetmiş olan Atatürk, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren cephanesi kitaplar olan “muasır medeniye seviyesine ulaşma” savaşı başlatmıştır. Hayatının son 15 yılında kitap sever fikir adamı olarak yaşamış, gençlik yılları boyunca edindiği tecrübeleri hayata geçirmek için elinden gelen her türlü gayreti göstermiştir.

AtaturkunCalismaMasalari_1728515339

Atatürk kitaba çok değer verir, yıpranmaması için elinden geleni yapardı. Okumaya ara verdiği zaman kitabın sayfasını kıvırmazdı mesela. Böyle yapanlara da kızardı. Masada çalışırdı. Sadece okumakla kalmaz, önemli bulduğu konularda notlar alır, kendi görüşlerini de yazardı. Bazen kitabın çeşitli sayfalarında satırların alını çizer ve sayfa kenarına not düşerdi. Yukarıda anılan 4000 kadar kitabın hepsi öğretici niteliği olan kitaplardır. Hukuk, sosyoloji, dil, edebiyat, medeniyet tarihi gibi konularda kitaplar okuduğu yapılan araştırmalar sayesinde ortaya çıkartılmıştır. 1932, 1935 ve 1937 yıllarında İstanbul Üniversitesi’nden resmi yazışmalarla istediği kitaplar üzerinde yapılan incelemelerden, Atatürk’ün en fazla tarih kitapları üzerinde çalışmalar yaptığı anlaşılmaktadır (2).

Onun sağlığında kitap okuma alışkanlığı hızla yaygınlaşmış, ancak vefatından sonra okuma aşkı gerilemeye yüz tutmuştur. Hatta öyle ki, kitap okumayan, geçmişte de okumamış olan, kendisi hakkında bu bilgileri zekasını övmek için kamuoyu ile paylaşan politikacılar günümüzde devleti yönetmektedir.

(1)  John Reed, Dünyayı Sarsan On Gün, Dorion Yayınları, 2018, sayfa 33-35

(2) Prof. Dr. Cezmi Eraslan-Zekiye Eraslan; Türkiye’nin Kültür-Sanat Mücadelesinde   Kumandan ve Cephanesi, ATATÜRK ve KİTAP, Atatürk Araştırma Merkezi

 

 

OKUMANIN ÖNEMİNE DAİR İSTATİSTİKLER

İlkokuldan üniversiteye kadar bütün eğitim kurumlarında ve her kademede, okuma alışkanlığı kazandırmanın eğitiminin olmazsa olmaz on şartından biri olduğunu bu sayfada kapsamlı bir makale halinde yayınladık. Makalemiz aşağıda incelenebilir.

Geçenlerde konu üzerinde duyarlı bir aydın, Japonya’da metroda, hep birlikte kitap okuyan yolcuların fotoğrafını yayınladı. Söz konusu resmin altına, bizde yine metroda hep birlikte iphone’u ile oynayanların da görüntüsünü yerleştirerek sorunu çok güzel tarif eden bir afiş yapmış. Afişte çok çarpıcı bir cümle var: İşte i-phone’u yapanlarla kullananlar arasındaki fark! Bu öğretici ve tokat gibi afişi görünce biz de hemen konuya duyarlı kendi dostlarımıza gönderdik. Birkaç gün sonra, bir başka fotoğraf yayınlandı. Yine Japonya’da metroda i-phone’larına bakan yan yana oturmuş Japonlar görülüyordu ve altına “bizi fena işletiyorlar”, diye yazmışlardı. Yoruma göre, güya Japonlar da tıpkı bizim gibi yapıyorlarmış.

Bu resim, Facebook’ta, Twitter’de, İnstagram’da ve Watsup’da epey ilgi gördü ve paylaşıldı. Anlaşılan o ki Japonların bize benzetilmesi sosyal medya takipçilerinin pek hoşuna gitmiş.  Bu üzücü durumu görünce, afişleri bir kenara koyarak, kısa bir yazı ile durumu uluslararası istatistikler yardımıyla bir kez daha açıklığa kavuşturmayı uygun buldum:

1- TÜRKİYE’DE 95 KİŞİYE BİR KAHVEHANE DÜŞÜYOR. OYSA KÜTÜPHANE BAŞINA DÜŞEN KİŞİ SAYISI ÜLKEMİZDE 68.500.                                                                                    BU SAYI ALMANYA’DA 7500 KİŞİ. BİZDE SÖZ KONUSU ORAN ALMANYA’DAKİNİN 9 KATINDAN BİLE FAZLA. ÜLKEMİZDE KİTABA OLAN İLGİNİN AZLIĞI EKONOMİK NEDENLERE BAĞLANARAK AÇIKLANMAK İSTENİR. OYSA KÜTÜPHANEYE GİTMEK VE ÖDÜNÇ KİTAP ALMAK HİÇ PARA HARCAMAYI GEREKTİRMEZ. AMA KAHVEDE PİNEKLEMEK İÇİN MASRAF YAPMAK GEREKİR.

2- ÜLKEMİZDE ÜNİVERSİTE MEZUNLARININ SAYISI, 1965 YILINA GÖRE, 15 KAT ARTTI. AMA KİTAP OKUMA ALIŞKANLIĞI YÜZDE 10 GERİLEDİ. DİPLOMA SAYISINDAKİ MUAZZAM ARTIŞI DA HESABA DAHİL EDERSEK, GERİLEMENİN GERÇEK BOYUTU BÜTÜN DEHŞETİYLE ANLAŞILIR.

3- TÜRK İNSANI ORTALAMA OLARAK 10 YILDA BİR KİTAP OKUYOR.                                   OYSA JAPONLAR YILDA 25 KİTAP (10 YILDA 250 KİTAP) OKUYOR, İSVİÇRELİLER 10 VE       FRANSIZLAR İSE 7 KİTAP.

4- ÜLKEMİZDE DÜZENLİ KİTAP OKUDUĞUNU BEYAN EDENLERİN NÜFUSA ORANI          BİNDE BİR.

JAPONYA’DA İSE TOPLUMUN YÜZDE 14’Ü, ABD’NİN YÜZDE 12’Sİ DÜZENLİ OLARAK KİTAP OKUDUĞUNU BEYAN EDİYOR. BU ORAN İNGİLTERE’DE VE FRANSA’DA YÜZDE 21.

5- 2007 VERİLERİNE GÖRE TÜRKİYE’DE KÜTÜPHANELERDE 13 MİLYON KİTAP VAR. NÜFUSU TÜRKİYE NÜFUSUNUN 12’DE BİRİ OLAN BULGARİSTAN KÜTÜPHANELERİNDE İSE 43 MİLYON KİTAP VAR.                                                                BU SAYI RUSYA’DA 739 MİLYON. ALMANYA’DA İSE 104 MİLYON.

6- 2009 VERİLERİNE GÖRE, TÜRKİYE’DE SADECE 1152 KÜTÜPHANE VAR. ALMANYA’DA İSE KÜTÜPHANE SAYISI 10.531. HER İKİ ÜLKENİN NÜFUSU AŞAĞI YUKARI AYNI AMA KÜTÜPHANE SAYISI ALMANYA’DA NEREDEYSE 10 KAT FAZLA. BU SAYI İNGİLTERE’DE 4.620 VE İSPANYA’DA 5.209 KÜTÜPHANE VAR.

7-ÜLKEMİZDE 493.500 KİŞİ KÜTÜPHANELERE YE KAYDI YAPTIRMIŞ. OYSA BU ORAN İRAN’DA 7 MİLYON. FRANSA’DA 16 MİLYON VE İNGİLTERE’DE 35 MİLYON KİŞİNİN KÜTÜPHANELERDE ÜYELİK KAYDI VAR.

OKUMANIN AVRUPA’NIN YÜKSELİŞİNDEKİ BİRİNCİ DERECEDEN ÖNEMİNE DAİR YAYINLADIĞIM UYGARLIĞA GİDEN YOL/ ARAŞTIR, KEŞFET, SORGULA, DÜŞÜN VE KENDİN OL! adlı kitabımın ilavesi olarak bu istatistikleri de yayınlıyorum.

uygarlıkonyuz

 

Söz konusu kitabı okuma lütfunda bulunanlar, konuya neden bu kadar önem verdiğimizi de bilirler. Eğer bu istatistikler değişmezse, Türkiye’nin Büyük Güçler arasına katılması ham bir hayalden öteye geçmez. Dışarıdan borç alarak refah inşa etmek sürdürülebilir değildir.

Büyük devlet olabilmek için ihtiyaçlarını ithal ederken, karşılığını Hi-Tech ihracatla ödeyebilen ve biraz da biriktirebilen bir devlet olmak gerekir.

BEYLİK SÖZLERİ TEKRARLAYA TEKRARLAYA,     KESKİN LAFLAR EDEREK TÜRKİYE’Yİ GELECEĞE        TAŞIMANIN İMKANI YOKTUR.                           

 BAŞARININ VE BAŞARISIZLIĞIN TARİHTEKİ ÖRNEKLERİ ORTADADIR. BUNLARI ÇAPIMIZ KADAR İNCELEDİK VE YAYINLADIK. BAŞKA YAYINLARI DA TAKİP ETMEKTEYİZ.

ÜLKEMİZDE SİYASETİN EN BÜYÜK AÇMAZI, SİYASİ ORTAMA, TAM ANLAMIYLA, YAYGIN KULLANILAN ARGO TABİRİYLE MAVRACILARIN EGEMEN OLMASIDIR. 

TÜRK AYDININI KONUYA ÇOK CİDDİ OLARAK                  EĞİLMEYE DAVET EDERİM.                                                     KONU ÜZERİNDE ISRAR ETMELİ VE KARARLI TAKİP YAPMALIDIR.                                                                      KAPIYI ÇALIP KAÇMAKLA SONUÇ OLMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR.

ŞU GERÇEĞİ HİÇBİR ZAMAN GÖZDEN UZAK TUTMAYALIM:

KÜLTÜRÜN ÇITASI YÜKSELMEDİKÇE EKONOMİNİN ÇITASI YÜKSELMEZ. ÖNCE KÜLTÜRÜN ÇITASI YÜKSELİR, SONRA EKONOMİNİN ÇITASI ONU GÖLGE GİBİ TAKİP EDER. BURADA EĞİTİMDEN ÇOK DAHA FAZLA BİR ŞEYDEN BAHSEDİYORUM. KÜLTÜREL GERİLİĞİ EKONOMİK GERİLİĞE BAĞLAYANLAR, YA DA EKONOMİ YÜKSELDİKÇE KÜLTÜRÜN DE YÜKSELECEĞİNİ SAVUNANLAR YANILIYOR. TARİH BUNU ONAYLAMAZ. ELBETTE EKONOMİK GELİŞME KENDİNİ BESLEYEN KÜLTÜREL GELİŞMEYİ GERİ DÖNÜP BESLEYEBİLİR VE HIZLANDIRABİLİR. AMA TEMEL OLAN KÜLTÜREL GELİŞMEDİR. KÜLTÜR GERİLİYORSA EKONOMİ DE MUTLAKA GERİLİYORDUR. ÜLKEMİZİN ZENGİN TOPRAKLARINI ADETA İPOTEK EDEREK BORÇ ALARAK Hİ-TECH TÜKETİM MALI İTHAL ETMEKLE EKONOMİ GELİŞMİŞ OLMUYOR. BÜYÜME HIZI GELİŞME GÖSTERGESİ DEĞİL. BUGÜN FIRSAT BULDUKÇA BOL ALIP YİYEN VE BORCU GELECEK KUŞAKLARA HAVALE DEN BİR ZİHNİYET TÜRKİYE’NİN KUYUSUNU KAZIYOR. 

KÜLTÜR GELİŞTİKÇE, İHTİYACIMIZ OLANLARI DIŞARIDAN İTHAL EDERKEN, BEDELİNİ KENDİ Hİ-TECH ÜRÜNLERİMİZDE ÖDEMEMİZ GEREKİR. BUNU BAŞARMAK İÇİN DÜNYAYI SİSTEMATİK BİÇİMDE TAKİP ETMEK GEREKİR. İKTİDARIYLA MUHALEFETİYLE SİYASETE EGEMEN OLAN MAVRACI ZİHNİYET, GELİŞMENİN ÖNÜNDE TAM ANLAMIYLA TAKOZDUR. 

KÜLTÜR ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

iste_insan_beyninin_en_ayrintili_goruntuleri_h127036

İnsan beyninin ayrıntılı bir görüntüsü. Beyin, çocukluktan itibaren sosyal çevrenin, eğitimin ve kendi özgün tecrübelerinin etkisiyle bu şekilde bir yapıya kavuşur. Her insanın parmak izi gibi beyin yapısı da farklılıklar gösterir. 

İnsanda kültürel olarak var olan şey, diğer canlı varlıklarda eksik gibi görünen şeydir.

Nicolas Journet[i]

GİRİŞ

Kültür, “her şey unutuldu sanılırken akılda kalanlardan meydana gelen bir bütündür[ii]; yönlendirici gizil bir güçtür; birikmiş sermayedir ve eşitsizliğin esas kaynağıdır; edinilen bütün tecrübelerin, bir anlamda tarihin özetidir. Bizi düşünceye sevk eden ünlü bir özdeyişte de kültür şöyle tarif edilmiştir: Kültür, kepçeyi çorba kazanına daldırdığımızda dipten yüzeye çıkardıklarımızdır.

Kültürün özeti de dilde saklıdır. Yani tarihin özeti kültür, kültürün özeti de dildir, şeklinde bir sıralama genel hatlarıyla doğrudur. Kültür, kendisini meydana getiren bütün unsurlarıyla birlikte geleceğin alabileceği biçimlerin en etkin belirleyicisidir. Ortadadır ve paylaşmak isteyene kapıları açıktır ama bu fırsat, Nicolas Journet’in yukarıdaki sözünde yer aldığı gibi, pek bir anlam ifade etmez. Politikanın gündelik ortamında, hayatımızın hep ekonominin parametrelerine odaklandığını görürüz. Oysa kültürün çıtası ne kadar yükselirse, ekonominin çıtası da geriden onu gölge gibi izler. Gerçek anlamında ekonominin gelişmesi için öncelikle kültürde gelişmelerin olması gerekir. Kültür ekonominin daima bir adım önündedir, ekonominin yolunu açar.

Kültür o derece belirleyicidir ki, 21. yüzyılın en büyük silahı, bombanın öylesi ya da böylesi değil, elektron bombardımanı ile kültüre yapılan saldırıların alet ve yöntemleridir. “Neo-emperyalizm”, kültüre saldırmanın önemini kavramış olan emperyalizmdir. Bu silahın taşıyıcıları pilotlar değil, kendi kültürüne yabancılaşmış, yabancı baskın kültürlerin altında ezilmiş ve kendi halkına üstünlük taslayan, koruyucu pozu takınan kendini işbirlikçi konumuna indirgemiş insanlardır. Başkasının yargısını benimseyerek hayatta yer edinmeye çalışan bu çevrelerin manevi savunma mekanizmalarımıza yapılan saldırıları savuşturmaları mümkün değildir.

“Çağdaşlaşmak” ve “geçmişe takılıp kalmamak” son yıllarda yerli yersiz her fırsatta kullanılan deyimlerdir. Yıllar önce, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Mehmet Ali Talat’ın cumhurbaşkanlığını kazandığı seçimlerde, merhum Rauf Denktaş’a karşı seçim çalışmaları yürüten o günlerde muhalefete mensup politikacılar, her kürsüye çıktıklarında, “Avrupaî’yim” diyerek söze başladılar ve kendilerini “geçmişi fazla kurcalamayanlar, geleceği daha fazla dert edinenler”, olarak nitelediler. Türkiye’de de Avrupa Birliği konusunda süren yoğun tartışmalar sırasında, bazı kimseler, “geçmiş geçmişte kaldı, mühim olan gelecek”, söylemini kullandı. Bizim yıllar önce, bu makaleyi hazırlamamızın nedeni, bu gibi “yaşadığı çağı şaşırmış” ve “yaşadığı coğrafyayı şaşırmış” insanların, yüzeyselliklerini ele veren bu gibi sözleridir. Hatırlanacaktır; Annan planının tartışıldığı günlerde, Almanya başbakanı, Türk kamuoyunu, “geçmişe takılıp kalmamaya” davet etti. Ama kendi geçmişlerinin ana özelliklerinden kurtulduklarına dair en küçük bir işaret vermedi.

Azerbaycan’da Haydar Aliev’in kazandığı seçimlerin öncesinde ortaya çıkan sokak olaylarını yorumlayan bir gazetecimiz, ülkede düzenin mutlaka sağlanacağına olan inancını açıklarken öne sürdüğü kanıtlar arasında, Azerbaycan’da opera ve balenin gelişmiş olduğunu da sıraladı. Azerbaycan’ın düzene kavuşması, hiç şüphe yok ki, bütün Türklerin dilekleri arasındadır. Bizim için ilginç olan, “Azerbaycan’da düzen mutlaka kurulacaktır, çünkü orada opera ve bale bile vardır”, gibisinden öne sürülen kanıtın niteliğidir.

Çağdaşlaşma söylemi, bütün önemine karşılık, kültür ile ilgili yoz bir tanımlama üzerine oturtulmuş, dolayısıyla yaptığı olumlu çağrışımlardan verim alınamamış bir söylemdir. Özü itibariyle, çağımızın sunduğu bütün imkânlarla donatılmış bir Türkiye hayalini kurmak kimsenin itiraz edebileceği bir düşünce olamaz. Ancak, bu düşüncenin sağlam bir temele oturtulması kültür kavramının doğru tanımlanmasına bağlıdır. Oysa kültürü tanımlamak için atılan sayısız adım sonucunda, 150’den fazla birbirinden farklı tanım ortaya çıkmıştır. Bu çeşitlilik, konunun kapsama alanının genişliğinden kaynaklandığı kadar, söz konusu tanımları ortaya atanların dünya görüşünden ve ideolojik bakış açılarındaki derin farklardan da kaynaklanmaktadır. Bunun sonucunda, bir iletişim kolaylığı değil, iletişim zorluğu ortaya çıkmıştır. Çünkü kültür sözcüğünü herkes kullanmakta, fakat dinleyenlerin zihinlerinde aynı nitelikte bulutlar oluşmamaktadır.

Kültürlü insan, kültürel sermaye, halk kültürü, kitle kültürü, çokkültürlücülük, monokültür vs; neredeyse her gün şurada ya da burada hemen karşımıza çıkıveren bize bir şeyler anlatmaya çalışan sözcüklerdir. Ne var ki kültür kavramına herkes farklı bir anlam yüklediğinden dolayı, hatta pek çoklarının zihninde kültür kavramı bulanık olduğundan, konuyla ilgili tartışmalar sağırlar diyaloğu şeklinde geçer. Tartışmalar uzlaşma adına yapılır ama sadece yeni görüş ayrılıkları çıkarmak gibi işlev görmektedir.  Bunun nedeni, yaygın olarak, kavramlar üzerinde ön mutabakat aramadan konuşmaktır. Oysa kültür kavramında hem anlam bakımından hem de tarihsel bakımdan alabildiğine bir derinlik söz konusudur. Söz konusu çok boyutlu derinliği gösterebilmek için GÜNÜMÜZE IŞIK TUTAN TARİHÇELER adlı kitabımızda birçok örneğe yer verdik. Bu makalemizde sadece kültürü tüm unsurlarıyla reddeden nihilistlerin ve nihilizmden türeyen Marksizm-Leninizm-Stalinizm uygulamalarına yer vereceğiz.

16. TARİHÇELER

 

KÜLTÜR TANIMLARI ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

Konunun uzmanları, kültüre dair ilk bilimsel tanımlamanın Edward B. Tylor tarafından 1871 yılında yapıldığını söylüyor. Söz konusu tanım şöyle[iii]:

“Kültür, toplumda insan tarafından kazanılmış alışkanlıkların bütünüdür.”

Aynı eserde yer alan daha geniş bir tanım ise şöyledir:

Kültür, bilgilerin, inançların, sanatların, değerlerin, kuralların, örf ve adetlerin, toplumun üyesi olan insan tarafından sonradan kazanılmış bütün kapasite ve alışkanlıkların tümüdür.

Dikkat edilirse, tanımın önem verdiği birinci husus, kültürün toplum içinde kazanıldığıdır. Gerçekten de insanlar dünya görüşlerini tek başlarına inşa edemezler. Kültür, başkalarından gelen fikirleri zihinde özümseye özümseye, içselleştire içselleştire oluşur. Yeni atılımlara öncülük edenler bile içinde yaşadıkları toplumların olumlu ya da olumsuz etmenlerinden ilham alırlar. Onları farklı yapan, sorunlardan kaçmayan, bilakis üstüne üstüne giden kişilik yapılarıdır. Ne sorunlar ne de çözümleri gökten zembille inmezler.

Nicolas Journet’in “Evrenselden Özele Kültür” adlı eserinde kullandığı ifadeyle, insanlar “kültürün içinde yüzerler, yıkanırlar”[iv] ve sonunda kişilik oluşur. İnsan beyni, kültürü özümser, üretir ve gelecek kuşaklara aktarır. İnsan, niteliklerini kültürün içinden çıkarır. Kültür dediğimiz şey, diğer canlılarda eksik gibi görünen şeydir. Zihinsel yolla kazanılmış olanlardır.

Franz Boas(1858-1942)’ın konuyu ele alış şekliyle, kültür, “ferdin belirli bir toplumla bütünleşmesine imkan veren şeydir”. Boas’a göre, dünya kültürel alanlara ayrılmıştır.

Gerçekten öyle değil mi?

Birçok uluslararası siyasi sorunun nedeni, kültürlerin sınırlarıyla siyasi sınırların çakışmamasından doğmuyor mu?

Mesela Afrika, baştan sona bu durumda ve bu yüzden de istismara çok açık. Etiyopya-Somali-Kenya sınır çekişmeleri kültürün sınırlarıyla siyasi sınırların birbiriyle çakışmamasının en ilginç örneğidir. En ilgincidir çünkü bölgedeki açlığın temel nedeni kaynakların silaha yatırılması ve gerçeğin anlaşılmasına rağmen araya kan girdiği için geri dönülememesidir. Silahla ölen her bir kişiye karşılık, paranın silaha yatırılması yüzünden ortaya çıkan açlık dolayısıyla yüz kişi ölmüştür ve savaşlar durdurulabildiği halde açlık yüzünden ölüm süreci durdurulamamıştır. Sömürgeci güçler, Afrika halklarını kendi çıkarlarına göre bölmüşler, kültürlerin doğal sınırlarını hiç dikkate almayarak Afrika’nın bugünkü zavallı durumuna zemin hazırlamışlardır. Bundan dolayı, Franz Boas’ın yukarıdaki tanımlaması, son derece kullanışlı ve açıklayıcı bir tanımlamadır.

Kültür bir bütündür ama tıpkı canlı varlıklarda her organ nasıl ayrı bir ihtiyaca nasıl cevap veriyorsa, kültür içindeki her bileşen de ayrı bir işleve sahiptir. Bir başka deyişle, kültür birbiriyle organik ilişkide olan çeşitli bileşenlerden oluşur.

Antropologlara göre kültür, ferdin mensup olduğu guruptakilerle anlaşabilmek için kullandığı anlama, bilme ve ayırt etmedir[v]. Bu tanımda iki taraf vardır: Birey ve toplum. Kültür toplumun ortak değeridir ve birey, niteliklerini mensup olduğu toplumdan özümsedikleriyle oluşturabilir. Kapitalizm dendiğinde genel bir tanımlama akla gelir. Oysa Kapitalizmin 7 Kültürü adlı bir kitapta, 7 ayrı gelişmiş ülkenin işçilerinin ve yöneticilerinin sonucu etkileyen farklı davranış kalıpları ortaya konmaktadır.

Kültür kavramı üzerinde tanımdan bol bir şey yoktur. Amerikalı iki antropolog, 1952 yılında, kültürle ilgili 164 tanım bulmuşlar [vi]. Çokluğun nedeni, kültürün çok esnek bir kavram olması ve zihniyet, düşünce biçimi, gelenek, ideoloji gibi birçok sözcüğün kullanım alanında yayılması ve onların yerini almasıdır.

İnsanı, “alet yapan hayvan” olarak niteleyenlere göre, kültür, “insansal doğadır[vii]. Bu, Sosyal Darwincilerin yaklaşımıdır. Bizler, “bir yandan içgüdüyle yönlendirilmiş, soyaçekimle perçinlenmiş hayvanlarız”, diyen Freud’a göre, kültür, “insan hayatının, hayvan hayatından sivrilmiş, incelmiş halinden başka bir şey değildir[viii].

Kimine göre, kültür, “bilgi” anlamını taşır. Buna göre, “kültürlü adam” demek, “bilgili adam” demektir. Kimine göre, kültürü anlamak için o toplumun “üretimine” bakmak gerekir. Bunlara göre, insan, “doğayı üreterek” kültürü meydana getirmiştir. Kimine göre, “maddi davranışlardan türetilen bir soyutlamadır.”[ix] Durkheimci Fransız toplumbilimcilerine göre kültür, doğal zorunlulukların bir uzantısıdır.

Kimine göre, bilim kültürün bir parçasıdır. Kimine göre ise, kültür uygarlığın en önemli öğelerinden biri sayılır. Diderot, kültürü, “ferdin medeniyete girişi” olarak tanımlamıştır[x]. Raymond Williams’a göre ise, “zihnin etkin olarak geliştirilmesidir” ve belirli bir halkın ‘genel hayat tarzı’nı oluşturan bir ‘ruh’ (spirit) yapılanışına ya da genelleşmiş bir ‘ruh’ durumuna verilen addır.”[xi]

Kimine göre, din, kültürün içinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir; kimine göre de ayrıcalıklı olan sanattır. Kimine göre, kültür, egemen sınıfın ayrıcalığıdır[xii]. Çünkü egemen sınıf halka, “bilmesinlercilik” siyasası uygulamıştır. Bu yüzden de halk kültürsüz kalmıştır. Bu tanımlama, herhalde gerçeğe en uzak tanımlama.

Engels’e göre, insansı maymunların insana dönüşmesinde belirleyici olan etken emektir; insanın elleri, hem emek organı hem de emek ürünüdür; emeğin gelişmesi kültürü de geliştirmiştir[xiii].

“Yurtsever” ve “milliyetçi” sözcüklerine yüklenen anlamlar da farklı kültür tanımlarından yola çıkıldığı için farklıdır. Yurtsever sözcüğünü tercih edenlere göre, “yurtseverlik” bir çeşit coğrafya bağımlılığıdır. Milliyetçi sözcüğünü tercih edenler göre ise, milliyetçilik, hem coğrafya bağımlılığını hem de bu coğrafya üzerinde yaşayan ulusun zihninde yeşeren kültürü bir arada kapsar. Marksçı ve Engels’çi entelektüellere göre, kültür, icabında sökülüp atılabilen, yerine öncü fikir adamlarının vaazlarının yerleştirilebileceği bir olgudur. Marksçılar, zor bile saysalar, bunu daima istemişlerdir. Geleceği buna göre planlamayı düşünmüşlerdir.

Batılı düşünürlerin mıncıklaya mıncıklaya bir şekil veremediği kültür kavramı etrafındaki kargaşa olduğu haliyle bize de yansımıştır. Tercüme kitaplar aracılığı ile ülkemize taşınan bu kargaşa, bütün alanlara yayılmıştır. Dolayısıyla da, kültür kavramı, işe koşulacak bilginin üretilmesine bir katkıda bulunamamıştır. Tersine, kargaşanın simgesi olarak orta yerde durmaktadır.

Oysa kültürden söz etmek, deyim yerindeyse, “entel takılmanın” önemli bir süsleme aracıdır. Bizde, üzerinde uzlaşılmış bir kültür tanımı yoktur ama “kültürlü insan” bütün tartışmaların baş aktörüdür. Öyle ki, kültürlü olmak, ötekine üstünlük taslamanın, onun geleceğini planlamanın, bunu yaparken ona hiç danışmamanın aklama aracı haline gelmiştir. Buna göre, kültürlü insan, yüzü Batı’ya dönük olan insandır; operaya giden, baleden anlayan, tiyatroyla ilgilenen, ülkemize transfer edilen yabancı futbolcuların adını doğru telaffuz eden, çağdaşlığın aman vermez bir savunucusu, gericiliğe geçit vermeyen, herhangi bir yüksek okuldan bir diploma kapmış, ağzı iyi laf yapan kimsedir. Bu gibiler, evinde bir kitaplığı olmasa da kültürlü kabul edilir. Bizde, kültür kavramının içi boşaltılmış, yerine kof bir kültürlü insan kavramı doldurulmuştur. Maalesef!

Görüş birliği içerisinde bir topluluğu birbirine düşürmek için kültür konusunda tartışma çıkarmak yeterli olabilir. Kültür, bazen uygarlıkla bir tutulmuş, bazen uygarlığın bir unsuru bazen de karşıtı olarak nitelenmiştir. Kültür tanımları üzerinde yaptığımız kapsamlı bir araştırmadan çıkardığımız ilk sonucu şöyle özetleyebiliriz: Kültürün tartışıldığı yere bütün düşünürler körüğü ile birlikte gitmiş.

Eğer, özgün şartlarımıza uygun bir geçerli kültür tanımı yaparak üzerinde uzlaşabilseydik, toplumun bütün katmanları ile kaynaştırabilir, uzlaşabilirdik. Hangi şartlarda işbirliği hangi şartlarda işbirlikçi olunacağını belirleyebilirdik. Kalkınmayı ekonomi kavramlarıyla açıklamaya çalışan sınırlı bir kalkınmacılık anlayışından uzaklaşırdık. Gelişmenin enerjisinin kültürde saklı olduğunu bilirdik. Kültürümüzün çıtasını yükselttikçe, ekonominin bir gölge gibi bu çıtayı izleyeceğini bilirdik. Karnı tok olanlarımız, kültür karın doyurmuyor, diyemezdi. Kültür, toplumsal kargaşayı artıran bir kepçeye dönüşmezdi. Yangına körük olmak yerine, bize geleceğin kapılarını açan bir anahtar işlevi görürdü.

Makalemiz, bir kültür tanımı yapmak için hazırlanmadı. Bu işin daha ötesini işin uzmanlarına bırakmanın  uygun olacağını düşünüyoruz. Hedefimiz, kültürün tartışmaya kapalı kalmış ya da üzerinde pek durulmamış bir yanını enine boyuna sergilemektir. Kültürün burada ele alacağımız niteliği, aslında birçok kültür tanımını geçersiz kılar. Öte yandan, burada konu etmediğimiz aklı başında birçok tanımın da yetersizliğinin görülmesini kolaylaştırır. Bize göre, doğru dürüst bir kültür tanımı, kendi halkıyla barışık olmayan, onu küçümseyen, işbirlikçiliğe yatkın kişiliklerin açığa çıkartılması için son derece geçerli bir düşünme aleti olacaktır.

NİHİLİZM, KARL MARKS, LENİN ve SOVYET RUSYA

Bugün Rus ulusu olarak anılan toplum, beş yüz yıl öncesine kadar yoktu. Rus sözcüğü İskandinav dilinde “kayıkçılar, kürekçiler” anlamına gelir ve Normanlarla ilgilidir. Normanlar, şimdi kendilerini Rus diye andığımız Slav halkını, anayurtları olan Pripet bataklıklarında avlar, pazarlarda köle olarak satarlardı. Rusya, önce Altın Orda ve daha sonra Osmanlı devletinin yaptığı birbiri ardına hatalar sonucunda tarih sahnesine çıkmıştır. Bu ulusun yöneticileri ayrı bir ırk, tebaası ise başlangıçta çeşitli Slav kavimleriydi. Rusya’ da knezlikten öte bir örgütlenme de yoktu. Fakat zamanla yönetici kavim, tebaası olan Slav kavimlerine ve daha sonra tebaası konumuna indirgenen bazı Türk topluluklarına Rus olmayı öğretti. Bu işi başarmak için Ortodoksluk tutkal olarak kullanıldı. Şaman inançları son derece kötü bir biçimde taklit edilerek, çarların, “Rusya’yı idare etmek üzere Tanrı tarafından seçilmiş olduğu” inancı zihinlere yerleştirildi. Dinî inanca gerekli görülen her noktasından müdahale edildi ve birçok başka akıldışı uygulama ile birleştirildi. Buradan, son derece merhametsiz ve tek yönlü bir kültürel ortam doğdu. Kendilerine Rus oldukları öğretilen insanlar, ortaya çıkarılan söz konusu kültürel ortamın hiçbir tarafından yararlanamadı. Zorlu bir coğrafyada hayatı kolaylaştıracak hiçbir unsuru içermiyordu. Dolayısıyla, kendi zıddını üretebildi. Alman felsefe kitaplarından çıkan bir felsefe akımı, gerçek hayatta yer buldu. Bu düşünce akımının adı nihilizm’dir.

Nihilizm, sözcük anlamı ile hiçlik demektir. Bir felsefe deyimi olarak ilk kez bir Alman düşünürü tarafından kullanılmıştır. Daha sonra, yine bir Alman düşünürü olan Nietzsche (1844-1900), bir felsefe ansiklopedisi yayınladı. Bu ansiklopedide nihilizmi bir felsefe okulu olarak tanımladı. Tanımlarken kullandığı bazı ifadeleri, bu okulu anlamakta hiçbir zorluğa yer bırakmaz. Buna göre, “Tanrı ölmüştü”, insanlara her zaman öğretilen şeylerin hiçbiri doğru değildi”. Görüldüğü gibi, nihilizm, kültür değerlerinin tümüne yönelik bir sistemli reddiyenin adıdır.

Nietzsche, nihilizmi daha fazla söz söylememize yer bırakmayacak bir şekilde şöyle ortaya koymuştur: “Erdemlerin tümü züğürtlük, kirlilik ve acınacak bir rahat düşkünlüğüdür. Ey erdemden söz açanlar, bütün erdemleri uyumaya yollayın. Ben ne değilsem, erdemim odur… En büyük kötülük en büyük iyilik için gereklidir. Yaratıcı olmak isteyen önce yıkıcı olmak, değerleri yıkmak zorundadır… Parçalayınız insan kardeşlerim, eski levhaları parçalayınız.”

Nihilistler yüzlerce yılda oluşan bütün kültür değerlerini yerle bir etmek ve yerine “akılcı” ve “hayatın katı gerçeklerine uygun” değerler koymak istiyorlardı. Ama ilk ödevleri “yıkmak”tı. Daha sonra boşluğu yeni değerlerle doldurmak ve “yeni hayat” kurmak istiyorlardı. Komünizm ve sosyalizm bu temel üzerinde ortaya çıkmış bir fikir ve eylem planıdır.  Dostoyevski, nihilizmin Rusya’ da hayat bulması konusunda şöyle demiştir: “Nihilizm, Rusya’da canlanmışsa, bu, bizim hepimizin nihilist olmamızdandır.”

Kültür konusunda, bu kadar keskin ve radikal fikirlerin sahipleri bile içinde fikirlerini yeşerttikleri kültürün genel karakterini kararlarına, eylemlerine ve gündelik hayatlarına yansıtmışlardır. Söylemlerin farklı olması bu gerçeği değiştirememiştir. Şimdi verecek olduğumuz örnek, bu bakımdan, kültürün rolü ve etkinliği konusundaki en değerli sayılması gereken örneklerdendir.

Çağlar öncesinden süzülüp gelen kültür ile politika arasındaki yakın ilişkinin en ilginç örneği, Sovyet Rusya’da yirminci yüzyılda yaşanmıştır. Çarlık Rusya’sının siyasî tarihinin dört önemli özelliği vardır. Bunları İKİNCİ BİNYILIN MUHASEBESİ isimli kitabımızda enine boyuna neden ve sonuçlarıyla birlikte incelemiştik. Bunlar, mutlak ve müstebit yönetim anlayışı, bütün kaynakları yayılmacılığın emrine vermek, potansiyel tehlike olarak görülen insanları sorgusuz sualsiz Sibirya’ya sürmek, müstebit otoriteye tabi olmak istemeyen insanları aç bırakarak dize getirmeye çalışmak, olarak kısaca özetlenebilir.

Bu dört unsur, Rusya’nın kargaşa içinde yüzyıllarca yaşamasının da başlıca nedenleri idi. Sosyalizm cereyanı, Rusya topraklarında bu olumsuzluklar sayesinde semirmişti. 1917’de Bolşevik İhtilali’ni gerçekleştiren kadro, bu konulardaki haksızlıkları her fırsatta anlatarak, yazarak, çizerek, eylem yaparak güçlendiler. Bolşevikler, esas itibariyle, biraz önce de değindiğimiz gibi, geçmişten gelen her türlü kültür değerini reddeden nihilistlerdi. Bütün kültür değerlerini yıkmak ve yerine felsefe kitaplarından çıkardıkları kalıplara göre toplum inşa etmek istiyorlardı. Yeni rejim, bu düşüncelerin etrafında şekillendi. Ama içinde yetiştikleri, o güne kadar soludukları manevi atmosferi, bütün reddiyelerine rağmen farkına bile varmadan sürdürdüler. Yeni yönetim de mutlak ve müstebit oldu. Ortodoksluğu atarak yerine sosyalizmi koydular. Ama Ortodoksluğu yayma döneminde kullandıkları baskı yöntemleri ile kültür ihraç isteğini sürdürdüler. Bütün kaynaklarını silaha yatırarak yayılmacı eğilimi devam ettirdiler. Masum insanları potansiyel tehlike görerek Sibirya’ya sürme uygulaması eskisinden daha sistematik bir hâl aldı. Yeni rejime karşı çıkan insanları açlıkla tehdit ederek dize getirme uygulaması Stalin’in en önemli iç politikasıydı.

Sovyet İhtilali’ni yücelten bir takım çevreler, Sovyetler’deki açlık felaketini, düzeni sağlamaya çalışırken iklim felaketi yüzünden ortaya çıkan olumsuzluklar olarak niteler ve hafife alırlar. Halbuki Stalin, gezdiği yerlerde gördüğü felaketleri kendisine bir mektupla haber veren Durgun Akardı Don isimli romanı ile ünlü olan Şoholov’a yazdığı cevabî mektubunda, gerçeği bütün çıplaklığı ile bildiğini, kendisi böyle buyurduğu için böyle olduğunu hiç saklamamıştır. Mektubunda, köylülerin “grev ve sabotaj yaptıkları”, “Sovyet iktidarını çökertme savaşına girdikleri, kıyasıya bir savaş sürdürdükleri”, “işçilerle Kızılordu’yu ekmeksiz bıraktıkları” için cezalandırdıklarını açıkça belirtmiştir. Bu olaylar, Çarlık zamanında Kafkasya’da, Romanya’da ve Bulgaristan’da Türkleri yok etmek, sürmek ve kaçmalarını sağlamak için aynen uygulanmış olan yöntemlerdir.

Karl Marks’ı da örneklerimizin arasına katabiliriz:

Karl Marks’ın aslında bir Yahudi olduğu sık sık söylenmiştir. Ne var ki onun, çevresine Yahudi olmadığını anlatabilmek için çok gayretli davrandığı, hatta Yahudi düşmanı bir Yahudi olduğu, pek bilinmez. “Her zalimin arkasında onu destekleyen bir Yahudi bulunuyor”; “Yahudiler, Hıristiyanları kendi kopyalarına çevirdiler… parasının gücüyle baskıdan kurtulan Yahudi, şimdi Hıristiyanlığı esir almaya girişti… Yahudi’nin etkisiyle ahlâkı bozulan Hıristiyan, artık, dünyadaki kaderinin komşusundan daha zengin olmak olduğunu sanıyor, dünyayı ise borsa olarak görüyor”; “Kapitalist, bütün malların arkasında para, dolayısıyla sünnetli Yahudi olduğunu biliyor”; “Polonyalı Yahudiler dünyanın en pis ırkıdır” gibi ifadeler, onun Yahudi aleyhtarı yazılarının ana temalarıydı.

Marks’ın sermaye kuramı, onun Yahudi aleyhtarı fikirlerinin genelleştirilmiş halidir. Kitabını ortaya koyduktan sonra Yahudilerle ilgili söylemleri arka plâna düşmüştür. Marks, “Judaizm”i hayatından tamamen söküp atmaya gayret ediyordu. Çevresindekilerin çoğu, kendisi gibi düşünen Yahudilerden oluşuyordu. Kendileri için çıkış yolu arayan Yahudilerin arasında yaşıyordu, hep birlikte Yahudilikle ilgili her şeyi reddediyorlardı. Ne var ki, Yahudi kültürünün beyinlerine nasıl sindiğinin hiçbiri farkında bile değildi. Yahudi kültürüne mensup olduklarına dair bütün izlerini yazdıkları makale ve kitapların satır aralarında bıraktılar.

Önce şunu belirtelim ki, Marks’ın metodolojisi ile hahamların metodolojisi birbirinin aynıydı. Marks, bütün fikirlerini kitaplardan türetiyordu. İşçilerin davasını savunduğunu öne sürmesine karşılık, hiçbir zaman bir fabrikaya ayak basmamıştır. Engels, ona babasının fabrikalarını gezdirmek istemesine rağmen daveti reddetmiştir. Bütün fikirlerini, çalışma odasında kitap sayfaları arasından türetmiştir. Bu durumunu, “kitap yutmaya mahkum bir makinayım”, diye tarif etmekteydi. Yöntemleri arasında deney ve gözleme pek yer vermediği halde, çalışmalarını “bilimsel” olarak nitelendiriyordu. Gerçekte ise, yalnızca, kafasında oluşturduğu çözümlemelere “kanıt” arayan biriydi. Yaklaşımı, “iman sahipleri”nin yöntemini “bilimsel” olarak nitelemekten ibaretti. Tıpkı, hahamların ve kabalacıların yaptığı gibi davranıyordu.

Marks’ın paraya karşı tutumu da hahamlık öğrencilerininki gibiydi. İhtiyaçlarının ailesi tarafından karşılanmasını bekliyordu. Aynı şeyi Engels’ten de bekliyordu. Ona “profesyonel dilenci” mektupları yazardı. O, bütün formatıyla Yahudi’den başka bir şey değildi; dili ne söylerse söylesin, ruhu bir Yahudi din adamının ruhuydu. Hahamlar, ileride mutlu bir çağın geleceğini anlatırlardı. Marks da aynı şeyi yapardı. Aradaki tek fark, onun Mesihçiliğinin “materyalist” olmasından ibarettir.

MARKS, LENİN, STALİN ve DİN

Marksist kuram, Tanrı’yı reddediyordu. Buna karşılık, bilimi din, insanı da Tanrı yerine koyuyordu. Marksizm’in ilk uygulayıcı lideri Lenin, dinin en büyük düşmanı idi. Kısa süren iktidarı boyunca birçok kiliseyi yıktırdı, içinde ne bulduysa yaktırdı, temellerini bile söktürdü. Dinden ve Tanrı’dan söz eden herkes onun gazabına uğradı. Ortodoks din adamlarını kitleler halinde yok etti.

Söz konusu yok etme sürecinde, özellikle bir ayrıntı konumuzu teşkil etmektedir. Ortodoks inancını benimseyenler, tıpkı firavunlar dönemi Mısır’ında olduğu gibi, insanların kıyamet günü tekrar dirildiklerinde dünyadaki bedenlerine ihtiyaçları olacağına inanırlar. Birçok Ortodoks azizinin bedeni, bu inanç dolayısıyla, mumyalanmış ve kundaklanmış olarak kilisede muhafaza edilmekteydi. Lenin, kiliseleri yerle bir ederken, “ölüler kültünün sona erdiğini” de ilan etmiştir. Bunun sonucunda, kiliselerdeki bütün aziz mumyalarını yerlerinden alarak toprağa gömdürmüş, hatta azizlere ait eşyalarla birlikte yakılanları bile olmuştur.

Lenin, SSCB’de dinin kökünü kazıdığına emin olarak ve kendi yolundan gideceğine inandığı birçok adam yetiştirerek öldü. Oysa o ölür ölmez, kültür etkisini gösterdi. Hem de Lenin’in cesedi üzerinde!

Lenin ölünce, Stalin, Lenin’in bedeninin SSCB ve Dünya İşçileri adına korunacağını duyurdu. Bu kararın desteklenmesi için ülkenin dört bir yanından kendisine telgraflar çektirdi. Bütün telgraflarda halk, Lenin’in bedeninin korunmasını istiyordu. Lenin’in cesedi, Stalin’in en değerli propaganda aracına dönüşmüştü. Cesedi alabildiğine yücelterek, onun davasını sürdürecek tek adamın kendisi olduğunu gösterebilmek için elinden ne geliyorsa yaptı. Bir komite kuruldu. Bu komitede bulunan bir mühendis, Lenin’in cesedinin dondurularak saklanmasını önerdi. Bu teklif kabul edildi. Ne var ki plân uygulanmadı. Bu işte uzman olduğunu öne süren bir aile ortaya çıktı. Dondurmanın yanlış olduğunu, Lenin’in bedeninin bu yolla korunmasının mümkün olmadığını söylediler. Bedendeki suyun dışarı alınmasının gerekli olduğunu, onun yerine bozulmayacak sıvılar konulması gerektiğinde ısrar ettiler. Korka korka Stalin’in önüne getirildiler ve burada Stalin’i ikna ettiler. Bu aile Yahudi bir aile idi. Eğer başarılı olamazlarsa yok edileceklerini biliyorlardı.
Ceset bunlara teslim edildi. Tahnit işini başarıyla gerçekleştirdiler ve Lenin’in bedenini camdan bir tabutun içine koydular. Sovyet halkı bu camdan tabutun önüne getirilerek, Lenin’e olan bağlılıklarını göstermek zorunda bırakıldı. Her gün, -20, -30 derece soğukta kilometrelerce uzun kuyruklarda saatlerce bekletildiler. Lenin’in “kutsal” bedeni önünde saygılar sundular. Lenin’in mezarı, Sovyet yurttaşlarının “hac” yeri haline getirildi.

Lenin’in bizzat yaktırdığı Ortodoks azizleri gibi cam fanus altında duran mumyalanmış cesedi ve Kızılmeydan’daki türbesi

Lenin’in bedenini sonsuza (!) kadar yaşatmak için bir de laboratuvar kuruldu. Bu laboratuvarın bir benzeri dünyada yoktu. Açlıktan milyonlarca insanın öldüğü Rusya’da en büyük paralar bu laboratuvar için harcandı. Lenin’e benzeyen ve onunla aynı hastalıktan ölmüş sayısız ceset, bu laboratuvara getirilerek tahnit edildi ve sayısız testler uygulanarak, Lenin’i “sonsuza” kadar yaşatacak teknoloji araştırıldı. Her yıl bütçeden milyonlarca dolara karşılık gelen paralar bu laboratuvarın emrine verildi.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Stalin, SSCB’de Yahudi avı başlattı. En masum olanlarını bile toplayarak Çin sınırındaki Brobican kasabasına sürdü. Sayısız Yahudi’yi kurşuna dizdirdi. En yakın adamlarının Yahudi olan karılarını bile öldürttü. Bu adamlar, karılarının kurşuna dizilmesine seyirci kaldılar ve görevlerine hiçbir şey olmamış gibi devam ettiler. Sovyet gizli örgütü, on binlerce Yahudi hakkında rapor gönderdi. Stalin, hepsinin dosyasının üstüne bir not düşerek, sorgusuz sualsiz ölümlerini onayladı. Bu küçük notlar mahkeme yerine geçiyordu.

Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra, arşivler açıldığında anlaşıldı ki, tek bir Yahudi ailesinin ölümünü onaylamamış. Bu aile, Lenin’in cesedini sonsuza kadar yaşatmakla görevlendirilen Yahudi ailedir. Onların dosyasına şöyle yazmış: “Yerine uzman yetiştirilmedikçe bu aileye dokunulmayacaktır”.

Stalin’in dini bilimdi. Bilimin er geç komünist insanı üreteceğine inandığı kadar, ölümü ortadan kaldıracağına da inanırdı. Bilim, nasıl olsa, o zamana kadar ölmüş olanları da diriltecekti. Gün geldi, o da öldü. Aynı laboratuvar onu da mumyaladı. Götürüp Lenin’in yanına koydular. Fakat 31 Ekim 1961’de bir gece  Stalin’in cesedi bulunduğu yerden alınarak Kremlin Sarayı’nın arkasında bir bahçeye gömüldü. Dönemin iktidarı Stalin’in Lenin gibi bir kült haline gelmesini istemiyordu.

Söz konusu laboratuvar işi iyice ilerletti. Dünyanın neresinde bir komünist “aziz” öldüyse, oraya koştu ve hepsini birer birer mumyaladı. Komünizme hizmeti geçmiş bütün liderler birer birer fanus altına çekildiler. Sonunda beklenenin tersi oldu. Bilimsel sosyalizm öldü.

mao-zedong,59oVuEYRj0eJJ4WIrwFntg

Mao Zedong da Ortodoks azizleri gibi mumyalanarak fanus altına çekildi. Oysa Mao, Lenin’den çok daha ileri gitmiş ve çok kanlı ünlü kültür devrimini yapmıştı.

Sovyetler Birliği dağıldığında, kapitalist dünyada paranın oynadığı rolü, Sovyetler Birliği’ nde “nüfuz” oynamaktaydı. Bu durum, paranın sonuçlarından çok daha gayrı adildi. Nitekim Sovyetler Birliği dağıldığında, perdenin altından mafyalar dünyası ortaya çıktı. Para, güç ve nüfuz tam anlamı ile onların denetimindeydi.

Kısa zamanda, Eski Sovyet topraklarında mafyalar savaşı başladı. Kıran kırana on yıl sürdü. Gücün ötekilere kabul ettirmiş olan en büyük mafya lideri Putin’le birlikte bu savaşın şiddetinin azalmasına rağmen savaş halen devam etmektedir. İşte o laboratuvar, şimdi, Moskova sokaklarında öldürülmüş mafya ileri gelenlerinin aileleri tarafından getirilen cesetlerini mumyalıyor. Öyle anlaşılıyor ki, Rusya’da Rus kültürü adına ne varsa hepsi birkaç defa yıkıldı ama bu laboratuvar her devrin egemenine hizmet sunarak ayakta kalmayı başardı. Özel bir önemi yok belki ama yine de belirtmeden geçmeyelim. Laboratuvarı yine aynı Yahudi ailenin torunları idare ediyor.

Rusya’da insanlar ikiye bölünmüş durumda. Bir kısmı, laboratuvarın kapatılmasını ve Lenin’in mumyasının gömülmesini istiyor. Diğerleri ise, Lenin’in sonsuza kadar yaşatılmasını istiyor. İnternette bir sayfa açmışlar ve dünyanın her tarafından insanların Lenin’in cesedinin korunması ya da gömülmesi yönünde oy kullanmasını istiyorlar.

Öyle ya!

O, bütün dünya işçilerinin lideri değil miydi?

 

NOTLAR

[i] Nicolas Journet, Evrenselden Özele Kültür, sayfa 17

[ii] Bu bir özdeyiştir. Nicolas Journet’in Evrenselden Özele Kültür adlı eserinde “her şey unutulduğunda, geriye kalan şeydir”, şeklinde ifade edilmiştir.

[iii] Nicolas Journet, Evrenselden Özele Kültür, sayfa 26

[iv] Nicolas Journet, Evrenselden Özele Kültür, sayfa 77

[v] Nicolas Journet, Evrenselden Özele Kültür, sayfa 75

[vi] Nicolas Journet, Evrenselden Özele Kültür, sayfa 15

[vii] Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, 3. Cilt, sayfa 362

[viii] Nicolas Journet, Evrenselden Özele Kültür, sayfa 21

[ix] AnaBritannica Ansiklopedisi, 20 cilt, sayfa 120

[x] Nicolas Journet, Evrenselden Özele Kültür, sayfa 26

[xi] Raymond Willimas, Kültür, İletişim Yayınları, 1993, sayfa 9

[xii] Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, 3. cilt, sayfa 365

[xiii] AnaBritannica Ansiklopedisi, 20 cilt, sayfa 120